AB Komisyonu'nu dengelemek için COP31: Türkiye için bir norm savunuculuğu fırsatı

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Bir önceki yazımda Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun hayal aleminde olduğunu belirten NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye referans vererek yazıma başlamıştım. AB içerisinde Rutte’nin bu çıkışına tepkiler büyüyor, ancak AB Komisyonu’nun ve AB içindeki çevrelerin öncelikle kendi yaptıkları tutarsız uygulamalarla yüzleşmeleri şart. 

AB Komisyonu, kendisini ve AB’yi sıklıkla “değerler ve ilkeler üzerine kurulu bir birlik” olarak tanımlamaktadır. Hatta bunu vesileyle işlerine geldiği zaman, ABD’den Rusya’ya birçok devleti eleştirmekten de geri kalmaz. Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, müttefiklere saygı, dayanışma ve çok taraflılık, Brüksel söyleminin vazgeçilmez kavramlarıdır. Ancak Türkiye’ye yönelik tutum, bu kavramların birer ilke olmaktan ziyade, konjonktüre göre kullanılan araçlara dönüştüğünü açık biçimde göstermektedir. Özellikle mevcut AB Komisyonu’nun bu alandaki tutarsızlıkları iyice belirgin.

Önceki yazımda da vurguladığım üzere; savunma, göç yönetimi, Gümrük Birliği ve dış ticaret alanlarında AB’nin aldığı kararlar, Türkiye’yi bilinçli bir “yapısal dışlama” stratejisine dönüşmüştür.

Halbuki, Savunma, Güvenlik, Göç, Enerji, Çevre gibi birçok alanda, Türkiye’ye ihtiyaç olduğundan, AB Komisyonu, Türkiye’yi karar verme süreçlerine dâhil etmeden, aday ülke statüsünü hiçe sayarak, vize serbestisi dahi uygulamadan, fırsatçı biçimde Türkiye’den faydalanmanın hesaplarını yapmakta. 

Değerler Manifaturası: İşine Gelince Demokrat, Gelmeyince Pragmatist

AB Komisyonu’nun en önemli meşruiyet söylemlerinden biri olan “insan hakları ve demokrasi” söylemi, bugün ciddi bir inandırıcılık krizinden geçmektedir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından jet hızıyla devreye sokulan yaptırımlar, hukuki ve ahlaki gerekçelerle savunulmuştu. Ancak aynı AB, Gazze’de yaşanan insani felaket karşısında, Netanyahu hükümetinin açık biçimde insan haklarını çiğnemesine rağmen, bir tepki göstermemiştir. Bu sessizlik, küresel kamuoyunda olduğu kadar Avrupa içinde de, kamuoyunda ve vicdanlarda ciddi rahatsızlıklar yaratmıştır. Gazze’de ve Ukrayna’da kalıcı barışın olmasını temenni ediyorum. Ancak hem Gazze hem de Ukrayna’da Barışın sağlanmasında, hem de yeniden inşa süreçlerinde Türkiye’nin rol alması beklenmektedir. AB, Brüksel’deki bazı komisyon üyelerinin kendi ideolojik yaklaşımları açısından işlerine gelince Türkiye’den faydalanmak, ama onun haricinde sistematik olarak AB yapılarından dışlayıcı bir çifte standartlı tutum sergilemekteler. 

Bir yandan Türkiye’yi demokrasi ve insan hakları başlıklarında en sert biçimde eleştiren AB Komisyonu, diğer yandan ana muhalefetle görüşülmemektedir. Dolayısıyla iktidarıyla ve muhalefetiyle, Türkiye Toplumunu dışlamaktadır.  Eğer iktidarı ve muhalefetiyle Türkiye ‘deki toplumu dışlayan bir AB Komisyonu, Türkiye’ye yöneltilen eleştirileri hangi samimiyete dayanmaktadır? Değerleri seçici biçimde uygulayan bir yapı, “değerler birliği” olma iddiasını kendi elleriyle aşındırmaktadır.

Yeşil Mutabakat: Engel mi, Adalet Aracı mı?

Türkiye, bugüne kadar AB Yeşil Mutabakatı (EU Green Deal) ve Karbon Sınırda Düzenleme Mekanizmasını (Carbon Border Adjustment Mechanism-CBAM) haklı olarak birer tarife dışı ticaret engeli olarak değerlendirdi. Özellikle sanayi ve ihracat sektörü açısından bu düzenlemeler, rekabet gücünü zayıflatma potansiyeli taşımaktadır. Ancak küresel konjonktür, Türkiye’ye bu süreci yalnızca savunmacı bir refleksle değil, normatif bir karşı hamleyle ele alma fırsatı sunmaktadır.

Madem AB, küresel ticareti “yeşil kurallar” üzerinden yeniden şekillendirmek istiyor; o hâlde bu kuralların gerçekten adil, kapsayıcı ve evrensel olup olmadığı sorgulanmalıdır. İşte bu sorgulama, Türkiye’yi pasif bir “uyum sağlayıcı” olmaktan çıkarıp, aktif bir norm savunucusu konumuna taşıyabilir. COP31 bunun için çok uygun bir zemindir.

COP31: Türkiye İçin Stratejik Bir Eşik

2026 yılında düzenlenecek COP31, Türkiye açısından sıradan bir iklim zirvesi değildir. Avustralya’nın ev sahipliği ama Türkiye’de etkinliklerin düzenleniyor olması, bir ilktir. Bu durum dahi aslında Türkiye’nin artan diplomatik görünürlüğü ve gelişmekte olan ülkelerle kurduğu çok boyutlu ilişkiler dikkate alındığında, Türkiye’nin artan öneminin bir işaretidir. COP31 küresel normların tartışılacağı kritik bir platform niteliğindedir.

Türkiye bu zirvede yalnızca emisyon hedeflerinden veya teknik uyum süreçlerinden bahseden bir aktör olmanın ötesinde, aşağıdaki normatif çerçeveyi güçlü biçimde savunmalıdır:

1. Yeşil Ticarette Mütekabiliyet Normu:
 

AB, Yeşil Mutabakat standartlarını MERCOSUR veya Hindistan gibi serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelere esnetirken, Türkiye’ye katı biçimde uyguluyorsa, bu durum çevre politikası değil, açık bir ticari ayrımcılık anlamına gelir. Yeşil kurallar ya herkes için geçerli olmalı ya da norm olmaktan çıkmalıdır.

2. Tarihsel Sorumluluk ve Adil Finansman:
 

Gelişmiş ülkelerin yüzyıllara yayılan, sömürgecilik ve sanayileşme sürecinde yarattıkları karbon yükü ile Türkiye gibi ülkelerin bugünkü maliyetleri aynı kefeye konamaz. “Kirleten öder” ilkesi, “tarihsel olarak kirleten dönüşümü finanse eder” anlayışıyla güncellenmelidir. 

3. Teknoloji Transferi ve Küresel Kamu Malı Yaklaşımı:
 

İklim değişikliği gerçekten insanlığın ortak sorunuysa, yeşil teknolojiler yalnızca fikri mülkiyet kârına dayalı birer meta olmamalıdır. Bu teknolojilerin paylaşımı, küresel bir kamu malı anlayışıyla ele alınmalıdır.

Sonuç: Toplumsal Kararlı Bir Duruş

AB Komisyonu’nun mevcut yaklaşımı, Türkiye’yi çoğu zaman bir “tampon bölge”, bir “pazar” veya bir “uygulayıcı” olarak görme eğilimi taşımaktadır. Geri kabul anlaşmalarıyla Türkiye’nin büyük bir sığınmacı alanına dönüştürülmesi, toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır ve unutulmamıştır.

Ancak Türkiye’nin cevabı AB’den kopmak değildir. Asıl cevap, mevcut Komisyon’un ikiyüzlülüğünü COP31 gibi küresel platformlarda normlar üzerinden teşhir etmek ve sorgulatmaktır. Türkiye, Yeşil Mutabakatın gerçekten adil üretim ve adil ticaretin aracı mı, yoksa yeni bir sömürgecilik biçimi mi olduğunu tüm dünyaya sorma kapasitesine sahiptir.

AB, değerler birliği iddiasını ciddiye alıyorsa, Türkiye’yi yalnızca kural uygulayan bir aktör olarak değil; kural koyan bir ortak olarak görmeyi öğrenmek zorundadır. Aksi takdirde von der Leyen dönemi, Avrupa’nın kendi değerleriyle çeliştiği bir “tutarsızlık çağı” olarak hatırlanacaktır ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “Hayal Alemi” eleştirilerini de haklı çıkaracaktır (ve bence çıkarmaktadır). 

Aslında, bu yazımda, hem pragmatik hem de gelecek nesillerin iyiliği bakımından Türkiye’nin şimdi çevreci ve AB Yeşil Mutabakat savunucusu olması gerektiğini tekrar vurgulamak isterim. Çevre ve tarım ve Türkiye’ye toplumsal faydalarının yanı sıra, AB’nin de MERCOSUR ve Hindistan’a yönelik bu kuralları uygulamaması durumunda da her zamanki ikiyüzlülükleri bir kere daha ortaya çıkmış olacaktır. 

Bu ikiyüzlülük, COP31 sonrası da devam ederse, maalesef artık AB Komisyonu’nun ciddiye alınmaması gerektiğini ve yeni bir AB Komisyonu iş başına gelene kadar pek bir ilerleme beklenmemesi gerektiğini ortaya koyacaktır. Tabii bir mucize olur da von Der Leyen Komisyonu’nun başına elma düşer ve aniden Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarının ve toplumunun hayrına adımlar atmaya başlamaları durumunda, tekrar bu mevcut komisyon da ciddiye alınabilir. Lakin, COP31 sonrası eğer çevre normları ve Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesi bakımından Türkiye’ye adil davranılacağını şimdilik öngörmemekteyim. 

Bu sebepten, iktidarı ve muhalefetiyle, Türkiye, toplumsal olarak, AB üyeliğini hala stratejik hedefi olarak görmeye devam etmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak AB karşıtı olmamızın hiçbir anlamı yoktur. Ancak tarih ve toplumsal hafıza olarak von der Leyen Komisyonu’nun Türkiye ve Türk Halkına yaptıkları haksızlıkları ve ikiyüzlülükleri de asla unutulmamalıdır ve unutulmamalıdır; bir sonraki AB Komisyonunun tek tek yüzlerine vurularak hatırlatılmalıdır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU