Ortadoğu’da güç dengeleri yeniden kurulurken, Suriye haritası da sessiz ama derin bir dönüşümden geçiyor. Bu dönüşümün aktörlerinden biri de Rusya. Moskova, 2015’te sahaya indiğinde “oyun değiştirici” olarak tanımlanıyordu. Bugün gelinen noktada tablo daha karmaşık: Rusya hâlâ sahada, fakat artık her yerde değil. Peki bu ne anlama geliyor? Daha açık soralım: Moskova geri mi çekiliyor, yoksa pozisyon mu değiştiriyor?
Bu sorunun yanıtı, Rusya’nın Levant’a bakışını tarihsel süreklilik içinde okumadan verilemez.
“Sıcak denizler” meselesi: Bitmeyen jeopolitik arzu
Rus dış politikasında “sıcak denizlere inme” hedefi bir tercih değil, neredeyse yapısal bir zorunluluk olarak görülür. Kuzey limanlarının yılın büyük bölümünde buzlarla kaplı olması, Viladivostok’tan çıkışı Japonya’nın, Baltık’tan çıkışı NATO ülkelerinin tutması, Karadeniz’in ise boğazlara bağımlı bir iç deniz niteliği taşıması, Moskova’yı tarih boyunca Akdeniz’e ulaşma arayışına itti.
Bu arayış yeni değil. Büyük Petro’dan Katerina’ya, Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler Birliği’ne uzanan bir süreklilik söz konusu. 1971’de Tartus’ta kurulan Sovyet lojistik noktası da bu çizginin bir parçasıydı. O dönem için mütevazı bir “ikmal noktası” olan Tartus, zamanla Rusya’nın Akdeniz’deki tek kalıcı dayanağına dönüştü.
SSCB’nin dağılmasıyla bu varlık sembolik hale geldi. Ancak Vladimir Putin döneminde, özellikle 2010’lardan itibaren, bu miras yeniden stratejik bir çerçeveye oturtuldu.
2015 müdahalesi: Rejim kurtarma mı, üs tahkimi mi?
2011’de Suriye iç savaşı başladığında Moskova için asıl mesele Esad rejiminin geleceğinden çok Tartus’un kaybı ve Akdeniz’den tamamen dışlanma ihtimaliydi. Buna bir de radikal grupların Kafkasya’ya sıçrama riski eklenince, Rusya açısından “bekle-gör” politikası sürdürülemez hale geldi.
2015’te başlayan doğrudan askeri müdahale, sahadaki dengeyi kökten değiştirdi. Rus hava gücü sayesinde rejim çökmekten kurtuldu. Ama asıl kalıcı sonuç, Hmeymim Hava Üssü’nün tam teşekküllü bir askeri merkeze dönüşmesi ve Tartus’un genişletilmesi oldu. 49 yıllık üs anlaşmaları, Moskova’ya Suriye’de rejimlerden bağımsız bir askeri statü kazandırdı.
Bir Rus yetkilinin ifadesiyle, “Suriye artık geçici bir operasyon alanı değil, kalıcı bir stratejik platform”du.
Esad sonrası tablo: Şam değişti, Moskova uyum sağladı
Ancak Aralık 2024’te Esad rejiminin ani çöküşü, bu stratejiyi test eden bir kırılma yarattı. Yeni geçiş yönetimi (Ahmed el-Şara liderliğinde) ilk bakışta Rusya için riskli görünüyordu. Batı ve Körfez ülkeleriyle temas arayışı, “Moskova dışlanıyor mu?” sorusunu gündeme getirdi.
Fakat beklenen olmadı. Rusya bu kez ideolojik ya da kişisel sadakat yerine pragmatizmi tercih etti. Şara yönetimi, eski anlaşmalara saygı göstereceğini açıkladı; Rus üslerinin askeri statüsü korundu. Buna karşılık Moskova, geçmişteki “koşulsuz rejim desteği” dilinden uzaklaştı.
Bu yeni denge, Rusya’nın Suriye’deki rolünü “rejim koruyucusu”ndan “dengeleyici aktör”e çevirdi. Kısacası Moskova, Şam’da iktidarın kim olduğundan çok, Akdeniz’e açılan kapının açık kalmasına odaklandı.
Kamışlı’dan çekilme: Geri adım mı, stratejik sadeleşme mi?
2026 başında Rusya’nın Kamışlı havaalanını boşaltması, bu dönüşümün en görünür adımı oldu. İlk bakışta bu karar, “Rusya Suriye’den çekiliyor mu?” sorusunu doğurdu. Ancak sahaya yakından bakıldığında tablo daha farklı.
Kamışlı, hiçbir zaman Tartus ya da Hmeymim gibi “kalıcı” bir üs değildi. Daha çok SDG ile Şam arasında arabuluculuk, Türkiye ile ortak devriyeler ve kuzeydoğuda denge unsuru işlevi görüyordu. SDG’nin tasfiye sürecine girmesi ve bölgenin merkezi yönetime entegre edilmesiyle bu üs, Moskova açısından hem askeri hem siyasi olarak işlevsiz hale geldi.
Bir Rus askeri analistin dediği gibi: “Güç göstergesi, her noktada olmak değil, doğru yerde kalabilmektir.”
Türkiye faktörü: Sessiz ama belirleyici
Bu süreçte Türkiye’nin rolü göz ardı edilemez. SDG’nin Şam’a entegrasyonu, Ankara’nın yıllardır savunduğu “terör koridorunun tasfiyesi” hedefiyle örtüşüyor. Rusya’nın Kamışlı’dan çekilmesi de bu yeni dengeye zımni bir uyum anlamı taşıyor. Yeni denklemde Kuzey Suriye’nin merkezi yönetimin kontrolünde olması, İran etkisinin, dolayısıyla Şii hilalinin kesilmesi anlamına geliyor. Bu da hem İsrail’in hem de ABD’nin işine geliyor. Yeni formül; Türkiye, ABD ve İsrail’i memnun ediyor. Mutsuz olanlar ise SDG ve İran. Rusya açısından, Tartus ve Hmeymim, SDG için feda edilemez.
Sonuç: Azalan etki mi, yoğunlaşan güç mü?
Bugün Rusya’nın Suriye’deki varlığı, 2015’teki yayılmacı görünümünden farklı. Moskova artık her cephede değil. Ama vazgeçilmez gördüğü alanlarda —Tartus ve Hmeymim— daha tahkim edilmiş, daha odaklı bir güç konumunda.
Bu bir geri çekilme değil; stratejik sadeleşme. Rusya, Suriye’nin tamamını şekillendiren aktör olma iddiasından vazgeçmiş olabilir. Ancak Akdeniz’e açılan kapıyı bırakmaya niyeti yok.
Levant’ta yeni dönem, tek bir gücün hâkim olduğu bir düzen değil. Türkiye, Rusya, Körfez ülkeleri ve Batı arasında kurulan kırılgan bir denge söz konusu. Moskova bu dengede eskisi kadar görünür olmayabilir. Ama oyundan çıktığını söylemek için henüz erken.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish