Yüksek siyaset ve sıradan siyaset

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Seçimler zamanında yapılacak. Türkiye’de iç siyaset şekillenme evresinde. Mevcutlar ve hevesliler var. Yeni arayışlar var; siyasi aktörler, partiler, kendine vazife çıkaranlar… Bu arada dikkatlerden kaçan hususlar var mı diye de bakılabilir.
Önce siyaset nasıl olmalı konusunu belirginleştirelim.

Siyaset, temel bir siyasi sistemin devamı değil de sürekli bir arayışa karşılık geliyorsa sorun vardır. Siyasi kavramlar oturmuş ve siyaset tarihinin içinde eğilimlerin çizgisi uzun soluklu olmalıdır. Bir sistem işlemeli, fikirler, partiler ve temsil edilen değerler belirgin olmalıdır. Siyasete girmenin doğru bilinen ve uyulan bir yöntemi olmalıdır. Siyaset kurumu, durumdan vazife çıkaranların işi veya fırsatçılarla çıkarcıların patikası olmamalıdır. Bu hem cumhuriyet değerleri hem de oturmuş ve gelişmiş demokrasi demek olmalıdır.

Türkiye, demokraside kesintiye uğrayan dönemlerini iyi biliyor. Bunlar sistemin tam yerleşip yerleşmediğinin göstergesi halinde de değerlendirilebilir. Bu tür hususları ve detaylarını siyaset tarihinden okuyabiliyoruz. Hatta bir çoğumuz çok önemli olayların şahidi oldular. Eğer vatan, millet, devlet, bayrak diyorsak şunu unutmamak gerekir: Önce siyaseti doğru rotaya oturtmak gerekir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Siyaset dışarıdan etkiyle veya beklentiyle asla yapılmaz; çünkü siyaset bir ülkenin varlık sebebidir, birikimidir, kültürüdür ve esasında kendisidir. Siyasi birikimsiz ve kültürü oturmamış bir ülke olabilir mi?

Mesela Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ), bir dış kaynaklı aklın etrafında geliştirilen, istihbarat temelli, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik yanlarıyla küresel amaçlara hizmet eden, insan kaynağı olarak Türk vatandaşlarını kullanan ve ulaştığı ülkelerdeki yerelleri de içine katarak yaşayan bir projedir.

Neden Türk insanı böyle bir işte kullanılıyor? Kim istiyor bunu? Ne zaman başladı bu işler? Gerçek irade kimin elinde? Bu soruların cevabı var. Konuyu dağıtmadan, Türkiye için bugüne doğru belli bir basitlikte size bazı temel noktaları açıklayayım. 

Burada FETÖ konusunu kapsayan bir örneklemeyi inceleyelim. Burada size bir matruşka türü anlatımım olacak. Bu anlatılacaklar işin bir yönü, siyasette dikkate alınması gereken çok şey var elbette. Fetullah Gülen’i, 60’lardan, 70’lerden, belirgin şekildeyse Kestanepazarı’ndan başlayarak anlatmak mümkün. Şu sorulara bakalım: Neden siyasete müdahale oluyor, kimler kullanılıyor, ayartıcılar kimler, bunların siyasetle, sistemle, kavramlarla ilgisi ne?

Türkiye’de 2000’lerin başlarında siyasi yelpaze o dönemin dinamikleriyle kendine yeni bir hareket aradı. Konu geldi çattı FETÖ’nün yaratmak istediği atmosferle ilgili oldu. Çünkü FETÖ, 12 Eylül 1980 sonrasından itibaren daha belirgin bir yol izlemeye başladı; insan kaynağına tam yöneldi, devlet kurumlarını ele geçirme yöntemi belirlendi, ülke dışında Balkanlar ve Orta Asya başta olmak üzere çeşitli coğrafyalarda siyasi ihaleler aldı.

Ama esasen şu oldu; ülke baştan aşağı zehirlenme sürecine girdi. Malum FETÖ’nün “askeriyeyi, adliyeyi ve mülkiyeyi” ele geçirme hedefi vardı. Fetullahçılar o dönem her yerde olmak istiyorlardı. Yöntemleri mevcut yapıları istismar etmekle ilgili faaliyetlere dayalıydı. En çok çeşitli kurumlarda ve siyasetin “muhafazakâr” kesiminde kendilerine gelişme imkânı bulabiliyorlardı.

Mesela, hedeflerinde olduğu şekilde, askeriye içinde, kendini (güya) “milletçi” olarak tanımlayanlar, daha sonra 15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadar süren gelişmelerin ana omurgasını oluşturdular. Bilinen örnek, darbenin başındaki Akın Öztürk’tür. Esasen emekli olması gerekirken, bu şahıs için FETÖ hiç olmadık bir makamı bile yasalaştırmıştı, tamamen ona ve verilecek göreve göre özel bir durumdu bu.

Dediğim gibi, Akın Öztürk çevresindekilere kendini yıllarca “milliyetçi” olarak lanse etti, yakınları da onu öyle bildi. Diğer örnekler de bu şekilde düşünülebilirdi.

Nereden çıktı bu “FETÖ içindeki milliyetçilik” bahsi? Kökleri 1960 sürecine, Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne dayanır. Bu çerçevede diğer ifadeler: “Sağcı-solcu, komünist-kapitalist, milliyetçi-liberal…” Değişik şekillerde sınıflandırılabilir, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 sonrası gelişmelerde, askeriye içindeki belli isimlerin yaygın tabirle, “komünist” veya “milliyetçi” isimleriyle ayrıştıkları görüldü. Bilmeyenler için söyleyeyim: Radyonun kısa dalga yayınından bir taraf “Voice of America” diğer taraf “Moskova’nın Sesi” programlarını dinlerdi, dünya böyleydi.

Daha sonrası da benzerdi. Örneğin, 15 Temmuz’da darbe yapacaklar veya onların arkalarındakiler, ki bunlar kendilerine “biz milliyetçiyiz” diyenler, hedeflediklerine “siz komünistsiniz” derlerdi. Bu tip milliyetçilerin içindekiler; “milliyetçiyiz ama Atatürk milliyetçisiyiz, faşist veya dinci değiliz…” gibi açıklamalar yaparlardı, devlet ve millet bağlamında “muhafazakâr” olduklarını işaret ederlerdi. 

FETÖ tarafından mankurtlaştırma hedefinde olanlar ile daha sonra FETÖ’nün “altın nesil” dedikleri kendilerine göre yetiştirilenler, sınavlar, dershaneler, Işık Evleri, gibi yerlerden gelenler, bir miktar farklılık gösterirlerdi. Altın nesil denenler asıl mankurtlardı. Halen daha darbeye karışan, tutuklanan, sonra itirafçı olup çıkan mankurtlar, örneğin Akın Öztürk gibiler için “milliyetçidir” demeyi sürdürmüşlerdi, yayın organlarında bu tür açıklamalar görebilirdi.

FETÖ’cüler, kumpas davaları olarak bilinen ve yoğunlukla 2008 sonrasına rastlayan dönemde, hedeflerindeki birçok kesimi yaftalayarak tutuklatmışlardı. “FETÖ’nün adliyesi ile mülkiyesi” burada devrede oldu. Bu FETÖ hedefindekilere kendi kayıtlarında, “Aleviler, solcular, ajanlar, zararlılar (uyuşturucu kullanan, rüşvet alan, kadın düşkünü…) vb.” tarifler kullanmışlardı. İmzasız mektuplar yazmışlar ve bu mektupları devletin her kademesindekilere göndermişlerdi.

Bu imzasız mektuplar ve gizli tanık ifadeleri üzerine çok işlem başlatılmış, hatta tutuklama yapılmıştı. Örneğin işinde gücünde ama kendileri gibi olmayanlara veya öyle davranış göstermeyenlere “sen bizden değilsin” demişler ve onun hakkında uydurma şeyler ileri sürmeye başlamışlardı. Siyasete hiç bulaşmayan ve kendi kendini Atatürkçü olarak tanımlayan birine, “bu solcu” diyebilmişlerdi. O dönem FETÖ tarafından kumpas davalarıyla tutuklananlar ile tutuklanmayanlar arasında bir ayrım yapıldığı açıktı. 

2000’lerden 15 Temmuz 2016’ya kadarki yıllarda, hakkında karalayıcı/düzmece işlem yapılan, askeriyede, mülkiyede ve adliyede yer alan devlet görevlileri için çalışmalar başlamış devam ediyorken, kendilerine göre kadrolarını hazırladıklarına emin oldukları dönemden itibaren FETÖ’cüler tempoyu arttırmışlar ve kumpasa dayalı hukuku alet ederek (esasen hukuksuz, hukuku hiçe sayan) davalarını başlatmışlardı.

Bu durumun farkına varanlar olmuştu ve karşı cepheyi örmeye başlamışlardı. Devletin ele geçirildiğini ve hiç olmaması gereken işlerin fiilen başlatıldığını görmüşler ve hedef olmuşlardı. Burada bir dış kaynaklı işlerin döndüğünün bilincindeydiler. 

Ciddi durum şuydu: Listeler çıkmaya başlamıştı, “bizden veya karşı taraftan” diye. Bunlar “fişleme” türü işlerdi. Fişlemenin ne manaya geldiği iyi bilinmekteydi.

FETÖ için askeriyede kumpas davalarının güçlü şekilde geliştirildiği ve uygulandığı dönem, Adil Öksüz’ün “Hava Kuvvetleri İmamı” olduğu dönemdi. Türkiye’den göz göre göre kaçırılan ve halen arananlar listesinde yer alan terörist Adil Öksüz ve onu tayin eden Fetullah, özellikle Hava Kuvvetleri üzerine yoğunlaşmıştı ki, 15 Temmuz darbe girişiminin ana birimlerinin neden havacılar olduğunu buradan çıkarabilirdi.

Sadece Akın Öztürk ismi bile bunları açıklamaya yeterdi. Darbecilerin operasyon planları askeri literatürde bilinen “felç stratejisi” ile hazırlanmıştı ve bu hazırlanan kesim tarafından uygulamaya konmuştu. Hatırlanacaktır: Uçaklar, birlikler, hedefler, merkez üs, özel operasyonlar, vb.

Ayrım konusu neydi? FETÖ tarafının; FETÖ’cülerin planlı ve zaman içinde yetiştirdikleri; kendine imkân sağlananlar ve bunların “Fetullah veya onun hizmet örgütü zararlı değil, hatta yararlı” diyenler; FETÖ’yü “ABD tarafından desteklenen ve çok güçlü” bir yapı olduğu nedenle doğrudan çıkarını düşünenler; olup biteni görmezden gelenler, bütün bu kesimlerin toplamından oluştuğunu bilmek gerekirdi.

Karşı taraftakiler; tabandan karşı olanlar (sağcı karşıtları; Atatürk ve devrimlerine dayalı sistemin düşmanlarını ve dinle siyaseti birbirine karıştıranları bilen ve bu tür konuları asla kabul etmeyen kesimler); bu gelişmelerin farkında olarak kendilerini belirginleştirenler (“FETÖ bizi karşısına aldı ben de bunlara karşı hareket edeyim” diyenler); bu tür işlere bulaşmayan ve bulaşmak bile istemeyenler, şeklinde tarif edilebilirdi.

İşte bu durumda bahse konu kumpas davalarının olduğu yıllarda (daha belirgin biçimde 2008-2015 arası) FETÖ tarafından basitçe “şucu, bucu” şekilde yaftalananların olduğu açıktı. Ama bunlara işlem yapanlar vardı! Bürokraside karar seviyelerinde oldukları halde kendilerini bağlayan (çeşitli açıklarıyla “kuyruğu tutulan” diye bakın) kimseler ile “aman devletin kurumu zarar görmesin” diyenler vardı.

Bunlar ne yapmışlardı? En azından önlerine gelen imzasız mektuplara ve kurulan kumpaslara işlem yapılmasının önünü açmışlar, bizzat işlemlerin sonucunu görmek istemişlerdi. Bu şartlarda FETÖ’cüler güçlenmişlerdi, istedikleri olabiliyordu. İyi de kimlerin önleri açıldı?

Altın nesil denen mankurtlar zaten FETÖ’nün tamamen emrindelerdi, bunlar akıllarını baştan satmışlardı. Bunun dışında, (güya) “milliyetçi” tarifi içindekiler, muhafazakâr kesimden geldiğini söyleyenler vardı. 

15 Temmuz 2016 darbe girişimini yaptılar, çoğu yakalandı ve yargıya havale edildi, davası kesinleşenler çok. Sonra bir kısmı itirafçı oldu. Diyelim itirafçı iki sayfa yazı yazdı ve hapisten çıktı, ki itiraf metinlerinin bir kısmı reçeteli ifadeler içeriyordu. 

Ama yakalanmayanlar da vardı! Darbe gecesi avuçlarını ovuşturuyorlardı, darbe başarısız olunca saklanmışlardı. Bunlara bakın, kendilerine yine “milliyetçiyiz” diyebiliyorlardı, hatta bazıları ağız değiştirdi, “ulusalcıyız” demeye başladı. “Ne yaptıysak bu millet ve ulus için” diyorlardı.

Esasen hassasiyetimizin olduğu bir konu: Vatan, ulus, millet gibi temel değerler bu kesimler için ciddi bir istismar konusu halindeydi. Hem bunların aslen ne yaptığını kim biliyor olabilirdi? Bilinir ki, söylemler, yani anlatılar (narratifler), propagandanın veya algı yönetiminin temel taşlarıydı.

Gelelim bugüne. Terörle mücadele, devletin resmi politikasıdır, ama esasen insanlık bağlamında hemen herkesin vicdani hesap konusudur. Çünkü şehitlerimiz ve kayıplarımız var. İyi de bugün “oldu bitti, geldi geçti” denecek bir durum var mı? İşte bu noktada da siyaset devam ediyor. Yazıya başlarken Türkiye’de iç siyaset şekillenme evresinde ve yeni arayışlar var dedim. Acaba bazı örnekler şöyle olabilir mi? 

Birinci farazi örnek: Kendine 2000’li yıllarda (güya) “milliyetçi-muhafazakârım” diyen, görevlerinde FETÖ’ye tam destek veren, sonra her türlü FETÖ çıkar sisteminden yararlanan, 15 Temmuz’da kenarda durup avuçlarını ovuşturan, tutuklanmayan, sonra renklenme bağlamında “ulusalcı” çizgide olduğunu ifade eden bir partiye resmen kaydını yaptıran, sonra yurt içi ve dışında “ABD karşıtı” sunumlar yapan… 

İkinci farazi örnek: Kendine 2000’li yıllarda “solcuyum” diyen, FETÖ’nün farkında olan ve karşı grupta kendini belli eden, kumpas döneminde hapis yatan, sonra hapisten çıkarken sol yumruğu havada medyaya poz veren, ilk fırsatta kendini “ulusalcı” olarak tanımlayan bir partiye resmen kaydolan, sonra o partiden ayrılan, bir süre siyaset dışı görünen ve fakat, çeşitli mecralarda “ABD karşıtı” sunumlar yapan, en sonunda kendini “Atatürkçü ve milliyetçi” şeklinde tarif eden bir partiyle flört etmeye başlayan…

Bu tür farazi örnekler gerçek olsaydı ne derdiniz? Ama eğer bugün “siyasette hafızalar silindi ve ben kendi çıkarıma bakarım” diyen fırsatçılar varsa, bu yine herkesin sorunudur. Ama eğer bugün siyaset bu gibi insanlarla şekillenecekse, üzerinde çok düşünmek gerekir. Bu gibi insanlar meydanları kapabilirler ve milletin karşısına çıkıp “bu yol daha doğru” diyebilirler… Hangi yol doğru?

İyi de “gerçekten” ve “içtenlikle” her dönem için; “vatan, millet, devlet ve bayrak” diyenler ne olacak? Göğsünü seve seve düşman ve terörist mermisine siper edenler ne olacak?

Akıllar karıştı mı? Kavramlara bakın: Milliyetçi, ulusalcı, sağcı, solcu, muhafazakâr, liberal, terörist, bölücü, vatansever, birleştirici, fedakâr… Siyasette bu kavramların hepsi var. Önemli olan siyaseti olması gerektiği gibi yapabilmek. Ben buna “yüksek siyaset” demekteyim. Bu kavram, “Politik Uyanış, Stratejik Güç Birikimi ve Akılcılık Üzerine” isimli kitabımda yer almaktadır. Yüksek siyaset varsa, sıradan siyaset ne? Kavramları alabildiğine karıştıranlar ve bunların içinde kaybolanlar, milletin istismarına dayalı işlere öncelik verenler, çıkarcılar… 

Siyaset, “gemisini yüzdüren kaptan” misali bir alan değildir. “Milletin önüne sorun olarak çıkmak alanına siyaset denir” düşüncesi en büyük yanlışlardan biridir. Siyasetçinin kendisi sorun değildir, millete ve devlete sorun getirmez, bilakis sorun çözer. Sorun olacağı henüz filizlenen siyasetçi derhal istifa eder. Bu husus Japonya ve bazı gelişmiş demokrasilerde görülür, sonra “vay be!” deriz değil mi?

1960’lardan başlayarak çok özet biçimde yazdım bu öyküyü. Siyasette çok yanlış yapıldı. Yanlışının farkına varan oldu, halen daha yanlışta ısrarı sürenler de var. Eğer bugün “siyaset zamanı” diyerek kendine vazife çıkaranlar olacaksa, işte size örnek… 

Sonuç: 

Bu milleti kimse bölemez! Bölücüye dur diyecek olan milletin kendisidir! Bu asker milleti, ordusu üzerinden bölmek isteyen düşmana, yine bu millet dur der! Uzunca bir süre ülkede mankurtun her türü beslendi… Biz Türkler çok şey gördük, hepsi biz salim düşünenlere derstir! Son dersimizi aldık. Bu millet son badireyi bedel ödemek pahasına atlattı. 

Bu milletin aklı karışık olanlarla işi olmaz. Bu milletin sıradanlaşmışlara bakarak ilerlemesi söz konusu olamaz. Gördük geçirdik, bugün hep birlikte güçlüyüz ve kendimizden eminiz!

Toplumsal olarak kemale erme vaktidir. Şimdi milletçe bir bütün olarak daha ilerilere bakacağız. Dünya, şartlar, dünyada öncelikler değişiyor. Asıl siyaset, değişime dayalı hızlı adaptasyon, çözüm yolunu bulmak ve uygulamak üzerine. Bunun için pozitif siyaset şekli gerekli: İleriye bakan ve çözüm bulan, milletin refahını ve güvenliğini arttıran. Bu yüksek siyaset gereğidir; “o onu dedi, bu bunu” şeklinde olan değil. 

Gerekli olan: Yüksek siyaset! Bütünleştiren siyaset, değerleri üst üste koyarak birikim elde eden ve büyümeyi sağlayan siyaset. 


Not: “Politik Uyanış” isimli kitabımı okumayanlar için öneririm.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU