Washington’da bazı krizler vardır; haritaya bakarak değil, anayasaya bakarak okunur. İran dosyası bugün tam olarak böyle bir yerde duruyor. Mesele yalnızca ABD’nin Orta Doğu’da ne yapacağı değil, aynı zamanda bunu kimin adına ve hangi yetkiyle yapacağı.
Kâğıt üzerinde tablo net: Savaş ilanı Kongre’nin işi. Başkan ise ordunun başkomutanı. Yani biri “başlatır”, diğeri “yürütür”. Ancak Amerikan siyasal pratiği, bu ayrımı uzun süredir hukuki bir sınırdan çok, esnek bir güç paylaşımı alanına dönüştürmüş durumda. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, başkanların askeri müdahale yetkisini geniş yorumladığı; Kongre’nin ise çoğu zaman ya gecikmeli tepki verdiği ya da fiili durumu kabullendiği bir gelenek oluştu.
Bu bağlamda Trump dönemi bir istisna değil, bir hızlandırıcıdır. Donald Trump, yürütme gücünü yalnızca kullanan değil, sınırlarını test eden bir siyasi aktör olarak öne çıkmıştır. İran’a yönelik olası askeri hamleler, bu testin en kritik sahnesidir.
Buradaki temel gerilim şudur: Başkan, ulusal güvenlik tehdidi gerekçesiyle hızlı hareket etme iddiasında bulunurken, Kongre demokratik meşruiyetin ve savaş kararının kolektif sorumluluğunu savunur. Ancak pratikte bu denge çoğu zaman başkan lehine kayar. Çünkü askeri güç kullanımı, doğası gereği hız ve gizlilik gerektirir; bu da yürütmeye yapısal bir avantaj sağlar.
İran dosyası ise bu klasik tartışmayı daha karmaşık hale getiriyor. Zira burada açık bir savaş ilanından ziyade, “sınırlı operasyonlar”, “önleyici saldırılar” ve “asimetrik tehditler” gibi gri alanlar söz konusu.
Bu gri alanlar, anayasal sınırların da bulanıklaşmasına neden oluyor. Bir başka ifadeyle, savaş artık ilan edilen bir durum olmaktan çıkıp yönetilen bir süreç haline geliyor.
Tam da bu noktada asıl soru ortaya çıkıyor: ABD’de savaş kararı hâlen kurumsal bir mekanizmanın ürünü mü, yoksa giderek kişiselleşen bir siyasi iradenin sonucu mu?
Trump örneğinde bu sorunun cevabı nettir: Karar alma süreci, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarından ziyade, liderin siyasi sezgisi, iç politik hesapları ve anlık stratejik tercihleriyle şekillenmektedir. Bu durum, yalnızca Amerikan demokrasisi açısından değil, küresel sistem açısından da risklidir. Çünkü dünyanın en büyük askeri gücünün savaş kararı, giderek daha az kurumsal, daha fazla kişisel bir zemine kaymaktadır.
Sonuç olarak İran dosyası, bir dış politika krizinden çok daha fazlasıdır. Bir anlamda bu dosya, Amerikan Anayasası’nın sınırlarını, güçler ayrılığı ilkesinin dayanıklılığını ve modern savaşın doğasını aynı anda test eden bir masa işlevi görmektedir. Ve bu masadan çıkacak sonuç, yalnızca Washington’ı değil, tüm dünyayı etkileyecektir.
Savaş demeden savaşmak
ABD’nin son 20 yılına bakıldığında dikkat çeken bir gerçek var: Washington savaş ilan etmiyor, ama savaşıyor.
Afganistan, Irak ve sonrasında Orta Doğu’nun farklı noktalarına yayılan sayısız askeri operasyon, klasik anlamda “savaş ilanı” olmaksızın yürütüldü.
Bu yeni durum bir istisna değil; aksine yeni normalin kendisi.
Bu normalin hukuki zemini büyük ölçüde savaş yetkileri kararı etrafında şekilleniyor. Yasa, Başkan’a sınırsız değil ama esnek bir alan açıyor: 48 saat içinde Kongre’yi bilgilendir, 60 gün içinde onay al, aksi halde çekil.
Kâğıt üzerinde son derece makul.
Ama pratikte sorulması gereken asıl soru şu:
“Savaş” dediğimiz şey tam olarak ne?
Modern askeri stratejiler, bu sorunun cevabını bilinçli olarak muğlak bırakıyor. Çünkü bir operasyonu “savaş” olarak tanımlamadığınız anda, o operasyonu sınırlayan anayasal ve hukuki çerçeve de esnemeye başlıyor. Böylece yürütme organı, savaş ilanı gibi ağır bir politik yükün altına girmeden askeri güç kullanabiliyor.
Donald Trump gibi liderlerin en güçlü manevra alanı tam da burada ortaya çıkıyor. Trump döneminde İran’a yönelik hava saldırıları, nokta operasyonlar ve “misilleme” adı altında yürütülen askeri hamleler, bu gri alanın en tipik örnekleri arasında yer aldı. Özellikle Qasem Soleimani’nin 2020’de hedef alınarak öldürülmesi, açık bir savaş ilanı olmaksızın gerçekleştirilen yüksek yoğunluklu bir askeri eylem olarak dikkat çekti.
Bu noktada savaşın doğası köklü biçimde dönüşmüş durumda. Artık savaş, iki devlet arasında ilan edilen bir durum değil; süreklilik arz eden, parçalı ve çoğu zaman görünmez bir süreç. “Operasyon”, “önleyici müdahale”, “terörle mücadele” ya da “misilleme” gibi kavramlar, savaşın yerini alan yeni siyasal dilin parçaları haline geliyor.
Bu dönüşüm yalnızca askeri stratejiyle ilgili değil; aynı zamanda siyasi sorumluluğun yeniden dağıtılmasıyla da ilgili. Çünkü savaş ilan etmek, kamuoyuna hesap vermeyi, Kongre’yi sürece dahil etmeyi ve siyasi risk almayı gerektirir. Oysa “savaş demeden savaşmak”, bu yükümlülükleri minimize eder. Savaş vardır ama sorumluluğu belirsizleşmiştir.
Bu bağlamda Carl Schmitt’in “Egemen, istisna hâline karar verendir” tezi yeniden anlam kazanır. Modern Amerikan pratiğinde istisna hâli, artık açık bir kriz anından çok, süreklileşmiş bir yönetim tekniğine dönüşmüştür. Başkan, hangi eylemin “savaş” sayılacağına fiilen karar vererek hukuki sınırları yeniden çizer.
Sonuç olarak, ABD’nin İran politikası yalnızca jeopolitik bir mesele değil; aynı zamanda anayasal bir yeniden tanımlama sürecidir. Savaşın adı konulmadıkça, sınırları da konulamaz. Ve sınırları olmayan bir güç kullanımı, er ya da geç kurumsal dengeyi aşındırır.
Bugün asıl mesele şudur:
ABD hâlen savaşan bir devlet mi, yoksa savaşı yöneten bir yürütme aygıtına mı dönüşüyor?
Takvim mi işler, siyaset mi?
Diyelim ki ABD’nin İran’a yönelik askeri angajmanı 28 Şubat’ta başladı. Hukuk bu durumda takvimi işletir: 60 gün, ardından 30 gün daha. Toplamda 90 gün. Kâğıt üzerinde son derece nettir. Süre dolduğunda ya Kongre onayı alınır ya da askeri faaliyet sonlandırılır.
Kısaca, 28 Şubat’ta başlayan süreçte 28 Nisan’da 60 günlük süre doldu ve 30 günlük ek süreyi de dahil edersek, 28 Mayıs’ta ABD askerlerinin ülkelerine geri dönmesi gerekir. Bu, Kongre’den onay alınmadığı sürece Anayasa’nın gereğidir. Ateşkes, süreyi kesintiye uğratamaz.
Ama siyaset takvimi değil, yorumu işletir.
Tam da bu noktada “zaman”, hukuki bir kategori olmaktan çıkar, siyasal bir enstrümana dönüşür. Çünkü süreyi başlatan şey yalnızca takvim değildir; aynı zamanda o sürenin nasıl tanımlandığıdır. Bir operasyon ne zaman başlar? Ne zaman biter? Bir “ara”, gerçekten bir bitiş midir, yoksa yalnızca taktiksel bir duraklama mı?
Araya giren ateşkesler, geçici duraklamalar ya da “operasyonel ara”lar, özellikle Donald Trump gibi yürütme gücünü esnetmeye yatkın liderler açısından süreyi yeniden yorumlamanın araçlarına dönüşebilir. Bu tür yorumlar, hukuki literatürde genellikle kabul görmez. Zira baskın görüş şudur: Mesele kesintisiz bombardıman değil, aynı çatışmanın devam edip etmediğidir.
Ancak sorun tam da burada başlar.
Çünkü bu tür krizlerde belirleyici olan çoğu zaman hukukun ne söylediği değil, o hukuku kimin nasıl uyguladığıdır. Amerikan sisteminde mahkemeler, özellikle dış politika ve ulusal güvenlik söz konusu olduğunda, çoğu zaman “siyasi soru doktrini”ne sığınarak doğrudan müdahale etmekten kaçınır. Yani mesele teknik olarak yargının alanına girse bile, fiilen siyasal aktörlere bırakılır.
Bu durum, güçler ayrılığı ilkesinin pratikte yeniden yorumlanmasına yol açar. Kongre’nin denetim yetkisi teoride güçlüdür; ancak siyasi kutuplaşma, parti disiplini ve yürütmenin hız avantajı bu denetimi çoğu zaman etkisiz hale getirir. Sonuçta ortaya çıkan şey, hukuki sınırların var olduğu ama siyasal irade tarafından sürekli esnetildiği bir “esnek anayasa pratiği”dir.
Burada James Madison’ın klasik uyarısı yeniden hatırlanmalı: Güç, doğası gereği genişleme eğilimindedir. Ancak başka bir güç tarafından sınırlandırılabilir. Ancak eğer bu karşı güç (Kongre) siyasal nedenlerle geri çekiliyorsa, sınır fiilen ortadan kalkar.
Sonuç olarak mesele yalnızca 60 günün dolup dolmadığı değildir. Asıl mesele, bu 60 günün kimin tarafından, hangi siyasi iradeyle ve ne tür bir yorumla anlamlandırıldığıdır.
Ve belki de sorulması gereken en kritik soru şudur:
Eğer takvimi belirleyen de yorumlayan da aynı güçse, o takvimin gerçekten bir sınır koyma işlevi kalır mı?
Kongre: Yetkili ama isteksiz
Teoride Kongre’nin elinde güçlü araçlar var. İsterse bütçeyi keser, isterse açık yetki vermez, isterse süreci bloke eder.
Peki, neden çoğu zaman etmez?
Çünkü savaş yalnızca dış politik bir mesele değildir; aynı zamanda yüksek maliyetli bir iç politik tercihtir. İran gibi gerilimi yüksek bir dosyada “hayır” demek, kolaylıkla “ulusal güvenliği zayıflatmak” ya da “askerin arkasında durmamak” şeklinde çerçevelenebilir. Bu da özellikle seçim dönemlerinde Kongre üyeleri için ciddi bir siyasi risk yaratır.
Bu noktada Kongre’nin davranışı, anayasal bir aktörden çok, rasyonel bir siyasi aktörün davranışına benzemeye başlar. Üyeler, kurumsal yetkilerini maksimize etmekten ziyade siyasi maliyetlerini minimize etmeye yönelir. Bu da doğrudan bir “sorumluluktan kaçınma” stratejisini üretir. Karar alma yükü yürütmeye bırakılır, sonuçların siyasi faturası ise mümkün olduğunca paylaşılır ya da ertelenir.
Donald Trump gibi güçlü yürütme figürleri söz konusu olduğunda bu eğilim daha da belirginleşir. Çünkü başkan, kriz anlarında hem bilgi akışını kontrol eder hem de kamuoyu gündemini belirler. Kongre ise çoğu zaman bu gündemin peşinden giden reaktif bir pozisyonda kalır.
Ayrıca yapısal bir sorun da devreye girer: Parti kutuplaşması. Başkan ile aynı partiden olan Kongre üyeleri, kurumsal denetim rolünü ikinci plana atarak siyasi sadakati önceleyebilir. Bu durum, güçler ayrılığı ilkesini fiilen zayıflatır ve denetim mekanizmasını partizan bir filtreden geçirir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur:
Kongre’nin yetkisi kâğıt üzerindedir, ama inisiyatif çoğu zaman sahada, yani yürütmenin elindedir.
Bu nedenle asıl mesele, Kongre’nin ne yapabileceği değil, neyi yapmayı göze alabileceğidir.
Ve belki de en kritik soru şudur:
Eğer bir kurum, sahip olduğu yetkileri kullanmaktan sistematik olarak kaçınıyorsa, o yetkiler gerçekten var sayılabilir mi?
Modern savaş ilanı
Bugünün dünyasında savaşlar artık klasik anlamda ilan edilmiyor. Onun yerine Modern Savaş İlanı devreye giriyor. Bu mekanizma, Başkan’a savaş ilanı olmaksızın askeri güç kullanma imkânı tanıyor ve üstelik çoğu zaman coğrafi, zamansal ve hedef açısından esnek yorumlara açık bir çerçeve sunuyor.
Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında kabul edilen 2001 Modern Savaş İlanı ve ardından gelen Irak bağlamındaki yetkilendirmeler, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerini oluşturdu. Afganistan ve Irak savaşları ile başlayan süreç, zamanla belirli bir düşman ya da coğrafyayla sınırlı olmaktan çıkarak küresel ve süreklilik arz eden bir güvenlik paradigmasına dönüştü.
Buradaki kritik nokta şudur: Modern Savaş İlanı, teknik olarak bir yetkilendirme olsa da pratikte açık uçlu bir savaş ruhsatına dönüşebiliyor. Çünkü bir kez verildiğinde, “ilişkili gruplar”, “süregelen tehditler” ya da “önleyici müdahaleler” gibi kavramlarla genişletilerek yıllarca yürürlükte kalabiliyor.
İran söz konusu olduğunda ise tablo daha karmaşık.
Yeni bir savaş çıkarmak, özellikle yüksek siyasi maliyetler nedeniyle Kongre açısından oldukça zor. Böyle bir yetkilendirme, açık bir savaş iradesi anlamına gelir ve kamuoyu önünde ciddi bir hesap verme yükümlülüğü doğurur.
Öte yandan mevcut savaş yetkisini İran’a karşı kullanmak ya da bu kapsama sokmak, hukuki açıdan son derece tartışmalıdır. Çünkü bu yetkilerin büyük bölümü belirli aktörlere (örneğin El Kaide ve bağlantılı yapılar) karşı verilmiştir; doğrudan İran gibi bir devleti hedef alacak şekilde tasarlanmamıştır.
Tam da bu nedenle Donald Trump gibi liderler açısından en “rasyonel” strateji, yeni bir yetki talep etmekten ziyade mevcut gri alanı genişletmektir. Bu strateji hem Kongre’yi devre dışı bırakma hem de hukuki sorumluluğu belirsizleştirme avantajı sunar.
Bu noktada modern savaş yalnızca bir hukuki araç değil, aynı zamanda siyasal bir kaçınma mekanizmasına dönüşür.
- Savaş ilan etmeden savaşmak,
- Yetki almadan yetki kullanmak ve
- Sorumluluğu dağıtarak yönetmek, modern Amerikan dış politikasının belirleyici özellikleri haline gelir.
Sonuç olarak modern savaş, klasik savaş ilanının yerini alan teknik bir düzenleme olmanın ötesine geçmiştir. Artık o, yürütmenin savaş yapma kapasitesini genişleten, Kongre’nin rolünü ise giderek sınırlayan yapısal bir enstrümandır.
Ve belki de en kritik soru şudur:
Eğer savaş ilanı yerini belirsiz süreli yetkilendirmelere bırakmışsa, o zaman savaşın başlangıcını ve sonunu kim belirler?
Asıl mesele hukuk mu, güç mü?
Bu tartışma aslında yeni değil. Uluslararası ilişkiler teorisinin en eski ve en temel sorularından biri şudur:
Devletleri hukuk mu sınırlar, yoksa güç mü yönlendirir?
Hans Morgenthau gibi realist yaklaşımın kurucu isimleri için cevap nettir: Devletler nihayetinde çıkarlarının peşinden gider. Hukuk ise bu davranışı belirleyen değil, çoğu zaman onu meşrulaştıran ya da biçimlendiren bir araçtır.
Yani hukuk, sınır koymaktan çok çerçeve çizer.
Buna karşılık liberal kuram, uluslararası hukukun ve kurumların devlet davranışını gerçekten sınırlayabileceğini savunur. Ancak pratikte, özellikle yüksek güvenlik krizlerinde bu sınırlayıcılığın ne kadar etkili olduğu her zaman tartışmalıdır.
Bana göre ise Trump–İran dosyası tam da bu teorik gerilimin güncel bir yansımasıdır.
Burada 3 katmanlı bir ilişki açıkça görülür:
- Hukuk sınır çizer,
- Siyaset o sınırı zorlar,
- Güç ise sonucu belirler.
Ancak bu üçlü yapı statik değildir; aksine sürekli yeniden üretilir.
Hukuk, siyasal irade tarafından esnetildikçe anlamını yitirir.
Siyaset, güçten bağımsız hareket edemez.
Güç ise çoğu zaman kendi meşruiyetini üretmek için hukuka ihtiyaç duyar.
Carl Schmitt’in “Egemen, istisna hâline karar verendir” yaklaşımı burada ne yazık ki yeniden önem kazanır. Çünkü modern krizlerde mesele yalnızca kuralların uygulanması değil, hangi durumun “istisna” sayılacağının belirlenmesidir. Ve bu karar, çoğu zaman hukuki değil, siyasal bir karardır.
Hannah Arendt ise gücün meşruiyet olmadan sürdürülemeyeceğini vurgular. Bu da bize şunu gösterir: Güç tek başına yeterli değildir; kalıcı olabilmek için kendisini hukuki ve siyasal bir dil içinde yeniden üretmek zorundadır.
Trump döneminde İran’a yönelik politikalar, bu iki yaklaşımın kesişim noktasında durur. Bir yandan yürütme gücü fiilen sınırları zorlar, diğer yandan bu eylemler hukuki kavramlarla (misilleme, önleyici saldırı, ulusal güvenlik) meşrulaştırılır.
Sonuç olarak mesele basit bir “hukuk mu, güç mü?” ikilemi değildir.
Asıl mesele, bu ikisinin nasıl bir ilişki içinde olduğudur.
Ve belki de en net ifade şu olabilir:
Hukuk, gücü sınırlandırdığı ölçüde anlamlıdır.
Ama güç, hukuku aşabildiği ölçüde belirleyicidir.
Trump–İran dosyası bize şunu gösteriyor:
Modern dünyada savaşın kaderini belirleyen şey, yalnızca kurallar değil, o kuralları zorlayabilecek siyasi iradedir.
Son söz
Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni bir askeri adım atması halinde anayasal tablo aslında açık. Bu tür bir girişim için Kongre’nin onayı gerekir. Bu, yalnızca hukuki bir teknik detay değil, Amerikan demokrasisinin temel denge mekanizmalarından biridir.
Ancak Amerikan siyasal pratiği bize başka bir gerçeği öğretir:
Gerekli olan ile yapılan şey her zaman aynı değildir.
Bugün Washington’da yaşanan tam da budur. Savaş yetkisi kâğıt üzerinde paylaşılmıştır; fakat sahada bu yetkinin nasıl, ne zaman ve hangi kapsamda kullanılacağı büyük ölçüde yürütmenin, yani Başkan’ın siyasi iradesine bağlıdır.
Bu durum bir istisna değil, giderek yerleşen bir eğilimdir. Hukuk sınır çizer; siyaset o sınırı zorlar; güç ise o sınırın ne kadar dayanacağını test eder.
Ve belki de artık soru şudur:
Bu esneme ne kadar sürebilir?
Çünkü her esnetilen kural, bir sonrakini daha kolay esnetilebilir hale getirir. Her by-pass edilen denge ve denetim mekanizması, sistemin biraz daha “kişiselleşmesine” yol açar.
Sonuç olarak, Trump yönetiminin “10 gün saldırı – 10 gün ateşkes” şeklinde kesintili bir askeri strateji izleyerek savaş süresini fiilen uzatma arayışı, hukuki açıdan ikna edici değildir. Çünkü süre, parçalı operasyonlara göre değil, aynı askeri angajmanın başlangıcına göre hesaplanır. Bu çerçevede esas alınması gereken tarih 28 Şubat 2026’dır ve araya giren ateşkesler bu süreyi ne durdurur ne de sıfırlar.
Dolayısıyla 60 günlük sürenin dolmasıyla birlikte Başkan’ın Kongre onayı olmaksızın askeri faaliyetleri sürdürmesi ciddi bir hukuki tartışma yaratır. Bu durum, savaş yetkisinin sınırları ile yürütmenin fiili gücü arasındaki gerilimi bir kez daha görünür kılar.
Sonunda mesele yalnızca İran ya da belirli bir kriz olmaktan çıkar. Mesele, Amerikan sisteminin kendi kendini sınırlama kapasitesidir.
Ve asıl sınav belki de burada başlar:
Bir sistem, kurallarını ihlal ederek ne kadar süreyle güçlü kalabilir?
Kısaca dip not olarak;
ABD-–İran saldırıları 28 Şubat 2026 tarihinde başladı.
48 saat bildirim:
Başkan, ABD askerini çatışmaya sokarsa 48 saat içinde Kongre’ye yazılı rapor vermek zorunda: Nerede, neden, kaç asker olduğu belirtilmeli.
28 Nisan 2026’da 60 günlük süre geçti.
Ateşkes süreyi durdurmaz.
Başkan Trump için yeni yetki lazım; Kongre’de bu yetkinin çıkması zor gözüküyor.
90 günlük süre 28 Mayıs’ta doluyor. Bu sürede ABD askerini çekmezse, War Powers yetkisini ihlal etmiş olur.
Kongre’nin fonu kesip kesmediği konusunda ise fiilen kesmediği görülmektedir.
Başkan, AUMF güç kullanma yetkisini kullanmakta; o zaman bu resmi savaş ilanı değildir.
Başkanın kafasına göre savaş başlatmasını engelleyen yasa, ABD–İran savaşında geçerli mi?
Zira İran’ın ABD topraklarına saldırısı söz konusu olmazken, silahlı kuvvetlerine saldırı olduğunda Başkan hemen karşılık verebilir: meşru müdafaa.
(War Powers Resolution / War Powers Act 1973 = Başkanın kafasına göre savaş başlatmasını engellemek için çıkarılan yasa.)
Hukuki gri alan çok. Net kural: Resmi savaş için Kongre şart.
Not: Üç haftadır bölgede, kan davasının ağır gölgesi altında barış için arabuluculuk yürütürken kalemim sessizliğe bürünmüştü. Bugün ise yeniden kelimelerime, düşüncelerime ve yazının sesine dönüyorum.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish