20'nci yüzyılın şafağının aynada yansıması

Emir Abbas Gürbüz, Independent Türkçe için yazdı

1900 Paris “Elektrik Sarayı”

14 Nisan 1900’de Dünya Fuarı kapsamında Paris Champs de Mars'ta Eugene Henard tarafından tasarlanan Elektrik Sarayı'nın önünde, on binlerce insan, beş bin ampulün aynı anda yanacağı anı bekliyordu. Cumhurbaşkanı Loubet kordonu kestiğinde tek bir düğmeye basılır ve aşağıda, dünyanın ilk metro hattının vagonları çalışırken Avrupa'nın o güne kadar gördüğü en büyük ışık seli kalabalığı aydınlattı.

Aynı günlerde Lumiere kardeşler yirmi metre çapındaki ekranlarında dünyanın en yüksek dağlarına balonla yolculuk hayal ettirmektedir. Almanya’da Rudolf Diesel, kendi adını taşıyan motorun ileride denizaltılarda çalışacağını muhtemelen tahmin bile edemeden görücüye çıkarmakta, Rusya ise gururla bir terakki ve merkezileşme projesi olarak Trans-Sibirya demiryolu ile dünyaya gövde gösterisi yapmaktaydı. 

Bu günlerden 14 yıl sonra bu ülkeler Avrupa, insanlığın o güne kadar gördüğü en büyük katliamı başlatacaktır. 1900'de elektrik sarayı önünde büyük terakkiyi alkışlayanların oğulları, Verdun'un çamurunda, Somme'un tel örgülerinde, Galiçya'nın ovalarında ölecekti.

Diesel'in motoru tankların ve denizaltıların içine yerleşecek, Trans-Sibirya hattı askeri sevkiyatın can damarı olacak, Wright kardeşlerin hayata geçirdiği insanlığın eski rüyası; 11 yıl sonra keşif ve bombardıman aracıydı. 1900'ün vaadi ile 1914'ün gerçeği arasında, yalnız 14 yıl vardır.


Yanılan çağ

14 yıl boyunca Avrupa'nın kendine baktığı aynada gördüğü manzara, gerçekten de eşine az rastlanır bir zenginlik tablosudur. Sermaye sınır tanımadan dolaşmaktadır. Londra'nın City'sindeki bir banker, sabah kahvaltısında okuduğu gazeteden Buenos Aires'teki bir demiryolu tahviline yatırım yapabilmekte, öğleye kadar parası transfer edilebilmektedir.

John Maynard Keynes savaş sonrasında o günleri hatırlarken hayretle yazacaktır: bir Londra sakini telefonunun başında çay içerek dünyanın her yerinden mal sipariş edebilir ve bu sistemin ne kadar olağanüstü olduğunu fark bile etmezdi. 

Bu durum gerçekliğin ışığında yeni bir entelektüel iklim doğurmuştur. 1909'da Norman Angell, sonradan "Büyük Yanılsama" adıyla yayımlanacak kitabını yazar ve büyük güçler arasında savaşın artık imkânsız olduğunu söyler. Sebebi basittir: ülkeler birbirine o kadar bağlanmıştır ki, savaş açanın kendisi de iflas eder; fethedilen toprak bile kazananı zenginleştirmez, çünkü modern zenginlik artık toprakta değil, üretim ağlarında ve sermaye akışındadır. Kitap kısa sürede milyonlarca satar, on yedi dile çevrilir, krallara ve generallere okutulur.

Aynı yıllarda anti-militarist aktivist Bertha von Suttner Nobel Barış Ödülü almış, Lahey'de uluslararası tahkim mahkemesi kurulmuştur. Sosyalist Enternasyonal, savaş çıkarsa işçilerin genel grev yaparak orduları durduracağına yemin etmiştir. İlerleme, ticaret ve aklın beraberce, savaşı çoktan geride bıraktığına inanılıyordu.

1914'ün Ağustos'unda, Büyük Yanılsama kitabının üzerinden beş yıl bile geçmeden, Avrupa'nın bütün başkentlerinde insanlar caddelere dökülüp seferberliği kutlayacak, Sosyalist Enternasyonal'in milletvekilleri kendi parlamentolarında savaş bütçesine "evet" oyu kullanacaktır. Ancak Büyük Yanılsama, kendisinin yanılsama olduğu ortaya çıkıncaya kadar, en aklı başında insanların ortak kanaati olarak kalmıştı.


Hammadde yarışı

20'nci yüzyılın başında büyük güçleri birbirinden ayıran şeylerden biri, kullandıkları teknolojinin ötesinde, o teknolojiyi besleyen hammaddeye erişebilme kabiliyetiydi. Britanya'nın gücü kendi adasında çıkan kömüre dayanıyordu. Almanya'nın çelik sanayisi 1871'de Fransa'dan alınan Alsas Loren demir cevherinden ve Ruhr havzasının kömüründen besleniyordu, ki o toprağı almak sıradan bir savaş ganimeti değil, geleceğin çelik üretiminin teminatıydı.

Kongo'dan ve Malaya'dan toplanan kauçuk, otomobilin ve elektrik kablolarının doğmakta olan ekonomisinin can damarıydı, Belçika Kralı Leopold'un Kongo'da yarattığı insanlık dramı bu hammaddenin etrafında dönüyordu. Avrupalı'nın Asya ve Afrika'da kovaladığı şey, soyut bir "sömürge" değildi; çoğunlukla tek tek isimlendirilmiş bir cevherdi.

Çağın belki de en stratejik kararı, Churchill'in 1911'de Donanma Bakanı olduğunda verdiği petrol kararıydı. Kraliyet Donanması'nın kömürden petrole çevrilmesi gerekiyordu, çünkü petrolle çalışan gemi daha hızlı, daha az mürettebatlı, daha geniş menzilliydi. Ne ki Britanya'nın kömürü vardı, petrolü yoktu.

Çözüm, 1909'da İran'da kurulmuş olan Anglo-Persian Oil Company'nin, yani bugünkü BP'nin atasının, çoğunluk hissesinin 1914 yazında, savaşın patlamasından birkaç hafta önce doğrudan Britanya hükümeti tarafından satın alınması oldu. Bir ülkenin donanmasını işleten yakıt artık başka bir ülkenin toprağının altındaydı ki bu durum yirminci yüzyılın petrol jeopolitiğinin ilk düğümüydü. Hammadde, en hayati biçimiyle, sınırların dışındaki bir coğrafyaya bağlanmıştı.


Aynada bugünü görmek

Şimdi kendi çağımıza bakalım. San Francisco'daki bir veri merkezinde gece boyunca milyarlarca parametre güncellenmekte, sabaha bütün dünyanın masaüstündeki bir uygulama biraz daha akıllı uyanmaktadır. Rotterdam'dan Şanghay'a, Singapur'dan Long Beach'e konteyner gemileri, küresel ticaretin kılcal damarları olarak gece gündüz hareket halindedir. Bir Türk sabah kahvaltısında telefonundan Tokyo Borsası'nda işlem yapabilmektedir. Keynes'in tarif ettiği Londralı'nın o çayını, şimdi biz içiyoruz.

Yapay zekânın insanlığı eski dertlerinden kurtaracağı, hastalıklara son vereceği, küresel tedarik zincirlerinin savaşı imkânsız kıldığı söylenmektedir. Thomas Friedman’ın bir içinde McDonald's teorisi olarak ortaya attığı, basitçe McDonald's bulunan iki ülke birbirleriyle savaşmaz, teorisi esasında küresel tedarik zincirinin parçası olan ülkeler birbirleriyle savaşmaz tezine dayanmaktadır. Soğuk Savaş sonrasının bütün entelektüel kanaat, ticaret barışı getirir, karşılıklı bağımlılık savaşı imkânsız hâle getirir, demokratik ülkeler birbirlerine ateş etmez, hatta tarihin sonu gelmiştir şeklindeydi. 

19'uncu yüzyılın başında olan hammadde yarışını da bugün nadir toprak elementi adıyla izleyebiliyoruz. Nadir toprak elementi, çağımızın elektrik motorlarını, rüzgâr türbinlerini, akıllı telefon hoparlörlerini, F-35 savaş uçaklarının kanat kontrol sistemlerini ayakta tutmaktadır. Bu elementler aslında birçok madende olduğu gibi aslında yer kabuğunda o kadar da nadir değildir; asıl mesele, ekonomik olarak işlenebilir biçimde tek bir noktada toplanmış olmalarıdır.

Üretimin yaklaşık yüzde altmışı ve daha da kritiği işlemenin yüzde sekseninden fazlası bugün Çin'in elindedir. Aynı şey lityum, kobalt, galyum, antimon ve grafit için de geçerli. Kobaltın yaklaşık yüzde yetmişi bugün de Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nden, çoğu Çinli şirketlerin işlettiği madenlerden çıkmaktadır. Bir başka deyişle bu elementler yeni Alsas Loren demiridir.

Bu manzaranın 1900'lerinkiyle iki temel benzerliği var. Birincisi, hammaddenin çıkış noktası ne kadar barışçıl görünürse görünsün (yenilenebilir enerji, dijital ekonomi, yeşil dönüşüm), kontrolü askerî hesabın da merkezindedir; tıpkı 1900'de tarımı besleyen potasyum nitratın aynı zamanda topların patlayıcısını ürettiği gibi. İkincisi ise bu hammaddenin varlığı bir tarafa stratejik bir silah olarak hizmet ediyor. 

Norman Angell yanılmadı, yalnızca eksik söyledi. Ekonomik bağımlılık savaşı pahalı kılar, evet; ama pahalılık tek başına savaşı önlemez. 1914'ten önce Almanya ile İngiltere birbirinin en büyük ticaret ortaklarındandı, Alman donanmasının kasalarındaki altının önemli bir kısmı Londra'dan gelmişti, iki ülke arasındaki turist ve öğrenci trafiği belki de hiç olmadığı kadar yüksekti.

Ne ki bunlar olduğu hâlde savaş çıktı; çünkü karar alıcıların gözünde belirli bir noktadan sonra prestij, korku, ittifak yükümlülüğü, kısa savaş yanılgısı, ve kontrol edilemez seferberlik takvimleri ekonomik mantığın önüne geçti.

Bugün de Çin ile Amerika Birleşik Devletleri'nin birbirlerine ekonomik bağımlılığı, 1913'teki Almanya-İngiltere bağımlılığından çok daha derindir. Bu iç içeliğin savaşı imkânsız kıldığı söylenmektedir. Söyleyenlerin samimiyetinden de şüphe yoktur. Lakin aynı şeyleri 1913'te de söyleniyordu. Bağımlılığın belirli bir eşikten sonra savaşı önlemekten çıkıp savaş sebebine dönüşebileceğini tarih bir kere göstermiştir.


Quo Vadis?

Buraya kadar çizilen tabloyu doğru anlamak gerekiyor. İddia, 2026'nın 1913'e tıpatıp benzediği değildir. En nihayetinde tarih ve siyaset bir mekanik değildir. İddia daha mütevazı ama o ölçüde de ciddidir: insan tabiatı her yerde aynıdır, benzer şartlar benzer eğilimler üretir. Çağımızın atmosferi 1900'lerinkine bazı temel eksenlerde tanıdık biçimde benzemektedir.

Teknolojiden kaynaklı iyimserlik, ekonomilerin birbirine geçmiş olmasının savaşı uzak tutacağına dair yaygın kanaat, Yorgun bir hegemon ile yükselen bir gücün yarattığı gerilim sebebiyle dünya yine aynı havayı solumaktadır. 

Bununla beraber tarih kader değildir, yayın anlayışın aksine tekerrür de etmez. 1914 Temmuz'unda krizin tırmanış sürecinde, her gün, her başkentte, başka türlü davranma imkânı vardı. Avusturya-Macaristan Sırbistan'a o ültimatomu vermeyebilirdi. Almanya, Avusturya'ya verdiği boş çeki geri çağırabilirdi.

Rusya seferberliğini erteleyebilirdi. İngiltere, kararsızlığı yerine net bir caydırıcı tavır koyabilirdi. Hiçbiri yapılmadı, fakat hiçbiri "yapılması imkansız" da değildi. Bismarck'ın olmadığı bir Avrupa ile Bismarck'ın olduğu bir Avrupa, aynı sona ulaşmazdı; aradaki fark insandır.

Bugün de aynı şey doğrudur. Gerilim gerçektir, atmosfer tanıdıktır; ama bombanın patlayıp patlamayacağı önümüzdeki yıllarda Pekin'de, Washington'da, Brüksel'de, Moskova'da, Yeni Delhi'de, Ankara'da masa başlarında oturacak insanların erdemine, soğukkanlılığına, hayal gücüne bağlıdır, meğer ki bu insan bu kararı alma iradesini de yapay zekaya devretmesin.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU