Türkiye’nin füze programı son yıllarda savunma sanayiindeki en dikkat çekici dönüşüm alanlarından biri haline geldi. Bu konu, Türkiye’nin stratejik hafızasıyla, yaşadığı kırılmalarla ve dışa bağımlılığı azaltma arayışıyla doğrudan bağlantılı uzun bir güvenlik hikâyesi.
Aslında Türkiye’nin savunma sanayiinde “kendi sistemini üretme” fikri yeni değil. Bunun ilk büyük kırılması 1964 Johnson Mektubu ve ardından gelen Kıbrıs sürecinde yaşandı. Türkiye, özellikle 1964-1974 arasında “kendi gemini kendin yap” anlayışıyla hareket etmeye başladı. Milli çıkarma gemileri, yerli tersaneler ve donanma yatırımları bu dönemin ürünüydü. Savunma sanayiindeki yerlileşme fikri ilk kez bu yıllarda kurumsal bir refleks haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında ise güvenlik denkleminde farklı bir alan öne çıktı: füze teknolojileri.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türkiye aslında füze meselesinin stratejik önemini çok daha önce, Jüpiter füzeleri döneminde görmüştü. 1962 Küba Krizi sırasında Türkiye’ye konuşlandırılan Amerikan Jüpiter füzeleri, Ankara’nın küresel nükleer denklemin bir parçası haline geldiğini göstermişti. Ancak o dönem Türkiye füze geliştiren değil, NATO’nun sağladığı caydırıcılık şemsiyesine güvenen bir ülkeydi.
Bu yaklaşım 1980’lerin sonundan itibaren değişmeye başladı. İran-Irak Savaşı sırasında iki ülkenin birbirlerinin şehirlerini balistik füzelerle vurması, Ankara’da dikkatle izlendi. Ardından 1991 Körfez Savaşı geldi. Irak’ın Scud saldırıları ve bölgedeki füze tehdidi, Türk güvenlik bürokrasisinde önemli bir farkındalık yarattı. Çünkü artık görülen şey şuydu: modern savaşta yalnızca hava kuvvetlerine dayanmak yeterli olmayabilirdi.
Türk Hava Kuvvetleri hem hava savunmasını sağlıyor hem de taarruzî güç olarak görev yapıyordu. Ancak yoğun füze saldırıları ve gelişmiş hava savunma sistemleri karşısında hava gücünün her durumda yeterli olacağı garanti değildi.
Hava savunması delinebilir, üsler hedef alınabilir ve uçakların operasyon kapasitesi sınırlandırılabilirdi. Bu nedenle savaş uçaklarıyla sağlanacak caydırıcılığın yanına, karşı tarafa doğrudan tehdit oluşturabilecek balistik füzelerin de eklenmesi gerektiği düşüncesi güç kazandı.
1990’lı yıllarda temel sorun teknoloji eksikliğiydi. Türkiye’nin füze geliştirecek mühendislik altyapısı sınırlıydı ve Batılı ülkeler kritik teknoloji paylaşımına yanaşmıyordu. ABD, ATACMS gibi sistemleri satmaya hazırdı ancak gerçek anlamda bir know-how transferine kapıyı kapalı tutuyordu. Türkiye’nin aradığı şey hazır füze almak değil, o füzeyi üretmeyi öğrenmekti.
Tam bu noktada Çin devreye girdi.
1990’ların ikinci yarısında Çinli şirketlerle yapılan anlaşmalar, Türkiye’nin füze programında dönüm noktası oldu. TR-300 Kasırga ve J-600T Yıldırım projeleri sayesinde Türkiye katı yakıt teknolojisi, mobil lançer sistemleri ve balistik füze altyapısı konusunda ciddi bir mühendislik birikimi elde etti.
Bu süreç uzun süre kamuoyundan gizli yürütüldü. MSB başta olmak üzere, Kara Kuvvetleri bünyesinde gizli projeler üzerinden füze programı geliştirildi. Füze Tugayı da yine bu dönemde sessiz biçimde yapılandırıldı. Devletin amacı kısa vadede operasyonel kapasite kazanmak, uzun vadede ise tamamen yerli bir füze ekosistemi oluşturmaktı.
ROKETSAN’ın yükselişi de tam bu döneme denk geldi. Başlangıçta topçu roketleri ve kısa menzilli sistemler geliştiren şirket, zamanla Türkiye’nin ana füze üreticisine dönüştü. Ancak ortaya çıkan yapı yalnızca ROKETSAN’dan ibaret değildi. Türkiye zaman içinde çok katmanlı bir füze ekosistemi kurdu.
ASELSAN bu yapının elektronik omurgasını oluşturdu. Radar sistemleri, arayıcı başlıklar, veri bağlantıları, hassas güdüm kitleri ve hava savunma radarları büyük ölçüde ASELSAN tarafından geliştirildi. TÜBİTAK SAGE özellikle SOM seyir füzesi gibi kritik projelerde tasarım merkezi rolü üstlendi. Kale Jet Engines ise Türkiye’nin uzun yıllar dışa bağımlı olduğu turbojet motor alanında yerli çözümler geliştirmeye başladı. Böylece Türkiye’de füze teknolojileri; motor, elektronik, yazılım, kompozit malzeme ve güdüm teknolojilerini kapsayan geniş bir savunma-sanayi ekosistemine dönüştü.
Bu altyapının bugünkü çıktıları üç alanda somutlaşıyor. Kara vuruş kapasitesinde Yıldırım-Bora hattından gelen tasarım mirası Tayfun'a evrildi; 500 kilometrenin üzerinde menzile ulaşan Tayfun, Türkiye'nin taktik balistik füzeden stratejik vuruş kapasitesine geçiş eşiğini temsil ediyor. Daha uzun menzilli Tayfun varyantları üzerindeki çalışmalar sürerken Cenk programı, ayrılabilen manevra harp başlığı ve ekzo-atmosferik uçuş kabiliyetiyle bambaşka bir teknik olgunluk seviyesine işaret ediyor. Deniz cephesinde Atmaca, Türk savaş gemilerini yerli gemisavar füzesiyle donattı; denizaltıdan fırlatma için geliştirilen Gezgin ise operasyonel hale geldiğinde Türkiye'ye Doğu Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan bir vuruş derinliği kazandıracak. Hava platformları için geliştirilen SOM ailesi ve daha küçük ölçekli Çakır ile Kemankeş sistemleri ise İHA doktrinini uzun menzilli hassas mühimmatla birleştirme hedefini somutlaştırıyor.
Bunun ötesinde geçtiğimiz günlerde Yıldırımhan isimli füze tanıtıldı. Henüz konsept ve erken geliştirme aşamasında olduğu değerlendirilen bu proje, Türkiye’nin kıtalararası menzil vizyonunu temsil ediyor. Teknik ayrıntıları henüz kamuoyuyla paylaşılmamış bu projeler, aynı zamanda uydu fırlatma sistemleriyle teknik bir ortaklık taşıdığından, Somali'de inşa edilen uzay üssünün işlevini de doğrudan etkiliyor. Türkiye, kendi test koridorlarının sınırlarını aşan uzun menzilli sistemler için Hint Okyanusu'na açılan bu hatta ihtiyaç duyuyor.
Hava savunma alanında geliştirilen “Çelik Kubbe” yaklaşımı ise programın diğer ayağını oluşturuyor. HİSAR ve SİPER sistemleriyle kurulan çok katmanlı yapı, Türkiye’nin savunma kapasitesini de bağımsızlaştırma arayışında olduğunu gösteriyor. Özellikle SİPER sistemiyle birlikte uzun menzilli hava savunması alanında dışa bağımlılığı azaltmanın hedeflendiği görülüyor.
Bütün bu tabloya bakıldığında Türkiye, Kara, hava, deniz ve denizaltı platformlarını kapsayan bütünleşik bir stratejik güç mimarisi inşa etmeye çalışıyor. 1960’larda “kendi gemini kendin yap” anlayışıyla başlayan savunma refleksi, bugün “kendi füzeni, kendi motorunu, kendi radarını üret” aşamasına ulaşmış durumda. Savunma Sanayiinin önümüzdeki dönemde menzil, hassasiyet ve platform çeşitliliği açısından bu kapasiteyi daha ileri taşıması bekleniyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish