Son yıllarda küresel teknoloji ve enerji savaşlarında cephe hattı, ABD-Çin ilişkilerinde de somut bir şekilde görüldüğü üzere yer altındaki stratejik kaynaklara kayıyor. Kritik mineraller ve nadir toprak elementleri (NTE) sadece ticari emtialar olmaktan çıkmış, birinci derece ulusal güvenlik parametreleri haline gelmiş durumda.
Bu çerçevede, küresel güç rekabetinin ağırlık merkezinin Hint-Pasifik bölgesine kaydığı günümüz uluslararası sisteminde, Hindistan-Japonya arasında nadir metaller konusundaki görüşmeleri dikkat çekici. Bir süredir Hindistan ve Japonya arasında devam eden Rajasthan Nadir Toprak Projesi görüşmeleri, inişler-çıkışlar sonrasında, geçtiğimiz aylarda atılan adımların ardından ön fizibilite ve aktif saha incelemesi aşamasına geçmiş durumda. Böylece iki ülke, NTE konusundaki aralarındaki “tedarikçi-müşteri” denklemini “ortak yatırım ve teknoloji geliştirme” modeline taşıma konusunda stratejik bir adım attılar.
Sıradan madencilikten fazlası
Japonya’nın Hindistan’la NTE alanındaki bu girişimi, ilk bakışta sıradan bir madencilik işbirliği gibi görülebilir. Fakat bu gelişme, küresel ekonominin ve siyasetin derinlerinde yaşanan daha büyük bir dönüşümün parçası. Son yıllardaki küresel ekonomik gelişmeler gösterdi ki artık mesele sadece hammaddelere erişim değil; bu kaynakların kim tarafından, hangi siyasi ilişkiler ağı içinde ve hangi teknolojik kapasiteyle işlendiğidir.
Günümüzde NTE’ler çoktan elektrikli araçlardan savunma sanayine kadar birçok kritik sektörün vazgeçilmez girdisi haline geldi. Bu alandaki küresel arzın yüzde 80-90 gibi bir oranı Çin’in kontrolünde. Bugün Çin, NTE’lerin çıkarılmasının ötesinde, özellikle saflaştırma ve işleme kapasitesinde küresel ölçekte belirleyici bir üstünlüğe sahip. Yani mesele yalnızca toprağın altındaki rezervler değil; o hammaddenin sanayiye dönüştürülmesini sağlayan teknoloji ve tesislerdir.
Tokyo ve Yeni Delhi’nin stratejik motivasyonları
Özellikle Japonya gibi ileri teknoloji üreticisi ülkeler için asıl risk de burada ortaya çıkıyor. Bu nedenle, yüksek katma değerli sanayinin temel taşlarından biri olan bu girdilerde tek bir ülkeye bağımlı kalmak, ekonomik olduğu kadar ulusal güvenlik açısından da kırılganlık yaratıyor. NTE’ler konusunda Hindistan-Japonya işbirliği, tam da bu kırılganlığı azaltma arayışının bir sonucu.
Japonya cephesinden bakıldığında, Tokyo’nun Hindistan’a yönelmesi bu nedenle stratejik bir adım. Son yıllarda Çin’in kritik mineraller ihracatında küresel düzeyde uyguladığı bazı kısıtlamalar ve jeopolitik gerilimler, Japonya’yı alternatif tedarik kanalları oluşturmaya zorluyor. Hindistan’la NTE’ler merkezinde kurulacak bir ortaklık, hem Tokyo hem de Yeni Delhi için yalnızca yeni bir kaynak bulmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda Çin merkezli tedarik zincirine karşı stratejik bir sigorta oluşturmayı hedefliyor.
Hindistan cephesinden bakıldığında ise tablo en az Japonya kadar önemli fırsatlar barındırıyor. Rajasthan ve Gujarat gibi bölgelerde tespit edilen rezervleri, Yeni Delhi sadece ihraç edilecek bir hammadde kaynağı olarak görmüyor. Hindistan’ın bu noktadaki temel hedefi, bu rezervleri kullanarak daha yüksek katma değerli bir sanayi zincirinin parçası olabilmek. Bu durum, Modi dönemi politikalarının önemli bir hedefi olan Hindistan’ı sadece ucuz iş gücü ya da ham madde kaynağı değil, aynı zamanda ileri teknoloji üretim merkezi hâline getirme vizyonuyla da örtüşüyor.
Burada dikkat çekici olan, iki ülke arasında ortaya çıkan işbirliği modelinin doğası. Japonya bu ortaklıkta teknoloji, mühendislik ve finans kapasitesiyle katılırken; Hindistan sahip olduğu rezervlerle sürece dahil oluyor. Bu işbirliği, Hindistan’a madencilikten işleme teknolojilerine, mıknatıs üretiminden ileri sanayi bileşenlerine kadar uzanan yeni bir endüstriyel sıçrama alanı açma imkânı tanıyor.
Bu noktada Japonya’nın izlediği model dikkat çekiyor. Japonya, büyük doğal kaynaklara sahip bir ülke değil. Ancak yıllardır enerji ve hammadde güvenliği konusunda geliştirdiği yaklaşım, doğrudan kaynağa sahip olmaktan çok tedarik zincirinin kritik halkalarını kontrol etmeye dayanıyor. Dünyada fosil kaynakların başat olduğu dönemde deniz yolları, finansman ve rafineri teknolojileri nasıl önemliyse; bugün de kritik madenler çağında saflaştırma teknolojisi, yatırım kapasitesi ve sanayi ortaklıkları aynı rolü oynamaya başlamış durumda. Hindistan’la işbirliğiyle Japonya, aslında maden sahasına değil, akışın yönetimine yatırım yapıyor.
Küreselleşmeden güvenli tedarik zincirlerine
Bu gelişmeyi aynı zamanda küresel ekonomide daha geniş bir dönüşümün parçası çerçevesinde okumakta fayda var. Küreselleşmenin uzun süre hâkim olan mantığı, ekonomik karşılıklı bağımlılığın siyasi gerilimleri azaltacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak son yıllarda bu varsayım tersine dönmüş durumda. Hem Pekin hem de dünya, uzun süre Çin merkezli tek kutuplu üretim ağlarının sağladığı verimlilikten yararlandı. Ancak pandemi, ticaret savaşları ve jeopolitik krizler, aşırı yoğunlaşmış tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu bize gösterdi. Ayrıca tedarik zincirleri artık sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda jeopolitik araçlara dönüşmüş durumda.
Ülkeler, kritik sektörlerde bağımlılıklarını azaltmak ve “güvenilir ortaklarla” yeni ağlar kurmak için harekete geçiyor. Bu çerçevede bugün ABD, Avrupa Birliği, Japonya ve Hindistan gibi aktörler; kritik sektörlerde bağımlılıklarını azaltacak, daha çok merkezli, daha dayanıklı ve siyasi risklere karşı daha dirençli bir yapı kurmaya çalışıyor. Aslında Hindistan-Japonya işbirliğinin, bu kapsamda QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya) güvenlik diyaloğunun ve 2022’de şekillenen Mineraller Güvenlik Ortaklığı’nın (MSP) bölgesel tedarik zincirlerini güvence altına alma hedefleriyle uyumlu olduğunu not düşelim.
Çin’in asıl gücü nerede?
Diğer yandan NTE’ler konusunda şöyle bir gerçeklik var: NTE rezervlerinin yaklaşık yüzde 35-40’ına sahip Çin birinci sırada yer alıyor. Hindistan ise dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 6-8’ine sahip ve dünyada 5. sırada yer alıyor. Daha da önemlisi, Çin’in NTE’lerdeki asıl tekeli, toprağın altından madeni çıkarmasından değil; o madeni kullanılabilir hâle getirmesinden kaynaklanıyor. Bugün Çin, dünyadaki nadir metallerin rafine edilme ve ayrıştırılma kapasitesinin yüzde 85-90’ını tek başına kontrol ediyor.
ABD veya Avustralya maden çıkarsa bile, rafine etmek için çoğu zaman Çin’e göndermek zorunda kalıyor. Dolayısıyla Çin’in mevcut üstünlüğünü kısa vadede sarsmak kolay değil. Rajasthan’daki rezervler, Çin’in NTE’lerdeki küresel tekelini tek başına çökertecek boyutta değil. Fakat Japonya-Hindistan işbirliğinin, Çin’in bu tekelinde ciddi bir “gedik açma” potansiyeli mevcut. Rajasthan’dan çıkarılacak nadir metallerin, Japon-Hint ortak tesislerinde, Çin tedarik zincirine hiç dahil olmadan son ürüne dönüştürülmesi amaçlanıyor. Aslında Çin tekelini asıl rahatsız edebilecek durum, bu alternatif üretim hattı. Böylece Çin’in bu metalleri kendisine karşı diplomatik bir araç olarak kullanma kapasitesi belirli oranda da olsa zayıflatılacak.
Açık cepheleşme değil, yumuşak dengeleme stratejisi
Japonya-Hindistan işbirliğini bu yeni yaklaşımın bir yansıması olarak görmek mümkün. Bu işbirliğini Çin’e karşı doğrudan bir cepheleşme değil; daha çok onun sistem içindeki ağırlığını azaltmaya yönelik dolaylı bir strateji olarak okumak daha rasyonel bir yaklaşım. Diğer bir ifadeyle, açık bir çatışma yerine alternatifler yaratarak yumuşak denge kurma çabası söz konusu.
Öte yandan bu süreç, küresel ekonomideki dönüşümü ve yeni bir ayrışmayı da bize gösteriyor. Artık tedarik zincirleri yalnızca maliyet ve verimlilik kriterlerine ek olarak siyasi güvenlik ve stratejik dayanıklılık hesaplarıyla şekilleniyor. Bu da daha parçalı, daha rekabetçi ve zaman zaman daha kırılgan bir küresel yapı anlamına geliyor.
Sonuç: 21'inci yüzyılın yeni rekabet alanı
Hindistan’ın jeolojik potansiyeli, ucuz iş gücüyle Japonya’nın finansal ve teknolojik kas gücünün birleştirilmesiyle ortaya çıkan bu işbirliği, Çin’in nadir metallerdeki küresel egemenliğini tek hamlede bitirecek sihirli bir değnek değil. Ancak ABD, Avustralya, Japonya ve Hindistan’ın Çin’e karşı kurmaya çalıştığı “alternatif ve güvenli tedarik zinciri” (Mineraller Güvenlik Ortaklığı) stratejisinin Asya kıtasındaki en güçlü ve gerçekçi kalesi olduğu da bir gerçeklik.
Ayrıca bu işbirliği, yalnızca ekonomik bir anlaşma değil; yeni bir jeoekonomik rekabetin somut işaretlerinden biri. Bu rekabet, geleneksel anlamda askerî ya da ideolojik bloklaşmalardan farklı olarak üretim zincirleri ve teknoloji kapasitesi üzerinden ilerliyor. Bugün Rajasthan’ın altındaki bir maden yatağı ya da Himalayalar’ın eteklerindeki bir rezerv sahası, artık sadece yer altı zenginliği değil; teknolojik üstünlükten savunma kapasitesine kadar uzanan geniş bir güç denkleminin stratejik alanları hâline dönüşmüş durumda. 21'inci yüzyılın büyük rekabetlerinden biri de kritik madenlerin etrafında şekilleniyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish