ABD Başkanı Donald Trump, son “Ulusa Sesleniş” konuşmasında şu hususlara değiniyordu:
- "Bu işi (savaşı) çok hızlı şekilde bitireceğiz; sona çok yaklaştık."
- "İran’a çok sert bir darbe indireceğiz; elektrik santrallerinin her birini vuracağız."
- "Onları Taş Devri’ne göndereceğiz!"
- "Hiçbir zaman İran’da rejim değişikliğini hedeflemedik."
- "Batı Asya (Körfez) petrolüne ihtiyacımız yok."
- "Hürmüz Boğazı üzerinden petrol alan ülkeler, o geçidi korumakla yükümlüdür."
- "Boğaza gidin ve orayı alın, kendiniz için kullanın!"
Bu başlıklardan anlıyoruz ki sağı solu belli olmayan ve sürekli karar değiştiren Trump, en azından şimdilik Hürmüz Boğazı’na müdahale hevesinden vazgeçerek Tahran yönetimini masada sıkıştırıp teslim almayı deniyor.
Süveyş Kanalı Krizi ya da devran dönümü
Bizim esas konumuz ise Hürmüz meselesinden hareketle büyük devletlerarası ilişki ve dengelerde değişikliğin yaşandığı tarihi dönüm noktasına işaret etmektir. Örneğimiz ise Süveyş Kanalı olayıdır.
İngiltere’nin dünya hâkimiyetini bitiren Süveyş Kanalı savaşına Türkiye’de dikkati çeken şahsiyetlerden biri de Emekli Amiral Cem Gürdeniz oldu. Kendi internet sitesinde yayınladığı analizde modern jeopolitiğin en önemli kırılma noktalarından biri olan 1956 Süveyş Krizi ile günümüzde yaşanan Hürmüz merkezli çatışmaları değerlendirdi.
Gürdeniz, tarihin 70 yıl sonra benzer bir senaryoyla tekerrür ettiğini belirterek, İngiliz İmparatorluğu’nun küresel deniz hâkimiyetini kaybettiği sürece benzer bir akıbetin bugün borç yükü ve gerileyen donanma kapasitesiyle karşı karşıya olan ABD için de geçerli olabileceği uyarısını yaptı.
“ABD’nin Hürmüz’de benzer bir sistemik kırılma yaşayabileceğini savunan” Gürdeniz’in tespitini esas alan Aydınlık muhabiri Gökalp Erbaş ise 27 Mart 2026 tarihli yazısında “Tarih tekerrür mü ediyor?” başlığı altında aslında ilgili herkes tarafından bilinen bu hadiseyi, Gürdeniz’in satırlarından alıntı yaparak sürdürdü:
1956 yılının Ağustos-Ekim döneminde diplomasi sonuç vermeyince 22-24 Ekim’de İngiltere, Fransa ve İsrail arasında Paris yakınlarında Sevr’de kanal bölgesine gizli bir amfibi saldırı planı yapıldı. İsrail, Süveyş müdahalesinde yardımcı bir aktör değil, planın merkezinde yer alan tetikçiydi.
İngiltere ve Fransa, Mısır’a doğrudan saldırmak için uluslararası meşruiyet oluşturamayacaklarını bildikleri için 29 Ekim 1956’da İsrail Sina’ya saldırarak savaşı başlatacak, ardından İngiltere ve Fransa çatışmayı ayırma bahanesiyle devreye girerek Süveyş Kanalı’nı kontrol altına almaya çalışacaktı…
Süveyş hadisesi şöyle sonuçlanmıştı:
ABD ile Birleşmiş Milletler teşkilatının diğer üyelerinin kanaldaki bu krizi nasıl çözeceklerine dair görüşmeleri aylardan beri devam ediyordu. Fransa-İngiltere-İsrail aniden ve müttefiklerinden gizli olarak bu bölgeye baskın yapıp denetim altına almak istediler.
Dönemin Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, Arap dünyasında “Üçlü Saldırı” diye bilinen bu baskın karşısında enkaz hâline gelmiş kanal işletmesine ait çok sayıda gemiyi denizde batırdı. Böylece hiçbir ticaret ve petrol gemisi kanaldan geçemez oldu.
Bu engelleme sonucu İngiltere, ekonomik ve siyasi bakımdan büyük darbe aldı. Basra Körfezi’ndeki petrol ve deniz ulaşımının aksamasının yarattığı ekonomik baskı aynı zamanda jeopolitik yalnızlığa, tecrit oluşa yol açtı.
Bunu gören dönemin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower ile Sovyetler Birliği yönetimi, üçlü saldırıyı kınadılar. Fransız-İngiliz-İsrail işgalci güçlerinin derhal geri çekilmesini istediler. Fransa ile İngiltere dünya kamuoyunda aşağılanarak çekilmek zorunda kaldılar.
İngiltere Başbakanı Anthony Eden görevinden istifa etti. Cemal Abdülnasır ise sadece ülkesinin değil Arap dünyasının sömürgeciliğe karşı direniş ve kurtuluşunun simgesi haline geldi.
Tarihi dönüm noktası tam da bu anda gerçekleşti. Avrupalı sömürgeciler, özellikle İngiltere ile Fransa, Ortadoğu bölgelerindeki denetim ve hâkimiyetlerini aşamalı olarak kaybettiler. Bunun yerine ABD, küresel emperyalist devletlerin temsilcisi, sözcüsü ve hamisi haline geldi.
Sovyetler Birliği (daha sonra Çin) ulusal kurtuluş veya sosyalizm uğruna mücadele edenlerin destekçisi olarak tarih sahnesindeki yerini aldı.
Amiral Gürdeniz’in Amerika’nın savaş ekonomisinde güçsüzlüğü hakkındaki tespiti de ilginçtir:
Mart 2026 itibarıyla Hürmüz Boğazı’nın fiilen kilitlenmesi ve dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sini taşıyan hattın durma noktasına gelmesi, Amerikan ekonomisi üzerinde ağır bir yük oluşturmaktadır.
ABD’nin aynı anda hem savaşı sürdürmesi hem de bütçe krizleri (hükümetin durması - shutdown) yaşaması dikkat çekicidir. 40 trilyon doları aşan borç ile yıllık faiz ödemelerinin 1 trilyon dolar seviyesine yaklaştığı konjonktürde Trump, 18 Mart’ta Kongreden 200 milyar dolarlık ek savunma talebinde bulundu.
Bu ise sürecin ekonomik olarak sürdürülemez olduğunu göstermektedir. İçeride bütçesini dahi geçiremeyen bir yapının dışarıda güç intikalini artırmaya çalışması, derin bir kurumsal dengesizliğe işaret etmektedir. Bu artık sadece basit bir siyasi kriz değil, ABD’nin bölünmüş ve reaksiyoner bir yapıya dönüştüğünün de göstergesidir.
Balyoz Davası yüzünden hapiste yatan Amiral Gürdeniz, aynı zamanda “Mavi Vatan” kavramının da fikir öncüsü sayılmaktadır. Onun Hürmüz Boğazı ve oradaki İran’a ait adalara yönelik kara harekâtı hakkındaki görüşünü de aktarmalıyız:
ABD’nin Japonya’daki birliklerini ve hava savunma sistemlerini Batı Asya’ya kaydırması, savunma mimarisinde büyük bir gedik açacaktır. ABD, İsrail jeopolitiği uğruna Çin karşısındaki savunma hattını zayıflatmak zorunda kalıyor.
2500 kişilik deniz piyadesi, kara harekâtı yapmak için yeterli değildir. İran’a karşı Amerikan medyasında gündeme gelen Kharg (Harg) Adası’nın işgali gibi senaryolara gücü yetmez. Hürmüz Boğazı’na yaklaştığında bu gemilerin imha olma riski çok yüksektir.
Hürmüz krizi konusundaki riskleri gören sadece Amiral Gürdeniz değildir; Amerikalılar ve diğer yabancı uzmanlar da görüş belirtmekteler. Mesela dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’in kurucusu, Amerikalı milyarder yatırımcı ve yazar Ray Dalio (d.1949) bunlar arasındadır.
1975’te apartman dairesinde kurduğu firmayı küresel bir güce dönüştüren Dalio, “İlkeler (Principles)” felsefesi, “Her Hava Koşuluna Uygun” (All Weather) portföy stratejisi ve “Büyük Döngü” isimli analizleriyle de tanınır.
Ona göre:
Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü kaybetmek, Amerika için 1956’da Süveyş Kanalı’nın İngiltere için olduğu şey olabilir. Süper güçler aşırı borçluyken askeri ve finansal kontrolü kaybettiğini gösterdiğinde müttefiklerin ve alacaklıların güvenini de kaybetmesini, rezerv para birimi statüsünü yitirmesini, para biriminin özellikle altına karşı zayıflamasını izleyin. Savaşta acıya dayanma kapasiten acı verme kapasitenden çok daha önemlidir.
(Bkz. 18 Mart 2026, Hürmüz direnişi; dünyanın ve CHP’nin kaderi)
Amerikalı eski bir politikacı ve diplomat olan Ishaan Tharoor, dünyaca ünlü Time dergisi ve The Washington Post gazetesi gibi medya organlarında ağırlıklı olarak dış politika ve uluslararası ilişkiler konusundaki yazılarıyla bilinir. 2021 yılında yayınladığı Today’s World View (Bugünkü Dünyaya Bakış) çalışmasıyla anılmaktadır.
Onun “The New Yorker” dergisindeki 30 Mart 2026 tarihli değerlendirmesi “Trump, Iran, and the Shadow of Suez” (Trump, İran ve Süveyş Kanalının Gölgesi) başlığıyla yayımlandı. Makalenin içeriğine bakıldığında belki de analizini “Süveyş Kanalının Hayaleti” diye çevirmek daha isabetli olacaktır. Nedenini, yazının özet aktarımında bulmak mümkün olacaktır; birlikte okuyalım:
İsrail, Ortadoğu’daki zayıf komşusuna (Lübnan-FB) karşı pervasızca ve gözü kara bir biçimde saldırmaktadır. O, bunu ‘bölgesel bir tehdidi önleyici uğraş sayesinde bertaraf etmek veya nötral hale getirmek’ diye gerekçelendiriyor. İsrail’in Batılı müttefikleri de bu çabaya katılıp, bombaladıkları ülkeyi (İran’ı) hükümetsiz-yönetimsiz bırakmak istiyorlar.
Lakin bu çabalar yanlıştır, ters tepecek türdendir; çünkü savaş düzeninde güç durumda kalmış rejim (İran), deniz ulaşım yollarını kapatma planına sarılmak suretiyle küresel ticaret yollarını kilitlemiştir. Siyasi yönden sıkıntılı ve ekonomik bakımdan korumasız hale gelmiş (İsrail’in) Batılı müttefikleri kapasitelerinin son haddine gelmiş olup; uluslararası alanda daha geniş bir desteğe ve ahenkli bir plana ihtiyaç duymaktadır.
Görünen o ki erken askeri kazanım daha kapsamlı stratejik bir karışıklığa yol açmıştır. Bu tespit, esas olarak geçen ay ABD-İsrail ikilisinin İran ile savaşı için de geçerli olabilir. İran, Hürmüz Boğazı’nı tutmak suretiyle küresel ekonomiyi baskı altına almaktadır. Bu yüzden de Trump, tarihin en anlamlı/önemli stratejik başarısızlığını yansıtan bir krizle karşı karşıyadır.
Buna benzer bir sıkışmışlık hali ise 70 yıl önce İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsünün Mısır’a ait Süveyş Kanalı’nı istilası sırasında yaşanmıştır. Tahrik edilen Mısır yönetimi kanalı kapatmak zorunda kalmıştır…
1956’dan itibaren Amerika yükselen, İngiltere ile Fransa ise gerileyen güçler olarak temayüz ettiler. İngiltere Hint alt kıtasındaki sömürgelerinden zaman içinde vazgeçerken, Fransa da Hindi-Çin ana karasındaki sömürgelerini bırakmak zorunda kalmakla birlikte Kuzey Afrika’da Cezayirlilerin kurtuluş savaşıyla da yüz yüze geldi. Cemal Abdülnasır Cezayir kurtuluş mücadelesine yardım etti.
Özetle, bahsi geçen üç ülkenin Süveyş Kanalı’nı işgalden vazgeçmek zorunda kalmaları, aynı zamanda bu devletlerin küresel dengelerdeki yerleri ve konumlarının da gerilemesine yol açtı. Misal İngiltere, ABD ve Sovyetler Birliği’nden sonra üçüncü sıraya düştü.
İngiliz kadın tarihçi Alex von Tunzelmann, ‘Blood and Sand: Suez, Hungary, and Eisenhower’s Campaign for Peace (Kan ve Kum: Süveyş, Macaristan ve Eisenhower’ın Barış Kampanyası)’ isimli kitabında ‘Süveyş hadisesinden sonra İngiltere alt dereceye düşmüş; onun yerine artık iki taraflı, iki kutuplu dünyadan bahsedilir olmuştu’ diyor.
Washington merkezli bir think tank kuruluşu olan the MiddleEast Program at Defense Priorities isimli kuruluşun müdiresi olan Rosemary Kelanic şöyle diyor: 'Trump, İran’a yönelik kampanyanın (vuruşun ve operasyonun - FB) çok düzgün ve hızlı olacağını düşünmekle hata etti.'
The Economist dergisine göre İran, 'Normal günlerdeki petrol satışından iki kat daha fazla' kazanabilmektedir.
Washington merkezli diğer bir kuruluş olan Uluslararası Barış İçin Carnegie Vakfı da ABD’nin Ortadoğu’daki askeri rolünü sorgulamaktadır: 'Evet, ABD’nin bölgedeki herhangi bir askeri faaliyeti (operasyonu) öngörülenden daha fazla probleme yol açabilir!'
İsrail’e gelince, bazı taktik başarıları stratejik kazanımlarına olan ihtiyacını karşılayamaz. İsrail ordusunun ve istihbarat birimlerinin İran’daki gövde gösterileri bu ülkenin sertlik yanlısı bir yönetimin pençesi altında kıvrandığı gerçeğini örtemez.
İsrail Politika Forumu’nda görevli Nimrud Novik şöyle demektedir: 'İsrail askerinin göz kamaştırıcı başarıları bölgesel ortama ve kendisine istikrar getiremez. Muhtemelen İran’da beklenmeyen bir sonla karşılaşabiliriz.'
Rusya ve Çin, çatışmadan uzak durmakla kazançlı çıktılar. İlki, ambargo ve yatırımlar sonucu kaybettiklerini bu kez akaryakıt-doğalgaz satarak tekrar telafi etti. İkincisi süper bir devlet sayılan ABD’nin dünya çapında güçten düşüp itibar kaybına uğramasını bekliyor; zira ona göre İran savaşı, ABD’nin dünyanın en kudretli gücü olarak kalmasına yol açmayacaktır.
Wertheim’in deyimiyle ise:
ABD nitelik yoksunu bir yönetim ile aşırı gergin silahlı gücüne dayanarak dört bölgede caydırıcılık ve savunmayı tek bir ordu sayesinde başarma gayretindedir ki, esasen bu mecburiyet ve zaaf artık dönüm noktasının geldiğinin işaretidir.
Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier kendi diplomatlarına hitabında “Yapılagelenin yaşamsal bir hata olduğunu” söylerken, Singapur Dışişleri Bakanı Vivian Balakrishnan “Mevcut dünya düzeninin çürümüşlüğü ve kuralsızlığından” bahisle şimdiki dünya düzeninin kurallarını belirleyen güçlerin artık revizyonist olduklarından şikayet etmektedir. Ona göre dünya temelsiz kalmıştır.
Haliyle yeni bir düzene, yöneticiler ve aktörlere ihtiyaç vardır. Bu da eskilerin çökmesi, yenilerin yükselmesiyle olabilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish