Samimi Şiiler ve siyasi Şiiler

Hasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdı

Şii demek, “Ehlibeyt taraftarı” demektir. Yani Peygamber’den sonra onun getirdiği dini doğru bir şekilde anlayıp onu pratize etmek için, elçinin ev halkının bu işe en uygun olduğunu kabul edenler demektir! Buradan hareketle Şia ve Sünni’nin ortaya çıkması, İslam'ın bu iki yorumundan dolayıdır demek mümkündür.

Şunu da ifade edeyim ki “İslam tarihi, İslam hakkında yapılan yorumların tarihinden başka bir şey değildir!”
Bizler, Şii-Sünni Müslümanlar olarak kesinlikle İslam Peygamberi’nin başarısız olduğunu ve ondan sonra ümmetinin bütünüyle başka yollara, onun getirdiği ve sevmediği bir yola saptığını düşünmeyelim!

Peygamber'in inşa ettiği bu ümmetin bugün 1/5’i (yüzde 20’si) Şii, 4/5’i (yüzde 80’i) de Sünnidir ve bunların tümü de Müslümandır. Bununla birlikte bunlardan her birisi, temel ilkelerde birlik içerisinde olmakla birlikte, İslam’ın kimi teferruatında kendi yorumlarına sahiptirler!

Dolayısıyla Şiileri: “Samimi Şiiler” ve “Siyasi Şiiler” olarak iki kısma taksim etmek mümkündür! Nitekim Sünnileri de “Emevi Sünniler” ve “Asil Sünniler” olarak da ikiye bölebiliriz!

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Emevi Sünniliğin kurucu aklı Muaviye (661-680) ve diğer Emevi Sultanları iken, günümüzdeki “Asil Sünniliğin” kurucu aklı, Abbasiler dönemindeki İmam Hanefi (699-767), İmam Malik (711-795), İmam Şafii (767-820) ve İmam Hanbel (780-855) olmuştur. Kısacası her ikisinin de arkasında devlet gücü yer almıştır.

Aynı şekilde samimi Şiiliğin kurucu aklı Ehl-i Beyt olurken (yani İmam Ali’nin 656’da başlayan hilafetinden itibaren, on ikinci imam Hz. Mehdi’nin gaybet-i kübrası olan 874 yılına kadarki bu iki tarih arasında yaklaşık 213 yıl gibi bir süre zarfında gerçekleşmiştir!), siyasi Şiiliğin kurucu aklı ise Safeviler (1501-1736 arası yani takriben 235 yıl sürmüştür) olmuştur!

Samimi Şiiler içerisinde isimlerini zikrettiğimiz başta dört mezhep imamı olan İmam Hanefi, İmam Şafii, İmam Hanbeli ve İmam Maliki, Ehl-i Beyt hususunda dönemlerinin siyasi yönetiminden hayli cefalar çekmiş ve hatta İmam Hanefi gibi bir zat, “Ehl-i Beyt uğrunda hem Emeviler hem de Abbasiler tarafından zindana atılıp, işkencelere maruz kalmış ve sonunda Abbasiler döneminde zindanda şehit edilmiştir!”

İmam Şafii’nin de Ehl-i Beyt hakkındaki o ünlü şiiri şöyledir:

Ey Resulullah’ın Ehl-i Beyti! Allah’a yemin olsun, sizin sevginiz Allah’tan bir farzdır, O’nun indirdiği kitapta. Ve sizin yüce değerinizde yeterli olan, size salat etmeyenin salatının olmadığıdır!

(Yani namazın ettehiyyat bölümünde okunan “Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed / Allah’ım, seyyidimiz Muhammed’e ve seyyidimiz Muhammed’in evlatlarına salat ve selam eyle!” cümlesine işaret ediyor.)


Keza İmam Ahmed bin Hanbel de Abbasiler döneminde, Mutezile ekolünü savunan Harun’un oğlu Memun er-Reşid’in zıddına, Allah’ın kelamının sonradan yaratılmış olduğuna karşı gelip, özellikle de hadis geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmasıyla bilinir.

Buna rağmen hem o dönemin politik atmosferinden hem de teolojik yorumlarından farklılık göstermiştir. Ehl-i Beyt’in savunduğu “Allah’ın kelamının ezelî oluşu tezini” savunduğu için hapse atılmış ve Memun er-Reşid zamanında “kolu kırılacak” derecede işkenceye tabi tutulmuştur. İmam Maliki de aşırı derecede Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ine saygı ve hürmet gösterirdi!

İlk dönemdeki bu türden samimi Şiilerin “tezi” aslında şuydu: 

Peygamber'in öğretilerini kaybetmemek için Ali'yi tutmalıyız.

Aslında bu, çok güzel bir plan ve iyi bir tezdir.

Şiilerin tümünün bu temizlikte bu sözü söylediklerini demek istemiyorum; ama eğer sözlerinin özünü sempatik bir şekilde ifade etmek istersek, şunu söylemek istiyorlardı:

Madem Peygamber dünyadan gitti, Peygamber'e erişebilmemiz için hangi yol daha güvenilirdir?


Bu hususla ilgili, elbette ki iddia sahipleri pek fazlaydı; öne sürdükleri delil ve sözleri sayılmayacak kadar da çoktu. Bu meyanda tarihsel rastlantılar (contingencies) ve tesadüfi durumlar da ortaya çıkmıştı. Mesela Ali tesadüfen halife olamadı, ama Ebubekir tesadüfen halife oldu.

Bunların hepsi başka türlü de olabilir ve başka bir şekilde de gerçekleşebilirdi. Bu sebeple bunların hiçbiri inanç esaslarından (Usul-i Din) veya dinin rükünlerinden değildir. Bunların hepsi tarihin tesadüfleriydi! Ali'nin öyle öldürülmesi, Haricilerin meydana çıkıp öyle roller ve cinayetler işlemesi vs. tümüyle tesadüflerden ibaretti! Ama neticede bunların tümü gerçekleşti.

İşte bir grup kendi kendine şöyle düşündü:

Biz Peygamber'in gerçek takipçisi olmak istiyoruz. Şimdi kimin kapısına gidelim? Peygamber'in öğretilerini daha sağlıklı, daha temiz ve şaibesiz bir şekilde nereden alacağımızdan nasıl emin olalım?


O kesimin en sonki teşhisleri şu oldu:

Ali’ye müracaat edebiliriz. O bizi Peygamber’e daha kolay ve daha tehlikesizce ulaştırır!


Diğer Müslümanlar ise başka bir yol seçti. Sözün özü buydu.

İmam Sadık’ın müritlerinden birine, Şiiliğin ne olduğu sorulduğunda o da aynı şeyi söylemiştir. Demiş ki:

İhtilaf çıktığında, bu ihtilaflar arasında ben Ali’nin söylediği sözü tutarım. Daha güvenilir bir yoldur, daha tehlikesiz bir yoldur.


Gerçekten ben de şimdi, aynen o zatın söylediği sözün aynısını söylüyor ve tasdikliyorum! İşte “Şiilik” budur.

Son söz olarak diyeceğim şu ki:

Bunun dışındaki geri kalan şeyleri unutmak gerekir. Örneğin imamların masum oluşunu, 12. İmam'ın olup olmadığını, şu veya bu gibi meseleleri!


Bunların hiçbiri Şiiliğin kalbi değildir.

İmamların “masum” olduğu meselesini, imamlar yalnızca kendi ashabının seçkinlerine (havas) öğretirlerdi. Aslında halktan böyle bir inanca sahip olmasını istemezlerdi bile.

Kendi zamanlarında imamların takipçilerinin çoğu, imamları “takva sahibi alimler” olarak bilirlerdi. Onlar hakkında bundan öte bir şeye kail değildiler.

Bugün İran, Irak ve yöre bölgelerindeki biz Şiiler aşırıyız. Bunu aklımızda tutmamız lazım. Bizler “Guluv” (aşırılık) ehliyiz. Maalesef Şiilikten bize ulaşan miras bu olmuştur!

Yeri gelmişken şunu da aktarayım:

İmamların türbelerinde okunan ‘Ziyaret-i Camia-i Kebire’ diye bir dua vardır. Bu, Gali (aşırılıkçı) Şiiliğin manifestosudur. Gali Şiilerin imamlar hakkındaki görüşlerinin ne olduğunu bilmek için o ziyaretnameyi okumalısınız. Orada yaratılanların rızkının onların (imamların) elinde olduğu, kıyamet günü diriltildiğimizde onların huzuruna gideceğimiz, hesabımızı onların göreceği yazılıdır; ‘İyabü’l-halki ileykum ve hisabuhum aleykum’ (Yaratılanların dönüşü sizedir ve hesapları sizedir) ve… Bu, Gali Şiiliğin manifestosudur.


Ve bizler “Gali Şiileriz”. Bunu unutmayalım! Oysaki başlangıçta Şiilik bu değildi. Mutedil bir yoldu. Temsilcileri vardı!
Bizim, günümüzde kendilerine “İmam” dediğimiz o şahıslar, takva sahibi alimlerdi. Hem Şiiler hem Sünniler bu insanların tahir (tertemiz) oldukları konusunda hemfikirdirler. Hayatlarında tek bir leke yoktur.
 


Hasılı bunlar alim kimselerdir, sözleri kabul edilebilirdir. Onlara vahiy geldiği, ilham aldıkları, masumiyetleri (ismet) olduğu, şu veya bu gibi gaybî ilmine sahip oldukları gibi aşırılık arz eden ve ifrat teşkil eden inanışları bir kenara bırakmak lazım. Söylenilen bu durumlar samimi Şiilikte yoktur. Bunlar sonradan çıktı. Bunları Gali (aşırılıkçı) Şiiler ekledi.

Bu sebeple başlangıçta Şia ve Sünni birbirinden pek de uzak değildi. Şimdiki gibi karşı karşıya durmuyorlardı; ya da Safevi döneminden beri gelen bu durum gibi değildi.

Yani Şiilik başlangıçta böyle değildi. İmam Ali bizzat çocuklarının adını Ömer, Ebubekir koymuştur. İmam Cafer Sadık bizzat kızının adını Ayşe koymuştur.

Birisinden şöyle bir anekdot aktarılıyor, der ki:

Bir mollanın minberde olduğu bir meclisteydim. Şöyle anlatıyordu; müminlerden biri İmam Musa Kazım'ın yanına gitti ve İmam Musa Kazım ona hiç teveccüh etmedi. Adam dedi ki: ‘Efendim, ben sizin müritlerinizden ve dostlarınızdanım, neden artık bana bakmıyorsunuz?’ İmam dedi ki: ‘Çünkü yakın zamanda bir kızın oldu ve adını Ayşe koydun.’


Sonra tarih okumuş ve dolu olan bu zat gitmiş o hocaya demiş ki:

Hocam, siz ki bizzat İmam Musa Kazım'ın bir kızının adının Ayşe olduğunu biliyorsunuz.


Adam diyor ki:

O hoca efendi bana öyle bir gazaplandı ki oturumun sonuna kadar benimle konuşmadı. Verecek bir cevabı da yoktu zaten.


Diyeceğim o ki, bu laflar sonradan çıktı. İmam Cafer Sadık bizzat Ebubekir’in torunlarındandır. Kendi büyükbabasına sövmeye, lanet etmeye hiç müsaade eder mi?

Hasılı, Şiilik başlangıçta bu şekilde ortaya çıktı. İyi, mutedil ve rasyonel bir kökeni vardı.

Şimdiki zamanın Şiilerine şunu diyorum:

Şiiliğin böyle bir kökeni vardı ve onda böyle rasyonel bir fikir mevcuttu. Kimse de muhalefet edemezdi. Sonraları yavaş yavaş savaş meselesi, güç meselesi ve ‘Gulat’ (aşırılıkçılar) ortaya çıktı! Yani bu Gali’ler gelip suyu bulandırdılar ve bugüne kadar da bulanık kalmıştır.


Diğer bir konuda da müminlerin annesi Hz. Aişe konusunu ele alacağız inşallah! Çünkü o annemize Emevi Sünnilerin yaptıkları zulümler, Gulat Şiilerden daha fazladır!

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU