Teo-politik ihtirasların İran'ı getirdiği nokta

Yusuf Yasamanlı Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AFP

İran medeniyeti 2000 yıllık bir maziye sahip olmakla birlikte, bağrında Hafız-ı Şirazî, Firdevsî ve Sadî-i Şirazî gibi Allame-i Cihan şahsiyetleri çıkartabilmiş ve halen her şeye rağmen imparatorluk hüviyetini muhafaza edebilmiş bir diyar.

Her ne kadar siyasi olmasa bile Fars, Azerbaycan, Kürdistan ve Belucistan gibi idari yapılanmalı eyaletlerin varlığı, bunun en büyük delili.

Ve şu anda İran uygarlığı 1 milyon 648 bin kilometrekare yüzölçümü ve 90 milyonluk nüfusuyla kuzeyde Hazar Denizi’ne, güneybatısında Basra Körfezi’ne (Stratejik Hürmüz Boğazı) ve güneyinde de Umman Denizi’ne temas ediyor.

Hâlihazırda İran, dünyanın en büyük ikinci doğalgaz (34 trilyon metreküp) ve en büyük dördüncü petrol (150 ila 208 milyar varil arası) rezervine sahip ülkesi durumunda.

Zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının yanı sıra çeşitli kıymetli madenlere de sahip.

Dahası sanat, felsefe, mühendislik ve pozitif bilimler alanında, dünya ortalamasının çok çok üzerinde muazzam bir beşeri sermayeye de sahip.

Öyle ki İran, bu beşeri sermayesiyle hariçten teknoloji transferi olmadan öz gücüyle birçok asset ortaya çıkarmayı başarabilmiştir.


İran’ın bu birikim ve müktesebatı nasıl heba edildi?

1979 yılında İran İslam İnkılabı’yla yeni bir rejim oluşturuldu. Bu rejim başa geldiği günden bu yana Amerika ve İsrail’i düşman olarak konumlandırdı.

Aynı zamanda mezhepsel farklılıklardan dolayı bazı İslam ülkeleriyle de iyi geçinmedi. Birçok uluslararası paktın dışında kalıp, küresel entegrasyona kapalı kalmayı tercih etti.

Haliyle diğer ülkelerle angajmana girmek yerine, kendi göbeğini kesme yoluna gitti.

Bu çerçevede nükleer bir program geliştirmenin yanı sıra, bölgede “Direniş Ekseni” (Şii Hilali) namıyla kendisine has bir paradigma geliştirdi.

Başta nükleer program olmak üzere çeşitli faaliyetlerinden dolayı yıllarca Amerika’nın başını çektiği ambargolara maruz kaldı.

Dolayısıyla milyarlarca varillik petrol zenginliğini olağan koşullarda uluslararası piyasalara satamadı. Yerine düşük fiyatlardan karaborsada satmak durumunda kaldı.

İran’ın nükleer programının muhasebesi yapıldığı zaman, aslında İran’a herhangi bir şey kazandırmadığı, aksine birçok şey kaybetmesine neden olduğu görülüyor.

İran, nükleer programının hedefinde nükleer silah olmadığını, sadece barışçıl gereksinimler (enerji, yakıt) için kullanılmak üzere geliştirildiğini beyan etmişti. Hatta bu konuda dini liderin nükleer silahlar aleyhine fetvası da mevcuttu.

Şayet dini liderin fetvası zaman kazanmak ve baskıları sönümlendirmek üzerineyse anlaşılabilir. Ancak fetva samimiyse ve İran’ın gerçek manada nükleer silah hedefi yoksa, bu ne perhiz ne lahana turşusu.

Çünkü siz nükleeri ikamesi pekâlâ mümkün alanlar için geliştiriyorsanız, bu uğurda fazlasıyla kaybettiğiniz şeylerin bir izahatı olmalı. Aslında şu soruların sorulması lazım; şayet amacınız nükleer silah değilse:

  • Neden nükleer silah üretimi bahanesiyle ABD başta olmak üzere birçok ülke tarafından ambargolara maruz kalıp, fosil yakıt gelirlerinizden mahrum kalıyorsunuz?
  • Neden nükleer silah üretimi bahanesiyle ABD ve İsrail’e, size müteaddit defa saldırma fırsatı veriyorsunuz?

Doğrusu bu sorulara reel politikle cevap vermek pek mümkün görünmüyor.

Diğer taraftan kısıtlı da olsa elde ettiği mevcut satış gelirlerini ne yazık ki halkına harcamak yerine; teolojik, teo-politik ve teo-stratejik hedeflerine ulaşmak için çeşitli coğrafyalarda paramiliter unsurlara harcadı.

“Direniş Ekseni” yaklaşımıyla Şii nüfusunun olduğu yerlere nüfuz ederek etkinlik oluşturmaya çalıştı.

Özellikle iç savaşların olduğu ve merkezi otoriteden yoksun olan ülkelerde çok ciddi bir alan buldu.

Başlıca Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’de nüfuz alanları oluşturdu.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Suriye’de Esad rejimi başta olmak üzere Fatimiyyun, Zeynebiyyun tugayları ve dahası; Irak’ta Haşdi Şabi’yi; Lübnan’da Hizbullah’ı ve Yemen’de ise Husileri destekleyip, onları finanse etmekle birlikte onlara askeri teçhizatlar sağlamıştı.

Hatta “Biz İran olarak 4 Arap başkentini kontrol ediyoruz” diye de övünüyorlardı. Haksız da sayılmazlardı. Bir taraftan Suriye üzerinden Akdeniz’e çıkıyorlardı. Diğer taraftan Afrika Boynuzu’nda da etkinlik girişimleri başlamıştı.

Dahası gerektiğinde stratejik Hürmüz Boğazı ile Babü’l-Mendep Boğazı’nı kilitleyebiliyorlardı. Ancak gelin görün ki her yükselişin bir duraklama ve gerilemesi de vardı.

Şüphesiz bu başlangıç, 2020 yılındaki Kasım Süleymani suikastıydı. Ancak 7 Ekim Gazze Savaşı, dananın kuyruğunun koptuğu dönemeç oldu.

Bu süreçle birlikte İsrail, Tahran’da Devrim Muhafızları Karargâhı’nda Hamas Lideri merhum İsmail Haniye’ye suikast düzenledi.

Akabinde Hizbullah’a saldırıp, lideri Hasan Nasrallah’ı öldürmesi dahil Hizbullah’a ağır kayıplar verdi.

Ardından Gazze Savaşı sürecinde kendisine füze saldırıları gerçekleştirip Kızıldeniz’de İsrail menşeli gemilere saldırı gerçekleştiren Husileri vurup zayıflatmaya çalıştı.

Aynı dönemde Suriye Devrimi gerçekleşti. Esad rejimi düştü ve yerine İran’ın pek tutunamayacağı, hatta İran karşıtı bir yapı geldi.

Ve iş en sonunda, İran’ın yıllardır güvenliğini ön cephede Direniş Ekseni’yle savunma tezinin aksine, doğrudan kendi topraklarına geldi.

Haziran 2025’te “12 Günlük Savaş” olarak adlandırılan savaşta İsrail, başta İran’ın üst düzey komutanlarını nokta atışıyla evlerinde öldürdü.

Diğer taraftan İran’ın stratejik altyapısı ve füze rampaları hedef alındı. Ve son olarak ABD-İsrail, 28 Şubat’ta Umman aracılığıyla müzakereler devam ederken İran’a saldırdı.

Dini lideri Hamaney başta olmak üzere birçok üst düzey yetkili öldürüldü. Aynı şekilde İran’ın silahlı kuvvetlerine çok ağır darbeler indirildi.

Bunlarla da yetinilmeyip İran’ın altyapı ve sanayi tesislerine de çok ağır bir biçimde hasar verdiler. Dahası İran’a tekrar saldırabilirler.

Şayet bir anlaşma olsa bile, harabeye dönmüş altyapı ve ekonomik kriz İran’ı ne kadar taşıyabilir, bu da soru işareti.


Gelinen safhada şu sonuç da çıkarılabilir; İran, Direniş Ekseni’yle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki paramiliter unsurları domine etmeye çalışırken, kendi öz savunmasını inşa edemedi.

Bütün bu nedenlerden dolayı İran halkı, kaynaklarının aktığı Direniş Ekseni’nin kendilerini korumadığını gördüler. Ve artık “önce İran” yaklaşımını esas almaya başladılar.

Aslında bugün İran hakkıyla yönetilip idare edilirse, yanı başındaki aynı tabii kaynaklara sahip dünyanın en yüksek refah bölgelerinden olan Körfez ülkelerinin katbekat ilerisine geçebilir.

Çünkü İran, muazzam tarihsel arka planıyla birlikte sanat, felsefe, kültür ve diğer alanlardaki birikimiyle bunu başarabilecek potansiyele sahip bir medeniyettir.

Ne yazık ki bu kadimliğin ve bu muazzam birikimlerin de önüne geçen bir şey var. O da teolojik, teo-politik ve teo-stratejik ihtiraslardır.

Çünkü burası Ortadoğu; yani reel politikten ve rasyonaliteden önce bakılması gereken başka zaviyeler var.

O yüzden müteaddit defa ifade ettiğim gibi, tekrardan ifade etmem gerekiyor ki:

3 semavi dinin (İslam, Hristiyanlık ve Musevilik/Yahudilik) doğduğu ve bir taraftan İsrail’in Nil’den Fırat’a (Arz-ı Mev’ud), İran’ın Şii Hilali (Direniş Ekseni), Türkiye’nin Neo-Ottoman ve de Sünni coğrafyanın birçok yerinde baş gösteren radikal Selefi, İbn-i Teymiyeci (fundamentalist) yaklaşımların olduğu bir “Ortadoğu”da; teoloji, teo-politik, teo-stratejik, dinler tarihi ve din felsefesi süzgecinden geçmeyen hiçbir yorumun, tahlilin/çözümlemenin ve analizin kıymetiharbiyesi yoktur, olamaz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU