ABD Donanması’nın 13 Nisan 2026’da Hürmüz Boğazı ablukasını ilan etmesinden on iki gün sonra Pakistan Ticaret Bakanlığı dikkat çekici bir karar yayımladı.
“Pakistan Toprakları Üzerinden Mal Transit Emri”, İran’a yönelik altı kara güzergâhını resmen açıyor; Karaçi, Kasım Limanı ve Gvadar limanlarını Taftan ve Gabd sınır kapıları üzerinden İran’a bağlayan yeni bir lojistik hat kuruyordu.
Kâğıt üzerinde bürokratik bir gümrük düzenlemesi olan bu kararın sahadaki karşılığı ise Vaşington’un deniz ablukasında açılmış stratejik bir gedikti.
Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20 ila 25’inin geçtiği en kritik enerji geçiş noktalarından biri.
Bu nedenle ABD’nin İran kıyılarını hedef alan abluka kararı sadece İran ekonomisini etkilemekle kalmadı, Körfez merkezli ticaret sisteminin tamamını etkiledi.
İran’ın günlük petrol gelir kaybının 435 ila 500 milyon dolar arasında olduğu tahmin edilirken, İran riyali sert bir şekilde değer kaybetti, temel tüketim ürünlerinde hızlı fiyat artışları yaşandı.
Karaçi limanlarında İran’a gitmesi gereken 3 binden fazla konteynerin birikmesi ise krizin artık yalnızca denizde değil, bölgesel lojistik ağlarında hissedildiğini gösterdi.
Tam bu noktada Pakistan’ın açtığı kara koridorları devreye girdi. Özellikle Gvadar-Gabd hattı sevkiyat süresini 18 saatten yaklaşık 3 saate düşürürken, lojistik maliyetlerini de ciddi ölçüde azaltıyor.
İran açısından bu koridorlar stratejik önem taşıyor. Çünkü deniz ablukası altında temel tüketim ürünlerinin, ilaçların ve gıda sevkiyatının sürdürülebilmesi rejimin iç istikrarı açısından kritik hale gelmiş durumda.
Ancak asıl dikkat çekici soru başka:
Pakistan’ın fiilen ABD’nin baskı mekanizmasını zayıflatan bu hamlesine rağmen Vaşington neden sessiz kaldı?
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İlk bakışta bu durum stratejik bir çelişki gibi görünüyor. Çünkü ABD’nin temel hedefi İran ekonomisini baskı altına almak ve Tahran yönetimini müzakere masasında taviz vermeye zorlamak. Buna rağmen Vaşington yönetiminin İslamabad’a yönelik açık bir baskı kampanyası başlatmaması, ABD’nin kriz yönetimindeki daha karmaşık yaklaşımını ortaya koyuyor.
Vaşington açısından mesele sadece İran’ı ekonomik olarak yıpratmak değil, aynı zamanda bölgesel sistemin tamamen dağılmasını önlemek. Ekonomik olarak çöken, merkezi otoritesi zayıflayan ve iç istikrarsızlığa sürüklenen bir İran senaryosu, ABD açısından mevcut rejimin kontrollü biçimde baskılanmasından daha büyük riskler üretebilir.
İran’ın ani çöküşü; milyonlarca kişilik yeni göç hareketleri, Körfez enerji altyapısına yönelik kontrolsüz milis saldırıları, Irak ve Suriye’de yeni güvenlik boşlukları ve devlet dışı silahlı yapıların geniş bir coğrafyada daha fazla alan kazanması anlamına gelebilir.
Vaşington’ın özellikle 2003 Irak işgali sonrasında yaşanan devlet çöküşü deneyiminden sonra, “rejimi baskıla ancak sistemi tamamen yıkma” yaklaşımına daha yakın durduğu görülüyor.
Pakistan üzerinden açılan lojistik hatlar bu nedenle bir tür “emniyet supabı” işlevi görüyor. İran ekonomisini rahatlatacak ölçüde değil, ancak temel tüketim zincirinin tamamen kırılmasını önleyecek kadar bir akış sağlanıyor.
Böylece Vaşington hem ekonomik baskıyı sürdürüyor hem de krizin kontrol edilemez bir insani ve güvenlik felaketine dönüşmesini engellemeye çalışıyor.
Bu denklemin bir diğer boyutu da Pakistan ordusunun oynadığı rol. Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in hem Vaşington hem de Tahran’la iletişim kurabilen nadir aktörlerden biri olarak öne çıkması, İslamabad’ı diplomatik açıdan da kritik hale getiriyor. Pakistan, ABD açısından İran’a açılmış gerektiğinde kullanılabilecek bir arka kanal mekanizması niteliği taşıyor.
Diğer yandan Pakistan ekonomisi uzun süredir yüksek enerji maliyetleri, dış borç baskısı ve güvenlik sorunları nedeniyle kırılgan durumda. Transit ticaretin genişlemesi; liman gelirleri, gümrük gelirleri ve bölgesel bağlantı kapasitesi açısından Pakistan’a önemli ekonomik avantajlar sağlayabilir.
Özellikle Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun (CPEC) merkezindeki Gvadar Limanı’nın İran bağlantısıyla birlikte daha stratejik hale gelmesi, Pakistan’ın uzun vadeli hedefleriyle doğrudan örtüşüyor. İslamabad yönetimi kendisini, Basra Körfezi, Orta Asya ve Batı Çin arasında bir lojistik kavşak olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Bu noktada Çin ve Rusya faktörü de devreye giriyor. Pekin açısından Hürmüz’deki kriz doğrudan enerji güvenliği sorunu anlamına geliyor. Çin’in İran petrolüne bağımlılığı düşünüldüğünde, deniz yollarına alternatif kara bağlantıları stratejik önem taşıyor.
Bu nedenle Çin’in Kuşak-Yol girişimi kapsamında Pakistan-İran bağlantılarını desteklemesi, jeopolitik bir tercih niteliği taşıyor.
Rusya da benzer şekilde Pakistan üzerinden gelişen kara koridorlarını, ABD merkezli deniz hakimiyetine karşı alternatif ticaret ağlarının parçası olarak görüyor. Moskova’nın Hazar hattı üzerinden İran’a yönelen sevkiyatlarıyla Pakistan koridorunun birleşmesi, Avrasya merkezli yeni bir lojistik eksenin oluşabileceğine işaret ediyor.
Bu tablo, 2026 Hürmüz krizinin sadece İran ile ABD arasında yaşanan askeri bir gerilim olmadığını gösteriyor. Kriz aynı zamanda deniz hakimiyetine dayalı klasik jeopolitik düzen ile Avrasya merkezli kara lojistiği arasında gelişen yeni rekabetin de önemli bir testi haline geliyor.
Pakistan’ın açtığı altı kara koridoru bu nedenle yalnızca İran’a nefes aldıran geçici bir ticaret düzenlemesi değil. Aynı zamanda ABD’nin yaptırım ve abluka kapasitesinin sınırlarını gösteren yeni bir jeopolitik kırılma noktası.
Bugün savaşın yönünü yalnızca Hürmüz’deki savaş gemileri belirlemiyor. Belucistan’dan geçen tır hatları, Gvadar’daki liman trafiği ve kara lojistiği üzerinden şekillenen yeni bölgesel bağlantılar da Orta Doğu’daki güç mücadelesinin parçası haline geliyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish