Körfez’de Amerikan askeri varlığı: Enerjiden hegemonyaya uzanan bir yüzyıl

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Roosevelt ve Kral Abdülaziz, Körfez’de modern stratejik ilişkilerin temelini attı, 14 Şubat 1945 / Fotoğraf: Wikipedia 

14 Şubat 1945’de Süveyş Kanalı’nın durgun sularında demirleyen USS Quincy’nin güvertesinde alışılmadık bir buluşma gerçekleşti. II. Dünya Savaşı halen devam ediyordu. Avrupa’da Nazi Almanyası çöküşün eşiğindeyken, Pasifik’te çatışmalar bütün şiddetiyle sürmekteydi. Kısa süre önce Yalta Konferansı’ndan ayrılan ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, dönüş yolunda rotasını güneye çevirmişti. Onu burada bekleyen isim ise çölün ortasında kurduğu krallığı petrol zenginliğiyle yeni bir güce dönüştürmekte olan Abdülaziz bin Suud’du.

İki lider, farklı dünyaların temsilcisiydi. Roosevelt, küresel savaşın galiplerinden biri olmaya hazırlanan bir süper gücün başındaydı. İbn Suud ise henüz genç sayılabilecek bir devletin, ancak stratejik değeri hızla artan bir coğrafyanın hâkimiydi. Güvertede kurulan sade sofrada yapılan görüşme uzun sürmedi. Ne resmi bir anlaşma imzalandı ne de kamuoyuna açık bir deklarasyon yapıldı. Ancak konuşulanlar, yazıya dökülmese bile bir mutabakata dönüşmüştü: Amerikan güvenlik şemsiyesi karşılığında Suudi petrolünün istikrarlı akışı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu temasın dikkat çekici yanı zamanlaması ve gizliliğiydi. ABD zaten Pearl Harbor Saldırısı sonrasında savaşa girmiş, küresel askeri gücünü sahaya sürmüş durumdaydı. Ancak Roosevelt’in Quincy’de attığı adım, savaşın nasıl biteceğinden çok, sonrasında nasıl bir dünya kurulacağını hedef alıyordu. Üstelik bu görüşme, dönemin diğer büyük aktörlerinden, özellikle Orta Doğu’daki nüfuzunu korumaya çalışan Britanya’dan büyük ölçüde saklı tutulmuştu.

O gün Süveyş’te kurulan bu denklem, Basra Körfezi’nin geleceğinin de çerçevesini çizmişti. Çünkü bu temas, enerji ile güvenliğin birbirine bağlandığı yeni bir uluslararası düzenin başlangıcıydı. Bugün Körfez’deki Amerikan askeri varlığını anlamak için bu başlangıç noktasına dönmek gerekir.


Enerjiyle başlayan stratejik ilgi

ABD’nin Körfez’e ilgisi başlangıçta askeri değil, ekonomik bir nitelik taşıyordu. 20. yüzyılın başında petrolün sanayi ve savaş ekonomisinin temel girdisi haline gelmesi, bölgeyi küresel sistemin merkezlerinden biri yaptı. Amerikan şirketleri, Avrupa güçlerinin hâkim olduğu petrol imtiyaz sistemine dahil olmak için yoğun diplomatik çaba yürüttü. Bu çabaların somut sonucu, 1928’de imzalanan Kırmızı Hat Anlaşması oldu. Anlaşma, ABD’li şirketleri İngiliz ve Fransız aktörlerle birlikte Turkish Petroleum Company çatısı altında bir araya getirerek bölgedeki enerji rekabetini kurumsal bir ortaklığa dönüştürdü.

Bu dönemde Washington’un yaklaşımı doğrudan askeri varlık kurmak değil, ekonomik erişimi güvence altına almaktı. Ancak petrolün stratejik değeri arttıkça, bu ekonomik çıkarların korunması bir güvenlik meselesine dönüştü. Körfez artık korunması gereken bir enerji havzasıydı.


Savaşın açtığı kapı: Pers Koridoru

ABD’nin bölgedeki askeri varlığının temelleri İkinci Dünya Savaşı sırasında atıldı. Bu dönemde kurulan “Pers Koridoru”, ABD’nin İran üzerinden Sovyetler Birliği’ne silah ve malzeme taşıdığı geniş ölçekli bir lojistik hat olarak işlev gördü.

Bu koridor, sadece bir nakliye güzergâhı değildi. Limanların genişletilmesi, havaalanlarının inşası ve ulaşım altyapısının modernizasyonu gibi adımlarla bölge ilk kez kapsamlı bir askeri lojistik ağın parçası haline geldi. ABD için Körfez, geçici bir geçiş noktası olmaktan çıkıp stratejik bir operasyon sahasına dönüştü.

Savaş sonrasında bu altyapı ortadan kaldırılmadı. Aksine, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte yeni bir işlev kazandı: Sovyet etkisini sınırlayan ileri bir hat.


Dolaylı kontrol modeli: İkili Sütun

Soğuk Savaş yıllarında ABD, Körfez’de doğrudan büyük askeri birlikler bulundurmak yerine yerel müttefikler üzerinden bir güvenlik sistemi kurdu. Bu yaklaşımın en somut ifadesi “İkili Sütun” stratejisiydi.

Bu modele göre İran ve Suudi Arabistan, bölgesel düzenin iki ana dayanağını oluşturuyordu. İran askeri kapasitesiyle güvenliği sağlayacak, Suudi Arabistan ise ekonomik gücüyle sistemi dengeleyecekti. ABD ise bu yapıyı silah satışları ve askeri eğitim yoluyla destekleyecekti.

Bu strateji, Washington’a düşük maliyetli bir etki alanı sağladı. Ancak aynı zamanda kırılgan bir dengeye dayanıyordu. Sistem, bu iki aktörün istikrarına bağlıydı.


1979: Stratejik kırılma

1979’da İran’da yaşanan devrim, bu dengenin sürdürülemez olduğunu ortaya koydu. Şah rejiminin yıkılmasıyla ABD, bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini kaybetti. Ardından gelen rehine krizi, Washington’un Körfez’e bakışını kökten değiştirdi.

Başkan Jimmy Carter tarafından ilan edilen doktrin, Basra Körfezi’ni ABD’nin hayati çıkar alanı olarak tanımladı. Bu doktrine göre bölgeye yönelik herhangi bir tehdit, askeri güç dahil her türlü araçla karşılanacaktı.

Bu, ABD’nin Körfez’de kalıcı askeri varlık kurmasının önünü açan dönüm noktası oldu.


Denizden gelen güç: Tanker savaşları

1980’lerde İran-Irak Savaşı’nın denize sıçramasıyla başlayan “Tanker Savaşları”, ABD’nin bölgedeki rolünü daha da aktif hale getirdi. Petrol tankerlerine yönelik saldırılar, küresel enerji akışını tehdit edince ABD doğrudan müdahil oldu.

Kuveyt tankerlerinin Amerikan bayrağı altına alınarak korunması, ABD donanmasının Körfez’de sürekli bir güvenlik aktörü haline gelmesini sağladı. Bu süreç, ABD’nin deniz hakimiyetini pekiştirirken kalıcı askeri varlığın altyapısını güçlendirdi.


1991: Kalıcı yerleşimin miladı

Irak’ın Kuveyt’i işgali, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını köklü biçimde değiştirdi. “Çöl Fırtınası” operasyonu sonucunda Irak ordusu geri çekildi, ancak asıl dönüşüm savaş sonrasında yaşandı.

ABD, bölgeden çekilmek yerine Körfez ülkeleriyle savunma anlaşmaları imzalayarak kalıcı üsler kurdu. Bahreyn’de 5. Filo’nun konuşlandırılması, Katar’daki Al Udeid üssü ve Kuveyt’teki lojistik merkezler bu yeni dönemin temel unsurları haline geldi.

Bu aşamadan sonra ABD varlığı, kurumsallaşmış bir güvenlik mimarisi haline geldi.


2000 sonrası: Derinleşen ve genişleyen yapı

11 Eylül saldırıları, ABD’nin Körfez’deki askeri düzenini yeniden şekillendirdi. Suudi Arabistan’daki varlık azaltılırken, Katar ve Kuveyt gibi ülkelere kayış hızlandı. Bu süreçte ABD, daha esnek ama daha yaygın bir üs ağı kurdu.

Katar’daki Al Udeid Hava Üssü, CENTCOM’un bölgedeki operasyonlarının ana merkezi haline geldi. Böylece Körfez, aynı zamanda aktif operasyonların yönetildiği bir komuta bölgesine dönüştü.

2020 sonrasında ise bu yapı yeni bir aşamaya geçti. İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisine dahil edilmesi ve İbrahim Anlaşmalarıyla birlikte, ABD’nin Körfez’de kurduğu sistem daha entegre ve çok katmanlı bir hale geldi.


Sonuç: Kurulan düzenin sınırları

ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri varlığı, yaklaşık bir yüzyıla yayılan bir birikimin sonucudur. Bu süreçte her kriz, varlığı azaltmak yerine daha kalıcı hale getirmiştir.

Ortaya çıkan yapı, yalnızca askeri üslerden oluşan bir sistem değildir. Aynı zamanda ABD ile Körfez ülkeleri arasında güçlü bir karşılıklı bağımlılık üretmiştir. Bu durum, zamanla alternatifleri daraltan ve mevcut düzeni zorunlu kılan bir yapı ortaya çıkarmıştır.

Ancak bu sistem, genişledikçe yeni bir gerilim de üretmiştir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, bir yandan güvenlik sağlayan bir unsur olarak işlev görürken, diğer yandan bölgeyi doğrudan hedef haline getiren bir etki yaratmaktadır.

Bugün gelinen noktada Körfez’deki Amerikan varlığı, aynı zamanda risk üreten bir yapıya dönüşmüştür.

Bu nedenle tartışma artık ABD’nin neden bölgede bulunduğundan çok, bu varlığın ne tür sonuçlar doğurduğu üzerine yoğunlaşmaktadır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU