Aynı zaman dilimi içinde Antalya Diplomasi Forumu, Türk Devletleri Teşkilatı 13. Zirvesi, Parlamentolar Arası Birlik (IPU) 152. Genel Kurulu, Formula 1 yarışı ve COP31 zirvesi…
Bir ülkenin aynı zaman dilimi içinde güvenlik, diplomasi, iklim ve kültür eksenlerinde bu kadar yoğun bir küresel takvime ev sahipliği yapmak üzere tercih ediliyor olması sistemsel bir tercih. Bu tür organizasyonlar için lojistik kapasite ve çeviklik ön planda olsa da aslında en temelde siyasi denge, güven ve öngörülebilirlik gerekir.
Odaklanılması gereken ana mesele, Türkiye’nin bu organizasyonları düzenliyor olması değil, uluslararası sistemin farklı katmanlarının aynı anda Türkiye’de toplanmayı rasyonel bulmasıdır.
Türkiye’nin birkaç yıl içerisinde ev sahipliği yapacağı global organizasyonları tekil başarılar veya organizasyonlar olarak okumak hata olur. Bu yoğunluğun altında yatan “birikmiş bir kapasitenin dışa vurumu”dur.
Bir ülkenin aynı anda bu kadar farklı ve önemli platformu taşıyabilmesi için bazı kriterlerin kesişmesi gerekir.
Elbette bunun için altyapının uygun olması çok önemlidir fakat mesele altyapıdan ibaret değil. Hava trafiğini kaldırabilecek kapasiteye sahip olması, güvenlik koordinasyonunu tesis edebilecek olması, çok katmanlı lojistik yönetimi yapabilmesi, yüzlerce delegasyonu eş zamanlı idare edebilecek olması…
Bunların her birini yapabilmek değil, “sorunsuz yapabilmek” önemlidir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türkiye son 10 yılda mega projeler, ulaşım ağları ve etkinlik yönetimi kapasitesiyle bu eşiği geçti. Ancak belirleyici olan yalnızca fiziksel altyapının yeterli olması değil, bu altyapının kriz anında da çalışabilmesi. Uluslararası aktörler için asıl test her zaman budur.
Bir NATO zirvesi ile bir COP zirvesi aynı ülkede yapılabiliyorsa, bu tabi ki tesadüf değildir.
Her iki platform da farklı aktörleri, farklı çıkar setlerini, zaman zaman çelişen ajandaları aynı zeminde buluşturur. Bunu mümkün kılan ise Türkiye’nin politik esneklik ve denge kurabilme kapasitesidir.
Bu çerçeveye bir başlık daha eklemek gerekir, Türk Devletleri Teşkilatı zirvesi.
Bu zirve, Türkiye’nin odağının Batı merkezli sistemlerde olmadığını, alternatif ve bölgesel jeopolitik ağlarda da bir “convergence node” (kesişim noktası) haline geldiğini gösteriyor.
Tabloyu tümüyle okuduğumuzda yeni dünya düzeninde gücün nasıl tanımlandığına dair daha geniş bir perspektif de ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin son yıllarda farklı bloklarla aynı anda konuşabilme, arabuluculuk yapabilme ve keskin hizalanmalardan kaçınma stratejisi, bu tür platformların aynı anda ülkeye yönelmesinin arkasındaki temel faktörlerden biri.
Zaman zaman iç politikada yürütülen tartışmalarda Türkiye’nin bu yaklaşımı “belirsizlik” olarak okunsa da uluslararası sistem bunu esneklik olarak değer görür ve uluslararası sistemde yüksek adaptasyon kabiliyeti (adaptive positioning) olarak okunur.
Bir ülke ne kadar çok görüşme yaparsa o kadar güçlü olmaz. Ancak ne kadar çok farklı tarafla aynı anda anlamlı temas kurabilirse, o kadar vazgeçilmez hale gelir.
Antalya Diplomasi Forumu bu açıdan somut bir örnek. Forumun değeri forumda alınan kararlarla ölçülmüyor. Önemli olan oluşturduğu temas yoğunluğu ve çeşitliliğiydi.
Resmi görüşmeler, informal temaslar, liderler arası spontane gerçekleşen etkileşimler aslında klasik diplomasi kanallarının dışında ikinci bir iletişim ağı kurar. Bu ağ, kriz anlarında devreye girer.
Bir ülkenin bu ölçekte ve çeşitlilikte organizasyona ev sahibi olması, teknik yeterliliklerin de dışında bir algı meselesidir.
“Oraya gidilir mi?”, “Orada güvenli hissedilir mi?”, “Orada bulunmak politik olarak maliyet yaratır mı?”.
Eğer bu sorulara verilen cevaplarda şüphe yoksa, Türkiye gibi ülkeler eşiği çoktan geçebilir.
Elbette ki küresel platformlara ev sahipliği yapmak kusursuz bir imaj veya algı anlamına gelmez. Ancak doğru yorumlandığında küresel aktörlerin Türkiye’de bulunmayı risk olarak değil, fırsat olarak okuduğu çıkarımını yapabiliriz.
Bu bir anda gerçekleşen bir sıçrama da değil üstelik, yıllar içinde oluşan bir birikim.
Türkiye’nin son 15-20 yıllık süreçteki birikimi birkaç farklı başlık içerisinde okunabilir.
Muhalefet aktörleri tarafından eleştiri yağmuruna tutulan havalimanları, ulaşım ağları, kongre merkezleri çoğu zaman takdir edilmeyen birer iç yatırım olarak tartışıldı. Fiziksel ve lojistik altyapının inşası sürecine bugünün koşullarında baktığımızda ise, eleştirilen yatırımların ülkenin uluslararası kapasitesini ölçeklediğini söyleyebiliriz.
Bir ülkenin küresel takvime girmesi, bu sistem olmadan mümkün değildir.
Asıl mesele burada başlıyor.
Bu tür bir konumlanma, tek seferlik bir başarıyla korunamaz. Çünkü bu yoğun takvim için sürdürülebilir bir platform olmak süreklilik ister, tutarlılık ister ve güvenin aşınmamasını ister.
Uluslararası sistemin ilerleyen süreçte bakacağı durum da bu.
Türkiye’nin konumu nedeniyle aynı anda farklı coğrafyalarda aktif olması (Ortadoğu, Afrika, Avrupa, Asya gibi) bir tercih değil, zorunluluktu. Fakat görüyoruz ki bu zorunluluk zamanla bir avantaja dönüştü.
Farklı aktörlerle konuşabilme, farklı krizlerde kritik rol üstlenebilme, tek bir eksene sıkışmama gibi özellikleri Türkiye’yi klasik anlamda “ittifak ülkesi” olmaktan çıkarıp bugünlere getirdi.
Uluslararası sistemde ne yaptığınız ile birlikte nasıl anlatıldığınız da belirleyicidir. Türkiye’nin son yıllarda ulus markalama stratejilerini önceki yazılarda ele almıştık.
Bugün Türkiye’nin ulus markalamasını; medya görünürlüğü, kültürel üretimi ve uluslararası zirvelerdeki konumu üzerinden nasıl sağlamlaştırdığını, kendi anlatısını nasıl genişlettiğini net biçimde görüyoruz.
Uluslararası sistemin zemin arayışı devam ediyor. Bu zemin herkesin üzerinde uzlaştığı değil, herkesin üzerinde bulunabildiği bir yer olmak zorunda.
Güven erozyonu, politik kutuplaşma, aşırı hizalanma gibi durumlar ülkelerin birer merkez haline gelme kapasitesini sınırlıyor. Bu nedenle sistem daha esnek, daha geçirgen alanlara yöneliyor. Türkiye burada bayrağı elinde tutuyor.
Eskiden güç, kontrol etmekti. Bugün, bağlayabilmek. İnsanları, gündemleri, sistemleri aynı anda bir arada tutabilmek. Askeri veya ekonomik güçten bağımsız bir katmandan söz ediyoruz. Türkiye bu katmanda lider ülkelerden biri.
Türkiye artık tek bir sistemin değil, güvenlik (NATO), diplomasi (ADF), iklim-ekonomi (COP), kültürel güç (F1) ve bölgesel jeopolitik ağın (Türk Devletleri) aynı anda kesiştiği bir alan.
Stratejik açıdan bakıldığında bu, klasik güç projeksiyonunun ötesinde bir konumlanma.
Bugün Türkiye’nin sergilediği performans, onu bir “event host” olmaktan çıkarıp multi-layered system enabler (Türkçeye çok katmanlı sistem sağlayıcı olarak çevirebiliriz) seviyesine taşıyor.
Türkiye burada bir taraf olmaktan ziyade, tarafların aynı anda bulunabildiği bir ortak zemin sağlayıcısı rolüne yaklaşıyor.
Krizlerin arttığı ve güvenin azaldığı bir dünyada oynadığı bu rol, giderek daha değerli hale geliyor. Çünkü artık mesele kimin haklı olduğu değil, kimin güvenilir ve öngörülebilir olabildiği.
Eğer bu kapasite sürdürülebilirse, Türkiye yalnızca küresel gündemin konuşulduğu bir ülke olmayacak. Gündemin hangi şartlarda, kimlerle ve hangi çerçevede kurulacağını etkileyebilen bir ülke olarak konumlanacaktır.
Yeni dünya düzeninde asıl belirleyici güç de tam olarak burada toplanıyor. En yüksek sesi çıkaranlarda değil, farklı seslerin aynı anda duyulabildiği zemini oluşturabilenlerde.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish