Değerli Independent Türkçe okuyucuları,
Karadağ (Montenegro), 2013’te Hırvatistan’ın ardından en yeni AB üyesi ülke olmaya hazırlanıyor. AB Komisyonu da bunu, katılım anlaşması aşamasına gelindiğini belirterek duyurdu.
Avrupa Birliği genişleme süreci, son yıllarda yeniden jeopolitik bir araç olarak öne çıkarken, Balkanlar bir kez daha Avrupa entegrasyonunun merkezine yerleşmiş durumda.
Bu bağlamda Karadağ’ın Avrupa Birliği üyeliğine en yakın aday ülke olarak öne çıkması sürpriz değil. 2013 yılında Hırvatistan’ın üyeliğinden bu yana Birliğe yeni bir ülkenin katılmamış olması da düşünüldüğünde, Karadağ’ın “sıradaki üye” olarak konumlandırılması Brüksel açısından stratejik bir anlam taşıyor.
Karadağ, küçük ölçeğine rağmen uzun süredir Batı ile entegrasyonunu derinleştiren bir ülke. NATO üyeliği, avroyu fiilen kullanması ve AB müktesebatına uyum sürecindeki ilerlemesi, bu yönelimin somut göstergeleri.
Nitekim Avrupa Komisyonu tarafından yapılan son açıklamalar da Karadağ’ın üyeliğe en hazır adaylardan biri olduğunu ortaya koyuyor.
Bu gelişmeler bana kişisel olarak da tanıdık geliyor. 2011 yılında Karadağ’a yaptığım ziyaret sırasında Podgorica, Kotor, Budva ve Sveti Stefan’ı görme fırsatı bulmuştum (bilkent.edu.tr'de yer alan resmim, Budva’dandır).
Doğal güzellikleri, Adriyatik kıyılarının eşsiz manzarası ve kültürel çeşitliliğiyle Karadağ gerçekten etkileyici bir ülkeydi. O dönemde bile ülkede avronun kullanılması ve Batı ile güçlü entegrasyon arzusu, AB üyeliğinin “eli kulağında” olduğu izlenimini veriyordu.
Ancak bugün gelinen noktada, Karadağ’ın AB üyeliğine yaklaşması kadar, bu sürecin hangi siyasi ve normatif zemin üzerinde ilerlediği de tartışılmayı hak ediyor.
Zira yakın geçmişte Karadağ’da yaşanan ve kamuoyuna yansıyan bazı olaylar, Türkiye açısından ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Türk karşıtı sloganların atıldığı protestolar ve bu söylemlere karşı Karadağ yönetiminin açık, net ve güçlü bir özür ya da kınama mesajı vermemesi, sadece ikili ilişkiler açısından değil, aynı zamanda Avrupa değerleri açısından da sorgulanmalıdır.
Bu noktada mesele yalnızca Karadağ ile sınırlı değildir. Ursula von der Leyen’in son dönemde yaptığı ve “Avrupa kıtasını tamamlamamız gerekiyor ki Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmesin” şeklinde özetlenebilecek açıklamaları, Türkiye’nin Avrupa’daki konumuna dair sorunlu bir zihniyetin yansıması olarak değerlendirilmiştir.
Akıllara ister istemez Ursula von der Leyen’in skandal açıklamaları geliyor.
Geçen hafta pazar günü, Ursula von der Leyen, Die Zeit gazetesinin Hamburg’da düzenlediği bir etkinlikte AB genişlemesine verdiği desteği anlatırken, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmamız gerekiyor ki; Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmesin” ifadelerini kullandı.
AB sözcüsü açıklama yapmaya çalışsa da, Ursula von der Leyen bu ifadelerden dolayı Türkiye’den tatmin edici biçimde özür dilemedi...
Karadağ hükûmeti de, Türklerin vizesiz seyahatlerinde getirmiş olduğu engel ve Türk halkına karşı haksız tutumundan dolayı özür dilemedi. Ne Ursula von der Leyen ne de Karadağ hükûmeti, özür yerine geçebilecek, durumu hafifletecek en ufak bir gönül alıcı tutum dahi sergilemediler.
Bu açıklamaların ardından herhangi bir özür ya da açık bir geri adım gelmemesi ise bu söylemlerin tesadüfi değil, daha yapısal bir bakış açısının ürünü olabileceğini düşündürmektedir.
Oysa Avrupa Birliği’nin temel değerleri arasında ayrımcılığa karşı duruş, kapsayıcılık ve diyalog yer almaktadır. Türkiye gibi NATO müttefiki ve Avrupa güvenliğine katkı sağlayan bir ülkenin bu şekilde “öteki” olarak konumlandırılması, AB’nin kendi normatif iddialarıyla çelişmektedir.
Madem “öteki” olarak görülüyor, o zaman savunma mimarisi bakımından Türkiye’yle neden iş birliği arzu ediliyor?
Ben şahsen, bütün bu olan bitenlere rağmen, Türkiye’nin Avrupa Birliği karşıtı bir yaklaşım sergilemesini doğru bulmuyorum.
Aksine, Türkiye’nin uzun vadede AB üyeliğinin hem Türkiye hem de Avrupa için stratejik bir kazanım olacağına inanıyorum.
Ancak bu hedefin gerçekleşebilmesi için karşılıklı güven, saygı ve tutarlılık gereklidir. Mevcut Avrupa Komisyonu yönetiminin ise bu güveni tesis etmekte zorlandığı görülmektedir.
Karadağ örneği bu açıdan önemli bir test niteliğindedir. Eğer AB, genişleme sürecini jeopolitik bir araç olarak kullanırken, aday ülkelerdeki sorunlu söylem ve davranışları görmezden gelirse, bu durum Birliğin değer temelli kimliğine zarar verebilir.
Daha da önemlisi, Türkiye gibi önemli bir bölgesel aktörün Avrupa ile ilişkilerinde güven erozyonuna yol açabilir.
Burada hatırlanması gereken önemli bir husus daha vardır: Türkiye, Karadağ’ın NATO üyeliği sürecine karşı çıkmamış, aksine Balkanlar’da istikrarı destekleyen bir yaklaşım sergilemiştir.
Bu çerçevede Karadağ’ın Türkiye’ye yönelik daha dengeli ve yapıcı bir tutum benimsemesi beklenir.
Önümüzdeki dönemde Karadağ’ın AB’ye katılması halinde, Birliğin üye sayısı Brexit sonrasında yeniden 28’e yükselebilir. Ancak bu genişleme, beraberinde yeni siyasi dinamikler de getirecektir.
Karadağ’ın Türkiye’ye yönelik olası veto ya da olumsuz tutumları, Ankara-Brüksel hattındaki ilişkileri daha da karmaşık hâle getirebilir.
Sonuç olarak mesele, Karadağ’ın AB üyeliğine karşı olmak ya da olmamak değildir. Mesele, bu üyelik sürecinin hangi değerler, hangi siyasi refleksler ve hangi söylemler üzerinden şekillendiğidir.
Türkiye kamuoyu ve karar alıcıları, Avrupa savunmasına ve güvenliğine katkı sunarken, Türkiye’ye yönelik olumsuz ve ayrımcı tutumları da göz ardı etmemelidir.
Avrupa Birliği’nin bir değerler birliği olması, dışlayıcı söylemlerden uzak, kapsayıcı ve tutarlı bir yaklaşım ile mümkün olabilir. Aksi hâlde genişleme, sadece coğrafi bir büyüme olur; değerler açısından bir ilerleme olmaz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish