Washington'ın "uluslararası hukuk" söylemi: Hürmüz'de abluka, sularda filo baskını

Göktuğ Çalışkan Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Brendan Lynch/Axios

11 Mayıs’ta Washington’dan yapılan açıklama, Hürmüz krizinin artık petrol fiyatlarıyla okunamayacağını gösterdi. Donald Trump, İran’la kurulan kırılgan ateşkesin “yaşam destek ünitesinde” olduğunu söylerken, aynı saatlerde Basra Körfezi’nden dünyaya açılan kapı fiilen kapalı kalmayı sürdürüyordu.

Burada aslında ilk bakışta tanıdık bir sahne var. ABD, İran’ın Hürmüz üzerindeki egemenlik talebini uluslararası hukuka aykırı buluyor, seyrüsefer özgürlüğünden söz ediyor ve dünya ticaretinin rehin alınamayacağını söylüyor. Kulağa doğru geliyor değil mi? Zira Hürmüz, Tahran’ın öfkesine göre açılıp kapanacak yerel bir geçit olarak değerlendirilemez.

Ancak aynı Washington Gazze’ye insani yardım götüren sivil teknelerin uluslararası sularda durdurulması karşısında bambaşka bir dil kullanıyor. Hatta çoğu zaman dil bile kullanmıyor. İşte bu yüzden Hürmüz’de duyduğumuz hukuk cümleleriyle Akdeniz’de karşılaştığımız sessizlik yan yana konduğunda, karşımıza yalnızca İran dosyası çıkmıyor. ABD’nin kural dediği şeyi kime karşı savunduğu ve kimin önünde askıya aldığı görülüyor.


Hürmüz’de hukuk kimin işine yarıyor?

Hürmüz Boğazı sıradan bir deniz geçidi sayılamaz. 2025’te buradan günde yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü geçti. Bu, deniz yoluyla taşınan küresel petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri demek. Katar ve BAE kaynaklı LNG akışının önemli bir bölümü de aynı boğaza bağlı.

Bu nedenle Hürmüz kapandığında sorun yalnızca İran, ABD ya da Körfez ülkeleri arasında yaşanmıyor. Çin’in enerji güvenliği, Hindistan’ın büyüme hesabı, Japonya ve Güney Kore’nin sanayi düzeni, Avrupa’nın spot LNG maliyeti ve Türkiye dahil enerji ithalatçısı ülkelerin faturası da aynı anda etkileniyor. Bir geçidin daralması bazen bütün dünyanın nefesinin kesilmesine yetiyor.

ABD bunu bildiği için Hürmüz’de hukuk dilini güçlü bir şekilde kullanıyor. Serbest geçiş, deniz ticareti, enerji arzı ve küresel piyasa gibi kavramlar üst üste bindiriliyor. Böylece Washington, kendi pozisyonunu dünya ekonomisinin ortak çıkarı gibi sunuyor.

Burada İran’ın tutumunu romantize etmeye elbette gerek yok. Tahran’ın Hürmüz üzerinde tek taraflı kontrol arayışı, deniz hukukunu bir pazarlık aracı hâline dönüştürüyor. Boğazdan geçişi güvenlik hesabına bağlamak, gemilerden fiilî bedel istemek ya da kimin geçeceğine siyasi kararla hükmetmek uluslararası düzen açısından ağır risk üretir.

Ne var ki ABD’nin pozisyonu da temiz bir hukuk savunusu gibi görülemez. Washington bir yandan İran limanlarına yönelik abluka siyasetini sürdürüyor, öte yandan Hürmüz’de tam serbestlik istiyor. Kendi baskısı “yaptırım” ve “güvenlik tedbiri”, İran’ın karşı hamlesi ise “hukuk ihlali” diye etiketleniyor. Anlatılan şey, hukuk düzeninden çok güç ilişkisi.

Son yaptırım dalgası da bunu gösterdi aslında. İran petrolünün Çin’e taşınmasına yardım ettiği belirtilen 3 kişi ve 9 şirketin hedef alınması, Hürmüz krizinin denizden finans sistemine uzandığını ortaya koydu. Washington, petrolün rotasını denizde, parasını bankalarda, sigortasını küresel şirketlerde takip ediyor. Kural söylemi burada ekonomik savaşın parçasına dönüşüyor.

Bu noktada dikkat çekici olan şu: ABD denizde serbest geçiş isterken, finans alanında geçişleri kapatıyor. İran boğazı kullanarak baskı kurmaya çalışıyor, Washington ise bankaları, sigorta ağlarını ve gölge filo bağlantılarını daha sıkı biçimde kuşatıyor. Aynı oyunun başka bir versiyonu bu. İkisi arasındaki fark, birinin kaba kuvvetle, diğerinin kurumlar ve para kanallarıyla yapılması.
 

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

 

Akdeniz’de susturulan ilke

Hürmüz’de bu kadar keskin konuşan Washington, 29 Nisan’da Akdeniz’de yaşanan baskın karşısında aynı netliği göstermedi. Gazze’ye yardım götüren Küresel Sumud Filosu’na bağlı 22 tekne, İsrail kıyılarından yaklaşık 500 deniz mili açıkta durduruldu. Gemilerdeki 180 sivil adeta alıkonuldu.

Bu olayın ne hukuki ne de insani ağırlığı hafifçe geçilebilir. Çünkü burada askeri hedef yok. Sivil tekneler, insani yardım, uluslararası sular ve ablukayla aç bırakılmış bir coğrafyaya ulaşma çabası var. İsrail bunu güvenlik gerekçesiyle açıklamaya çalışıyor. Lakin güvenlik gerekçesi her suyu keyfi müdahale alanına dönüştüren bir çek değil. 

Eğer bir devlet kendi güvenlik anlatısını yeterli görerek yüzlerce mil açıkta sivil gemileri durdurabiliyorsa, Hürmüz’de İran’a söylenen sözün ahlaki ağırlığı da azalır. Çünkü ilke aynı ilke. Denizlerde serbest geçiş savunulacaksa, bu yalnızca petrol tankerleri için savunulamaz. Yardım taşıyan tekneler de aslında o ilkenin bir sınavıdır.

Washington’ın burada sessiz kalması tesadüf değil elbette. ABD, İsrail söz konusu olduğunda hukuki dili çoğu zaman diplomatik pamuklara sararak sunuyor. Aynı fiil başka bir aktör tarafından yapılsa “korsanlık”, “hukuk ihlali”, “uluslararası düzenin hedef alınması” gibi ifadeler devreye girebilirdi. İsrail yapınca mesele yumuşatılıyor, erteleniyor, gölgeleniyor.

Türkiye’de bu hafıza yabancı gelmez. 31 Mayıs 2010’da Mavi Marmara gemisi de uluslararası sularda hedef alınmıştı. O gün yaşananlar, Türk toplumunun zihninde deniz hukukuyla İsrail’in güç kullanımı arasındaki gerilimi acı bir noktaya getirdi. Bugün Sumud Filosu’na yapılan müdahale bu yüzden Türkiye’de yalnızca yeni bir haber gibi okunmuyor. Eski bir yaranın üzerine gelen yeni bir görüntü gibi duruyor.

Üstelik mesele Gazze’ye destek verenlerin duygusal tepkisiyle de sınırlı değil. Bir sivil gemiye nerede, hangi gerekçeyle ve hangi devlet tarafından müdahale edildiği sorusu denizlerdeki bütün düzeni ilgilendiriyor. Bugün bu müdahale normalleşirse, yarın başka bir devlet kendi kıyısından yüzlerce mil uzakta benzer bir gerekçeyle başka gemileri durdurmak için de aynı şekilde cesaret bulabilir.


Kural varsa herkes için olmalı

ABD’nin Hürmüz’de savunduğu seyrüsefer özgürlüğü ilkesi, kâğıt üzerinde hukuki açıdan kıymetli bir ilkedir. Dünya ticareti hiçbir devletin keyfine bırakılamaz. Boğazlar, kanallar, deniz yolları ve enerji hatları küresel sistemin damarlarıdır. Bunların kapanması yalnızca şirket bilançolarını sarsmaz; market rafından akaryakıt pompasına kadar günlük hayatı da ciddi şekilde etkiler.

Ancak aynı ilke Akdeniz’de sivil gemiler için işletilmiyorsa, ortada evrensel bir kuraldan çok seçici bir güç dili kalır. İşte Washington’ın en büyük açmazı da burada. Kuralı rakibine karşı kalkan gibi tutup müttefikine karşı perde gibi indiriyor. Bu durum Amerika’nın hukuki ikna kapasitesini içeriden aşındırıyor.

Bugün birçok ülke ABD’nin söylediklerini dikkatle dinliyor, ama sustuğu yerleri de not ediyor. Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da “kurallara dayalı düzen” ifadesine duyulan mesafe biraz da buradan besleniyor. Çünkü kuralın değeri en zor anda kime uygulandığıyla ölçülür. Siyasi dostluklar hukuku yutuyorsa, düzen iddiası da zayıflar.

Bu durum İran’a da alan açıyor. Tahran’ın Hürmüz hamlesi sorunlu olduğu halde, İsrail’e yönelik sessizlik İran propagandasına malzeme sağlıyor. Rusya ve Çin de aynı çelişkiyi kullanıyor. “Batı hukuku” denilen şeyin aslında Batı çıkarı olduğunu söylemek isteyen herkes, Akdeniz’deki baskını ve Hürmüz’deki sert dili yan yana koyuyor.

Bana kalırsa, Washington bu çelişkiyi çok hafife alıyor. Zira mesele yalnızca diplomatik imaj meselesi değil. Hukuk dili inandırıcılığını kaybedince, kriz anında kurulan koalisyonlar da zayıflıyor. ABD bir sonraki deniz krizinde ortak aradığında, birçok başkent önce geçmişte nerede sustuğunu çok iyi hatırlayacak.

Bir de iç siyaset boyutu var tabii. Amerikan yönetimi, Hürmüz’ün kapanmasıyla benzin fiyatlarını, enflasyonu ve seçmen tepkisini hızla gündeme getiriyor. Gazze’ye giden sivil tekneler durdurulunca ise mesele iç kamuoyuna “güvenlik hassasiyeti” diye çevriliyor. Böylece hukuk, halkın cebine dokunan yerde sertleşiyor, Filistinlilerin hayatına dokunan yerde soluklaşıyor.


Denizlerde başlayan güven krizi

Hürmüz krizi enerji güvenliği açısından kısa vadede ağır sonuçlar doğurabilir. Kapanmanın sürmesi halinde haftalık petrol kaybının 100 milyon varil seviyesine ulaşabileceği hesabı, fiyatların neden bu kadar hassas davrandığını anlatmaya yetiyor. Bu da enflasyon, üretim maliyeti, ulaşım gideri ve siyasi memnuniyetsizlik demek. 

Fakat uzun vadeli hasar başka bir yerde birikiyor. ABD’nin Hürmüz’de hukuku çağırıp Akdeniz’de susması, küresel düzende adalet duygusunu yıpratıyor. 

İsrail’in denizdeki müdahaleleri, Gazze savaşının sınırlarını da büyütüyor. Savaş artık yalnızca kara parçasında, hava saldırılarında ya da diplomatik masalarda yaşanmıyor. Yardım taşıyan geminin rotası, limanların kapısı, boğazların statüsü ve petrol tankerlerinin sigorta primi aynı kavganın parçaları hâline geliyor.

Bu yüzden Hürmüz ile Sumud Filosu ayrı başlıklar gibi görünse de aslında aynı soruya çıkıyor: Hukuk, güçlülerin elinde seçilmiş bir araç mı olacak, yoksa herkes için aynı ağırlığı mı taşıyacak? 

Washington’ın bugünkü cevabı ikna edici değil. İsrail’e dokunmayan bir hukuk söylemi, İran karşısında ne kadar sertleşirse sertleşsin, dünyada eskisi kadar karşılık bulmaz, bulmayacak da.

Önümüzdeki günlerde, haftalarda ya da aylarda Hürmüz belki yeniden açılacak. Petrol akacak, piyasalar nefes alacak, diplomasi bir ara formül bulacak. Ancak Akdeniz’de sivil teknelere yönelen baskının bıraktığı iz kolay kolay silinmeyecek. ABD’nin kaybı da burada başlayacak işte. 

Bir gün başka bir deniz yolunda yeni bir kriz patladığında, Washington yine “hukuk, hukuk” diyecek. Fakat bu kez birçok ülke önce Hürmüz’ü, sonra da Gazze filosunu hatırlayacak.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU