Günümüz güvenlik ortamında devletlerin tek başlarına uyguladıkları stratejilerden çok ittifakların mevcut ve gelecek pozisyonlarına daha fazla kafa yorar hale geldik. Örnek olarak, Körfez'deki geleneksel Suudi-ABD ittifakı bıçak sırtında yürüyor gibi. NATO'nun doğu kanadı ile Batı Avrupa arasındaki algı farkı giderek derinleşiyor. Asya'da Çin'e karşı kurulan ittifak mimarisi söylemden öteye geçemiyor. Birbirinden farklı bu tabloları anlamak için gelin birlikte tarihe bir yolculuk yapalım.
İttifakları ayakta tutan nedir?
Tarih boyunca ittifakları bir arada tutan en güçlü kuvvet, ortak siyasi hedeflerin yarattığı uyum oldu. Bu uyum ne kadar derinse ittifak o kadar dayanıklı, ne kadar yüzeyselse o kadar kırılgan oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın Büyük İttifakı buna iyi bir örnek: İngiltere, ABD ve Sovyetler arasındaki derin ideolojik uçurum, ancak "Nazi Almanyası yok edilene dek başka seçenek yok" şeklinde netleşen ortak siyasi hedef sayesinde aşılabildi. Roosevelt'in Casablanca'da ilan ettiği "koşulsuz teslimat" talebi askeri bir zafer kriteri değildi, ittifak ortaklarının farklı siyasi hesaplarla ayrı barış yapmasını engelleyen siyasi bir tutkal işlevi görüyordu.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İkinci temel etken, ortak tehdidin yarattığı baskıdır. Tehdit güçlüyken ittifak güçlüdür; tehdit azaldığında ilk çatlaklar belirir. Büyük İttifak bunu tersinden de kanıtlıyor: 1942'de, Alman kuvvetlerinin en büyük başarılarını elde ettiği dönemde en sağlam durumdaydı; 1944 sonunda, yenilgi artık kaçınılmaz göründüğünde çatlamaya başladı. Yakın tarihimizden bir örnek de aynı dinamiği doğruluyor. Ankara ile Moskova 1921'de Batı'nın emperyal baskısı ortak tehdit ekseninde bir araya geldi. İki tarafın gerçek hedefleri çakışmıyordu: Mustafa Kemal Paşa ulusal kurtuluş peşindeydi, Bolşevikler devrim ihraç etmek istiyordu. Ama tehdit somut olduğu sürece ittifak tuttu. Lozan'ın ardından Türkiye Batı ile ilişkilerini normalleştirmeye başlayınca ittifakın gerekçesi de ortadan kalktı.
Üçüncü etken, liderlik kalitesidir. Churchill ile Roosevelt arasındaki kişisel ilişki, kurumsal mekanizmaların çok ötesine geçen bir güven zemini yarattı. Buna karşın Hitler, İtalya'ya ve Japonya'ya kritik harekât bilgilerini iletmedi, koordinasyonsuzluğu kural haline getirdi. Mihver'in çöküşünde askeri yenilginin yanı sıra müttefikler arası uyumsuzluğun da payı büyüktür.
İttifaklar ne zaman dağılır?
Birinci kırılma noktası, tehdit ortadan kalktığında ya da algılar ayrışmaya başladığında gelir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz-Fransız ittifakının hızla çözülmesi buna örnektir. Savaş boyunca omuz omuza duran bu iki güç, barışın ardından savaş tazminatları ve sömürge paylaşımı meselesinde ayrıştı. Bu boşanma, 1930'larda Hitler'in Versailles düzenini yıkmasını kolaylaştıran en önemli yapısal faktörlerden biri oldu. Ankara-Moskova ilişkisinin Lozan sonrası soğuması da aynı dinamiği izliyor: tehdit geçince tutkal da eridi.
İkinci kırılma noktası, zafer anı yaklaştığında gelir. Galip taraftaki güçlerin asıl çatışması çoğunlukla düşman yenildikten sonra başlar. 1945 başında Almanya çöküşe geçerken Büyük İttifak'ı bir arada tutacak nesnel gereklilik kalmamıştı. Soğuk Savaş bu kırılmanın doğal sonucuydu.
Üçüncü kırılma noktası, büyük güç, küçük müttefiklerin çıkarlarını görmezden geldiğinde ortaya çıkar. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından toplanan Paris Konferansı'nda İngiltere ve Fransa, İtalya'nın Anadolu'daki toprak beklentilerini karşılamadı. İtalya önce itiraz etti, ardından Anadolu'dan çekildi. Büyük gücün küçük ortağı araç olarak kullanması, sadakati ve bağlılığı doğrudan aşındırıyor.
Son kırılma noktası ise ideolojik körlüktür. Sovyetlerin Çin ile ilişkisi 1960'larda savaşın eşiğine geldi. İki ülkeyi birbirine bağlayan sosyalist ideoloji ortak çıkar zemini yaratmaya yetmemişti. İdeolojik gözlüklerle dünyaya bakan rejimler müttefiklerini anlamayı da onlarla koordinasyon kurmayı da beceremez.
3 güncel sınav
NATO'nun Rusya karşısındaki konumu, ortak tehdidin ittifakı yeniden inşa etme kapasitesini somut biçimde gösteriyor. Şubat 2022'den bu yana Finlandiya ve İsveç'in ittifaka katılması, savunma harcamalarının artışı, doğu kanadının güçlendirilmesi gibi hususlar ittifakın tehdit baskısıyla yeniden canlanmasına verilecek örnekler. Ancak Ukrayna’daki savaşı uzadıkça fay hatları da belirginleşti.
Rusya’nın sürekli güç kaybı karşısında, Doğu Avrupa’ya göre Batı Avrupa’nın tehdit algısı farklılaştı. Doğu Avrupa'nın varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü Rusya ile Batı Avrupa'nın çıkarlar denkleminde müzakere kapısını açık tutma eğilimi, İngiliz-Fransız ittifakının 1919 sonrasındaki ayrışmasını hatırlatıyor: ortak düşman paylaşılıyor, ama tehdidin nasıl yönetileceği konusundaki siyasi uyum çatlıyor.
ABD-Körfez ilişkisinde tablo daha girift. 1991'de bile ilişki pürüzsüz değildi: Suudi Arabistan, Irak'ın Kuveyt'i işgalinin ilk günlerinde ABD'nin sunduğu savaş uçaklarını geri çevirdi, kendi topraklarında yabancı asker bulundurmanın iç meşruiyet maliyetini hesaplıyordu. Aylarca süren diplomatik baskıların ardından üsleri açtı. Bugün ise İran'a yönelik Özgürlük Projesi operasyonunda ABD, Suudi topraklarındaki üslerini önceden haber vermeksizin kullandı.
Büyük güç küçük ortağı yine araç olarak gördü. Paris Konferansı'nda İtalya'ya yapılanın 21. yüzyıl versiyonu. Suudi Arabistan'ın OPEC+ üzerinden Moskova ile sürdürdüğü pragmatik ilişki ve Körfez devletlerinin Çin ile büyüyen ekonomik entegrasyonu bu çerçevede okunmalı. Bir müttefikin mesafe koyması her zaman düşmanlık anlamına gelmez. Çoğu zaman büyük gücün küçük ortağını yıllarca araç olarak kullanmasının faturasıdır.
Çin’e karşı inşa edilen ittifak mimarisi (QUAD, AUKUS ve genişleyen ikili güvenlik ağları) ise bugün yapısal gerilimlerin en yoğun hissedildiği alanlardan biri. AUKUS konusunu geçenlerde yazmıştım.
Burada 3 temel sorun öne çıkıyor:
- Birincisi, ekonomik bağımlılık paradoksu. Japonya’dan Avustralya’ya, Hindistan’dan Güney Kore’ye kadar hemen tüm aktörler Çin’i stratejik rakip olarak görüyor; ancak aynı zamanda Çin pazarına, üretim zincirlerine ve ticaret hacmine derin biçimde bağlı kalmayı sürdürüyor. Dolayısıyla tehdit algısı güçlü olsa da bu tehdide karşı sert bir pozisyon almanın ekonomik maliyeti henüz tam anlamıyla test edilmiş değil.
- İkincisi, ortak siyasi hedefin netleşmemiş olması. Washington açısından mesele Çin’i çevrelemek ve askeri caydırıcılığı güçlendirmek iken, Hindistan daha esnek bir denge siyaseti izlemeye çalışıyor. Japonya güvenlik eksenli daha sert bir çizgiye yaklaşırken, Güneydoğu Asya ülkeleri tamamen cepheleşmiş bir bölgesel düzen istemiyor. Caydırma, dengeleme ve kontrollü angajman arasında gidip gelen bu belirsizlik, ittifak mimarisinin ortak stratejik kimlik üretmesini zorlaştırıyor.
- Üçüncü sorun ise büyük güç asimetrisi. ABD, karar alma süreçlerinde merkezi rolünü korumak istiyor, fakat müttefiklerin ulusal öncelikleri her geçen gün daha görünür hale geliyor. Washington’ın güvenlik beklentileri ile bölge ülkelerinin ekonomik ve siyasi hesapları aynı çizgide buluşmuyor.
Körfez’de görülen gerilim aslında burada da ortaya çıkıyor: Büyük güçler ittifakı kendi stratejik önceliklerine göre şekillendirmek isterken, orta ölçekli müttefikler manevra alanlarını korumaya çalışıyor.
Sonuç
Tarih boyunca ittifakları bir arada tutan şey ortak düşman oldu. Ama kalıcı olan ittifaklar, tehdidi aşıp ortak çıkara dönüşebilenlerdi. Bugün NATO, Körfez ve Asya'daki tabloya bakıldığında bu dönüşümün hiçbirinde tamamlanamadığı görülüyor. Tehdit var ama çıkar ortaklığı yok. Ya da çıkar var ama güven yok. İttifakların ömrünü belirleyen tam da bu mesafe: ortak düşmandan ortak çıkara uzanan yolun ne kadar kat edildiği.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish