Soğuk Savaş'ın sona ermesinin üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçti; ABD hâlâ 750'yi aşkın denizaşırı üste yaklaşık 170 bin asker konuşlandırıyor. Yıllık fatura yaklaşık 1 trilyon dolara dayanmış durumda.
Kazanıyor mu, kaybediyor mu?
Kısa cevap: kazanıyor.
Asıl mesele bu kazancın ne kadara mal olduğu ve sürdürülebilirliğinin nerede sorgulanmaya başladığıdır.
Rakamların söyledikleri
2016 yılında RAND Corporation'ın yayımladığı kapsamlı analiz, tartışmaya ampirik bir zemin kazandırdı. Araştırmacılar 1955-2004 arası verileri inceledi ve net bir tablo ortaya koydu: Güvenlik anlaşmalarının ikiye katlanması ABD'nin ikili ticaret hacmini yüzde 34 artırıyor; denizaşırı asker sayısının ikiye katlanması ise yüzde 15'e varan bir katkı sağlıyor.
Daha çarpıcı olan, geri çekilme senaryosu: Askeri varlığın yüzde seksenini azaltmak savunma bütçesinde yıllık 126 milyar dolar tasarruf sağlarken, yalnızca yüzde ellilik bir çekilme 577 milyar dolarlık ticaret kaybına kapı aralıyor. Hesap açık; tasarruf edilen her 1 dolara karşılık ekonomi 4,5 dolar yitirebilir.
Bu tablo 10 yıl önceydi. 2026 itibarıyla çerçeve daha karmaşık bir hal aldı.
Dolar ayrıcalığı ve ordunun görünmez katkısı
ABD'nin en büyük ekonomik silahı ne F-35 filosu ne de uçak gemileri. Dolar. Daha doğrusu, doların küresel rezerv para statüsü.
Columbia Üniversitesi araştırmacıları ve Fed'in kendi verileri, bu ayrıcalığın arkasında askeri hegemonyanın yattığını net biçimde ortaya koyuyor. Yatırımcılar, küresel kriz senaryolarında bile ABD Hazine tahvillerine akıyor; çünkü dünyayı ayakta tutacak tek gücün Washington olduğuna inanıyorlar.
Bu inanç, ABD'nin diğer ülkelere kıyasla çok daha düşük faizle borçlanabilmesini sağlıyor. Fed verilerine göre yabancı hükümetlerin elindeki ABD varlıklarının yaklaşık dörtte üçü, ABD ile askeri bağı olan ülkeler tarafından tutuluyor. Güvenlik ittifakı ile finansal destek arasındaki bu bağ, doların rezerv statüsünü koruyan görünmez bir mekanizma olarak işliyor.
Buna bir de deniz yollarının kontrolünü eklemek gerekiyor. 2024 yılındaki Kızıldeniz saldırıları sırasında ABD ve müttefiklerinin koruması geçici olarak azaldığında, Şanghay-Rotterdam hattındaki navlun fiyatları 2023 ortalamasının beş katına fırladı. Bu rakam, küresel ticaret sisteminin ABD askeri varlığına yapısal olarak ne denli bağımlı olduğunu tek başına özetlemeye yetiyor.
Peki ya diğer taraf?
Asker sayesinde kazanıyor, askere harcadığı için kaybediyor. Bu iki cümle çelişki değil; ABD ekonomisinin bugünkü tablosu tam olarak bu.
2026 itibarıyla ABD ulusal borcu 39 trilyon dolara ulaştı. Borcun faiz ödemeleri yıllık 1 trilyon doları aştı ve artık savunma bütçesinin kendisini geride bıraktı. Federal bütçedeki isteğe bağlı harcamaların yarısından fazlası hâlâ Pentagon'a akıyor.
Brown Üniversitesi'nin "Savaşın Maliyetleri" projesi bu tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor: Her 1 milyon dolarlık savunma harcaması yaklaşık 5 kişilik istihdam yaratırken, aynı miktar eğitime yatırıldığında 13 kişilik iş oluşuyor. Fırsat maliyetinin yıllık ağırlığı trilyonlara ulaşıyor.
IMF'nin Nisan 2026 tarihli Dünya Ekonomik Görünümü raporu ise makroekonomik boyutu ortaya koyuyor. 164 ülkeyi kapsayan veri setine göre, savunma harcamalarındaki büyük artışlar kısa vadede büyümeyi canlandırıyor; ancak orta vadede bütçe açıklarını GSYH'nin yüzde 2,6'sı kadar kötüleştiriyor ve kamu borcunu üç yıl içinde yüzde 7 artırıyor.
Hayalet imparatorluk
Askeri varlığın yarattığı avantajın bir de görünmez erozyonu var.
"Defense Priorities" tarafından yayımlanan bir analizin tespiti dikkat çekici: ABD'li liderler askeri varlığı kendi içinde bir amaç olarak gördüklerinden, müttefikleri üzerindeki fiilî etki kademeli biçimde eriyor. Güney Kore ve Almanya, ABD'nin her koşulda orada kalacağını bilirse, Washington'ın müzakere masasındaki geri çekilme tehdidi inandırıcılığını yitiriyor. Bu da ABD'nin güvenlik sağladığı ülkelerden ekonomik taviz koparamamasına, dolayısıyla net bir mali kayba dönüşüyor.
Güney Çin Denizi örneği ayrı bir uyarı niteliği taşıyor. 2026 yılında yayımlanan ve 2000-2024 verilerini kapsayan bir araştırma, bu bölgedeki ABD askeri harcamalarının Çin ile ikili ticareti olumsuz etkilediğini ortaya koydu. Askeri yoğunlaşma, güven erozyonu ve maliyet artışı yoluyla ticareti baltalıyor; bölgesel gerilim "hegemonik istikrar" değil, tedarik zinciri kırılganlığı üretiyor. Kazanç evrensel değil, baktığın yerden değişiyor.
Döngü kırılacak mı?
ABD'nin askeri varlığı doların küresel statüsünü ayakta tutuyor. Doların küresel statüsü ucuz borçlanmayı mümkün kılıyor. Ucuz borçlanma askeri harcamaları finanse ediyor. Bu döngü onlarca yıl boyunca ABD hegemonyasının ekonomik motoru oldu.
2025 yılının ilk yarısında dolar kısa bir sarsıntı yaşadı. Akademisyenler bunu "güvenli liman davranışında akut kırılganlık" olarak tanımladı. Güçlü bir orduya rağmen politika belirsizliği finansal güveni zedeleyebilmişti. Sarsıntı geçici kaldı; ancak verdiği mesaj kalıcı: Askeri hegemonya, kurumsal ve mali istikrarın yerini tutmuyor.
Sonuç
Rakamlar bütünüyle değerlendirildiğinde ABD hâlâ kazanıyor. Ama kazancın marjinal getirisi azalıyor, marjinal maliyeti artıyor. Faiz ödemeleri savunma bütçesini geçti. Gerçek soru artık "geri çekilmek mi, kalmak mı?" değil, bu hegemonya kendi finansal temelini ne kadar daha taşıyabilir?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish