Devletlere paralel yapılar

İllüstrasyon: Rebecca Zisser/Axios

Ulus devletlerin, siyasi partilerin aynı zamanda silahlı güçler edinmesine izin vermesi kısır bir düşünceydi. Siyasi partiler toplumun liderliği için rekabet eder ya da en azından bunu hedefler; ancak birer askerî kışlaya dönüşmeleri ya da silah sahibi olmaları kabul edilemez. Buna izin verenlerin aldığı karar son derece tehlikeliydi ve Lübnan ile Yemen gibi ülkelerde yaşanan tecrübeler bunun sonuçlarını açıkça ortaya koydu.

Bu durum, Lübnan’ı dış müdahalelere açık bir sahaya dönüştürdü. Özellikle 1970’lerden bugüne kadar süren İsrail saldırıları bunun en belirgin örnekleri arasında yer aldı. Söz konusu müdahaleler, Lübnan devletini kırılgan bir yapıya sürükleyerek, istikrar arayışıyla sürekli iç ve dış ittifaklar arasında savrulmasına neden oldu. Ancak bu ittifaklar girdabının hızı, Lübnanlıların hayallerinden çok daha hızlıydı.

Herhangi bir toplumda bazı insanların milisler ya da silahlı örgütler kurmayı düşünmesi bir belirti değil, başlı başına bir hastalıktır. Bu yapılar, niyetlerinin masum olduğunu iddia etseler ya da devleti ve toplumu savunma gerekçesine sığınsalar bile durum değişmez. Lübnan iç savaşı boyunca bunu defalarca gördük. Milisler, örgütler ve gruplar kuruldu; silah meşru sayıldı. O silahlar, on beş yıl süren amansız bir savaşta kullanıldı; kardeşler birbirini öldürdü ve sonuçta partilerin ve grupların ağır silahlara sahip olduğu utanç verici bir düzen kalıcı hale geldi.

Siyasal literatürde Lübnan’daki durumu tanımlamak için sıkça ‘Lübnanlaşma’ kavramı kullanılır. Bu ifade, uzun yıllar Avrupa’nın Balkan ülkelerinde egemen olan ve etnik yapılar, diller ve dinlerden oluşan bir mozaiği andıran ‘Balkanlaşma’ olgusuna gönderme yapar. Pek çok entelektüel ve düşünür, Arap bölgesinin tamamının Lübnanlaşması ya da Somalileşmesi tehlikesine karşı uyarılarda bulunmuştu. Oysa bundan önce dile getirilen temenni, Lübnan’ın her zaman olduğu gibi Arap dünyası için düşünce ve kültür alanında bir nefes borusu olmayı sürdürmesiydi. Ancak plan yapıcılar, Lübnan örneğini adeta kaçırmakta ve onu sıradan bir Arap modeline dönüştürmekte ısrarcı görünüyor.

Bu fikrin türeyip çoğaldığını birden fazla Arap ülkesinde gördük. Örneğin Irak’ta, 2003’teki ABD işgalinin ardından benzer bir tablo ortaya çıktı. Siyasi partiler, gruplar ve örgütler, devletin silahlı kuvvetlerine paralel özel silahlı güçler edindi; kan döküldü, mezhepçilik ve etnik gerilimler tırmandı. Irak hâlâ bu durumdan kurtulmanın yollarını arıyor. Devlet, son olarak silahların yalnızca resmî kurumların elinde toplanması yönünde karar aldı; bunda başarılı olup olmayacağı zamanla görülecek. Nitekim Alman sosyolog Max Weber’in de ifade ettiği gibi, devlet, gerektiğinde silah kullanma ve meşru şiddet uygulama hakkına sahip tek otoritedir.

Irak’tan uzaklaşıp bakıldığında ise Sudan örneği bu alanda çarpıcı bir model olarak karşımıza çıkıyor. 2003’ten bu yana Darfur’da yaşanan kanlı olaylar, bazı uluslararası istatistiklere göre 300 bini aşkın insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Bunun sonucu olarak silahlı milisler büyüyüp güç kazandı. Bir aşamada bu milisler resmî devlet yapısının parçası haline geldi; ancak başka bir aşamada bu tür yapılar devlete başkaldırarak bizzat Sudan ordusunu temsil eden resmî kurumlarla savaşa girişti. Kendilerini Sudan devletine paralel, hazır bir alternatif olarak gördüler.

Kuşkusuz bu anlayış, ulus devlet kavramının özüne doğrudan darbe vuruyor. Avrupa’da, devlete hizmet ettikleri iddia edilse bile, siyasi partilere bağlı askerî grupların kurulmasına izin veren tek bir ülke dahi yok. Zira bu tür olgular, er ya da geç onları ortaya çıkaranların karşısına geri döner; buna dair onlarca örnek sıralamak mümkün. Yemen’de de benzer bir tablo yaşandı. Devlete karşı savaşan milisler, altıdan fazla çatışma turunun ardından sonunda bizzat devletin kendisini yuttu; savaş ve barış kararlarını içerde ve dışarda alan bir otoriteye dönüştü. Bunun bedelini ise Yemen halkı ödüyor. Halk, kimi dönemlerde ABD-İsrail bombardımanlarının, kimi zaman da kuzey ile güney arasındaki iç savaşların mağduru haline geldi. Milis fikrinin ne denli tehlikeli olduğunu kanıtlayan diğer örnekler arasında Cezayir’deki Kara 10 Yıl’ın (Cezayir İç Savaşı) kurbanları, Libya’da doğu ile batı arasındaki bölünme ve bugün Suriye’de devlete meydan okuyan, onu parçalamaya yönelik girişimler yer alıyor.

Bölge haritalarının istikrara kavuşması, devletlerin içinde devlete paralel yapılar oluşturulması fikrini ve felsefesini kökten reddeden derinlikli bir bakış açısını zorunlu kılıyor.

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

 

Şarku'l Avsat

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU