Ekonomik savaş dönemi: 2027-2035

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Brendan Lynch/Axiod

Mücadele esaslı her şey için savaş sözcüğünü kullanabilirsiniz. Ancak bu gerçek savaş demek değildir. Gerçek savaş bile kendi içinde ayrılır; çapına, şiddetine, süresine vb. ayrılan hususlarına göre. 

Ekonomi hakkında konuşurken iki önemli bakış açısı ileri sürmek gerekir: İlki, mücadele ve rekabet esaslıdır ve bu da bir savaştır. İkincisi ise büyük ekonomik gerginlikler, mesela küresel etkisi yüksek ve derinliği fazla sarsıntılar, büyük savaşların öncü göstergeleridir. 

Demek ki esasen ekonomik savaşı tanımlama sorunu yoktur; sorun bu tür bir savaşın ne noktasındayız, bunu tayin edebilmektir. 

Bazı yazarlar kaleme aldılar, mesela Edward Fishman. Foreign Affairs’te yayımlanan makalesi "How to Fight an Economic War: A Field Manual for a Ruptured World" (May/June 2026) başlıklı.

Makale, Fishman'ın "Chokepoints" kitabının devamı niteliğinde. 

Fishman yazısını, Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki konuşmasıyla başlatıyor. Bu çağda herkesin (büyük-küçük güçler) ekonomik kırılganlığının farkına vardığını ve savunma veya taarruz hamleleri yaptığını vurguluyor.

Makale, “küreselleşmenin yerini ekonomik savaşa” bıraktığı iddia ediyor. Dolayısıyla yeni bir jeoekonomik dönemden söz edilmesi gerektiğine vurgu yapılıyor. Büyük güçler (özellikle ABD ve Çin) entegrasyonu silah olarak kullanıyor; dolar, çip teknolojisi, nadir toprak elementleri gibi. Ayrıca "darboğazların"(chokepoints) hedef alındığına işaret ediliyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bugün de-dolarizasyon, çip teknolojisi ve nadir toprak elementleri başlıkları sürmekte olan bir ekonomik savaşın en belirgin konularıdır. Bir de küresel ticaretin nereden nereye akacağı, yani güzergahını kontrol etmek konusu var. Böyle olunca ABD ve Çin arasındaki rekabetin derinlik kazandığı, küresel bir gerilim yarattığı ve gelecek hesabı yapanların risklerini artırdığı açık.

Daha önce yazılarımda ve kitaplarımda ekonomik savaşa yer verdim. Hem güncel tartışmalara hem de dikkatten kaçırılmaması gereken önemli noktalara değinmek için şunları ifade edebilirim.

Ekonomiyle açıklanmayan ne var?

Her şey ekonominin konusu. Yatırımlar, büyük sermaye hareketleri, teknolojik üretim, pazar payları, aklınıza ne geliyorsa hesaba katabilirsiniz. Bu durumda her şey adil mi diye sormadan geçemiyoruz. Çünkü büyük güçlerin doğrudan ve dolaylı girişimleri ve süreçleri etkileme biçimleri adaletin yorumunu farklılaştırabiliyor.

Bugünkü (2026) İran Savaşı’nı düşünün. Meselenin merkezinde Hürmüz Boğazı yani bir darboğaz var. Bu boğaz küresel hidrokarbon arzına dair kilit bir nokta. Kim kontrol ediyor? İran. Nasıl? Asimetrik unsur ve yöntemlerle. Hürmüz Boğazı’nda olması gereken ne?

En azından Umman ile adil bir boğaz anlaşmasının yapılması, uluslararası ticaretin serbest geçiş için sürdürülebilir bir rejimin uygulanması ki sigortacılardan gemi sahiplerine, alıcılardan satıcılara herkes ne yaptığından emin olabilsin (bu konuda BM Deniz Hukuku Anlaşması esastır).

Ama İran hakimiyetiyle tek taraflı işleyen mevcut durumun kaymağını yiyen kim? En başta Çin. Peki Hürmüz’e abluka uygulamak ihtiyacı duyan kim? ABD. Denklem gayet açık.

Kaldı ki konu sadece hidrokarbon da değil, enerji ile üretilen ve işletilen yarıiletken tabanlı devasa tesisler. Yani günümüzün gereği olan teknolojide öne geçme ve burada hakimiyeti koruma konusu. Tabii gübre ve onunla irtibatlı kıtlık meseleleri de buna eklenmeli.

Diğer darboğazlar için de benzer hususlar ele alınabilir. Mesele Panama gündeme geldi bir ara. ABD buraya müdahale etti. Trump tarafından Çin’in buradaki nüfuzunun kırılması gerekiyordu. Malakka çok önemli. ABD, 2025 ve 2026’daki iki anlaşmayla bu boğazda stratejik savunma bakımından Malezya ile anlaştı.

Babülmendeb, Husilerin tehdidi altında, ki bunu da dünya İran’ın vekil gücü olarak biliyor. Süveyş Kanalı, Batı dünyası açısından Sisi ile emniyette gibi görünüyor.

İyi ki Türk Boğazları konusu 1936’da Montrö Anlaşması ile çözülmüş ve Türkiye bu konuda sıkı bir uygulamayı sürdürmekte. Afrika güneyi ile Cebelitarık Boğazı geçişlerinde sorun yok.

Peki, bu noktada kırılganlık var mı?

Hürmüz ve Babülmendeb bugün için gözümüzün önünde ve burada savaş devam ediyor. Mesela Malezya ile ABD’nin stratejik savunma anlaşması yapmış olması diğer rakipleri için ne anlam taşımakta? İşte kırılganlık noktası bu gibi hususlar.

Demek ki henüz çözülmesi gereken konular var ve adil bir durumdan bahsetmek için henüz erken evredeyiz.

Ekonominin konularını tartışırken değişik noktaları ele almaktayız. Bir de şöyle bakın: Halen İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzende ABD ve onun müttefikleri (Trans-Atlantik ve Pasifiktekiler) darboğazların yani küresel ticaret akışının kontrolünü %85-90 oranında ellerinde tutuyorlar.

Çin ise fırsat kovalayarak bu oranın dengelenmesi için çaba içerisinde. ABD’nin her yerde askeri üssü var ve dünya jandarması deniyor; işte mesele de burada bağlanıyor. Eğer bir gün Çin ve onun müttefikleri savunmasını ABD ile dengeleyecek seviyeye getirebilirse işte o zaman kontrolün bölüşülmesi söz konusu olabilir.

Ama şimdiden başka bir savaş alanı çıktı: Arktik.

Küresel ticaret buradan akacak, çünkü maliyet ve hız düşüyor (1/3 oranında). Burada kimler var? Rusya, Kanada, ABD, Avrupa. Ana tartışma noktalarından birisi ne?

Grönland. ABD Grönland ile durumu domine etmek istemektedir. Diğer yandan Arktik bölgenin avantajlı kısmına sahip Rusya ve Çin’in işbirliği olacak mı henüz tartışmalıdır. Rusya bu bölgeyi kendi çıkarına kullanmak ister ki jeopolitik gerekçelere dayalı hakimiyet ancak bu şekilde olabilir. 

ABD dünyada kullanılan doların avantajlarını kullanıyor. Buna dayalı olarak ülkelere yaptırımlar uygulayabiliyor. Buna doları silah gibi kullanmak diyenler var. Ayrıca Trump işbaşına gelir gelmez tarifelerle ilgili bir süreç başlattı.

Ama bu tartışmalı bir sonuç üretti. Acaba tarifelerin uygulandığı ülkelerde ABD pazar mı kaybediyor? Nasir toprak elementleri, bazı kritik mineraller ve yarı iletken piyasası yönleriyle bu konular güncel tartışmalar içerisinde.

Trump ne yapmak istiyor dersiniz?

Bu sadece bir baskılama (veya zorlama) hadisesi mi?

Gümrük tarifeleri ve yaptırımlarla birlikte dile gelen bir diğer sözcük de cezalandırma. Dünya, en azında serbest ticaret şunu iyi bilir, piyasalar ikide bir kesilen cezalarla terbiye edilemez. Aktörler güvenli limanlar ararlar. Alında bu da küreselleşmenin sayesinde olur.

O halde Fishman gibi yazarların iddiaları bir yere kadar geçerlidir, yani küreselleşme yerini ekonomik savaşa terk etti demek kadar, ekonomik savaş küreselleşmeyi de can simidi olarak görmek istiyor demek daha doğru olur. Bu durumda konu kesinkes şudur demek yanlıştır. Kim nereden bakıyor?
 


Son gelişmeler, mesela Trump ile müttefiklerinin arasındaki farklı tutumların geliştiği örneklerde, benim vardığım sonuç şudur: Birleşik Krallık dahil Avrupa ve Körfez Ülkeleri tamamen ABD yanında olmamak, kendi politikalarıyla küresel sistemde aktif olmak, dolayısıyla Çin ile de dengeli bir işbirliğinin olması gerektiğini anladılar ve uygulamaya başladılar.

Güçler arasında bu farklı bakış açıları ve tutumlar, jeopolitik dengeler açısından karakteristik bir nitelik kazanır. Herkes kendi çıkarına bakar, ama işbirliklerini çeşitlendirir. Şimdiki jeopolitik yaklaşımlarda çeşitlenmenin olması neye işaret eder?

Henüz adının konmadığı bir çok-merkezlilik, belki yakında çok-kutupluluk denebilecek. Bu iyi mi? Bana göre riskin en büyüğü budur. Çünkü Dünya Savaşları açısından çok kutupluluk meselesi üzerinde iyi çalışılması gereken bir husustur. Reel politikada gidişat her ne olacaksa olur; ama savaşı incelediğimiz noktada ben şunu söylemeliyim: Çok kutuplulukta savaş riski daha fazladır. 

Ben bunu daha önce Çok Kutupluluk Bir Aldatmacadır şeklinde yazdım. Kısaca şöyle: Çift kutuplu düzen demek denge demektir; bu normaldir. Anormal olan tek kutuplu düzendir. Tek kutuplu düzen çok kutuplu olmayı çağırır. Çok kutuplu düzen de savaşı çağırır. Çin ve Rusya ile onun etkisi altındakiler çok kutupluluk savunucusu. Acaba bu bir tehdit mi diye de bakmak gerekir!

Şimdi öyle görünüyor ki kritik bir dönemeçteyiz. Kimse ne olacağını bilemezken güçlü olanlar yarınları kontrol edebilmek adına kendi atılımlarını gerçekleştiriyorlar ve bunun için de öyle uluslararası sistem gibi idealleri de savunmuyorlar.

O halde emin olunabilecek şartlardan kritik şartlara girmiş durumdayız. İşte bu şartlarda ortaklıklar ve işbirlikleri temel olandan çoklu ve katmanlar halinde değişkenlik gösterecektir. Başat güçler hem savunma hem de taarruzi rolü alabilmekteler. 

Baksanıza şu Trump doktrinine ve uyguladığı politikalara: Rehberlik için sertlik! Barış istiyorsan sözümü dinleyeceksin diyor. Bu nasıl olabilir? Durum net!

Kimsenin adil ve serbest rekabetten dolayı sorunu yok. Ama kontrolü ben sağlarım diyen güçlerin arasındaki çekişme ya bir anlaşmayla ya da kavgayla olur. Büyük ekonomik gerginlikler, mesela küresel etkisi yüksek ve derinliği fazla sarsıntılar, büyük savaşların öncü göstergeleridir. 

Şu an hem Rusya hem de ABD kendileri için tanımladıkları gerekçelerle bir savaş içerisinde. Çin tarihsel fırsatı ve olgunlaşma zamanını bekliyor: 2027’den 2035’e kadar bize neleri gösterecek, birlikte yaşayacağız. 2049’u şimdiden bir ileri vaat olarak ifade etmek isterim. Kimse vaatlere kanmasın.

O halde bana göre 2027-2035 arasında ekonomik savaşın alabildiğine etkisinin hissedileceği bir dönem olacak. Bu herkes için geçerli: Darboğazlardakiler, müttefikler, ortaklar, ilişkidekiler, üretenler ve tüketenler…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU