Yahudi-Arap Tarihçi Sophie Bessis ile söyleşi: "Yahudi-Hristiyan Medeniyeti formülü kullanışlı bir siyâsî icattır"

Sinan Baykent, Independent Türkçe için Yahudi-Arap Tarihçi Sophie Bessis ile konuştu

Sophie Bessis'in öne çıkan eserlerinden biri olan "La civilisation judéo-chrétienne: Anatomie d'une imposture" (Yahudi-Hristiyan Medeniyeti: Bir Sahtekârlığın Anatomisi), 2025 yılında yayımlandı 

Sophie Bessis 1947 Tunus doğumlu Yahudi asıllı bir Fransız tarihçi. Bessis soyadı, Tunus'un önemli ailelerinden birine işâret ediyor. Gerçekten de söz konusu aile, Tunus ulusal tarihinde belli bir yer tutmuştur. Sophie Bessis'in annesi Juliette (Saada) Bessis, Tunus Komünist Partisi'ne üyeydi ve kendisi -tıpkı kızı gibi- Paris'in şöhretli akademik kurumlarında tarihçilik yaptı. Babası Aldo Bessis, ülkenin tanınmış komünistlerinden ve sendikacılarındandı. Büyükbaba Albert Bessis ise 1950'li yıllarda Tunus'taki Özerklik Hükûmeti'nde Şehircilik Bakanlığı görevinde bulundu.

Sophie Bessis bir dönem Afrika kıtasına odaklanan ve Fransızca yayın yapan "Jeune Afrique" dergisinin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Başta Sorbonne Üniversitesi olmak üzere Paris'in önemli üniversitelerinde ekonomi-politik ve tarih dersleri verdi, araştırmalar yürüttü.

UNESCO ve UNICEF gibi uluslararası kuruluşlara danışmanlık veren Bessis'in yayımlanmış onlarca makalesi ve birçok kitabı mevcut.

Kitapları arasında öne çıkanlardan biri ise 2025 yılında raflarda yerini alan "La civilisation judéo-chrétienne: Anatomie d'une imposture" (Yahudi-Hristiyan Medeniyeti: Bir Sahtekârlığın Anatomisi) başlıklı eseri. Bu kısa ama ilgi çekici kitap, Bessis'in uzun soluklu eleştirel birikiminin önemli bir halkası niteliğinde. Siyonizm'i ve Batı'da gün geçtikçe yaygınlaşan "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" anlatısını eleştiren Bessis, eserinde söz konusu çerçeve etrafında alışılmışın dışında bir "kazı çalışması" yapıyor.

Sinan Baykent, tarihçi Sophie Bessis'le "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" savının tarihini ve günümüzdeki işlevselliğini tüm boyutlarıyla Independent Türkçe için konuştu.
 

Sophie Bessis, Independent Türkçe için Sinan Baykent'in sorularını yanıtladı
Sophie Bessis, Independent Türkçe için Sinan Baykent'in sorularını yanıtladı

 

Sayın Bessis, sizi böylesi bir eseri yazmaya iten sebepleri konuşarak başlayalım dilerseniz. Sizi "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" anlatısını irdelemeye sevk eden istek, ihtiyaç -veya belki "dürtü" de diyebiliriz- temel olarak neydi?

Bu fikir bende uzun süredir vardı. Bundan yaklaşık 25 yıl önce yazdığım "Batı ve ötekiler, bir üstünlükçülük tarihi" (L'Occident et les autres, histoire d'une suprématie) başlıklı eserde bu meseleyi 2-3 sayfa üzerinden işlemiştim. O zaman kendime bir gün bu konuya döneceğime dair söz verdim. 2025'te -belki gündemin tazeliği, belki de "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" ifâdesinin aradan geçen süre zarfında hegemonik bir hâl alması sebebiyle- bu başlığa dönmeyi kararlaştırdım. Bu formülün yapısını bozarak, onu parçalara ayırarak kaderini (yeniden) tâyin etmeyi arzuladım.


"Yahudi-Hristiyan medeniyeti terimi bir icat, ben bu icâdı sorguluyorum"

Peki, bu ifâde Batı'da ne zaman popülerleşti? İşin bir "kronolojisi" var mı? Benim görebildiğim kadarıyla kullanımı 1970'lerden itibaren yaygınlaşmaya başladı. Farklı, daha derin bir arka plandan bahsetmek mümkün mü?

Ben başlangıç noktası olarak 1980'lerin başını alıyorum. Formülün kamusal alanı resmen işgâl etmeye başlaması bu dönemdedir. Dil alanı, siyâsî söylev alanı buna dâhildir. Kitabımın başlığı görenler, benim dinler üzerinde bir şey yazdığım intibaına kapılıyorlar. Oysa kitabımın dinî hiçbir vasfı yok. Aksine, kitabım siyâsîdir. Zaten ben bu formülün siyâsî kullanımına odaklanıyorum.

"Yahudi-Hristiyan" teriminin kendisinin tarihi çok eski. Teolojik metinlerde, bilimsel literatürde bir anlamı vardı. Bu elbette mantıklıdır zira Hristiyanlık bizatihi Yahudiliğin içinden çıkmıştır. Teoloji ve bilgi düzlemlerinde kullanım bu sebeplerden zaten mevcut. Buna karşın, hiçbir zaman "günlük dil" sınırını aşamamıştı. Dahası, "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" terimi yoktu. 


Araya giriyorum ancak sürekli "terim" sözcüğünü kullanıyorsunuz. "Kavram" sözcüğünü tercih etmemeniz bilinçli bir tercih mi?

Evet. Karşımızda bir "formül", bir "terim" var - bir "kavram" değil. İnsanlar bana "Hristiyan-Yahudi medeniyeti kavramını eleştiriyorsun" diyorlar. Hayır. Bu bir kavram değil. Kavramsallığın, anlam itibarıyla, bir içeriği olur. Hâlbuki bu formülün hakiki bir içeriği olduğunu ben düşünmüyorum. Bu bir icat ve ben bu "icâdı" sorguluyorum.


1980'lerin başlarından söz etmiştiniz. Neden hususen "1980'lerin başı" sizce? Ne oldu da bu formül bir anda gündelik dile sirâyet etti?

Bunun kanaatimce iki esaslı sebebi var. İlki şu: Modern tarihte - var olmuş tek laik ütopya, tek laik Mesihçilik komünizmdir. Ve 1980'ler, komünizmin battığı kesite denk düşüyor. Siyâset ve tabiat boşluk kaldırmayacağı için de dinî retoriklerin çok güçlü biçimde yeniden zuhur ettiğine şahit olduk. Bu söylediğim tüm dinler için geçerlidir. Elbette zuhur koşulları her biri için farklıdır ancak her yerde bu "dine yönelim" gerçeğinin kamusal alanı kavraması hâdisesini yaşadık. Nitekim tam da böylesi bir konjonktürde Batı medeniyetine "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" ismi takıldı. Dünyevî bir tanımdan münhasıran iki dine atıf yapılan bir tanıma geçildi. Yani "medeniyet" sahası, din planına kaydırıldı. Burada bir paradoks belirdi: İlk defa kültür dini değil, din kültürü şekillendirdi. Ve böylece "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" formülü, "Batı medeniyeti"nin ikâmesine dönüştürüldü.


"Bu formülün birincil kazananları Avrupalılar ve kendilerine 'Batılı' diyenlerdir"

Bu icâdın en büyük kazananı kim? Kim bu yeni durumdan en büyük faydayı devşiriyor?

En büyük kazanan, hiç tereddüt yok ki, kendini "Batılı" olarak tarif edenlerdir. Dolayısıyla herkesten önce Avrupalılar. İkincil bir planda ise Kuzey Amerikalılar.


Neden?

Birincisi, "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" terimi Yahudiliği kendine mâl ederek 2000 yıllık Hristiyan kökenli anti-Yahudiliğin ve ardından da modern antisemitizmin - Yahudi karşıtlığını temize çekiyor. Bu ifâdenin dolaylı argümanı "Yahudi-Hristiyan isek, nasıl Yahudi düşmanı olabiliriz ki?" sorusudur. Çok pratik! Başta Avrupa - çünkü unutmayalım ki Yahudi-kırım Nazi Avrupa'sında yaşandı - Batılılar bu operasyonla en büyük filosemitler (Yahudi hayranları/dostları) oluverdiler. Hâlbuki örtbas edilen tarihsel hat, bilhassa Avrupa medeniyetini anlamamız için olmazsa olmaz kısımlardan müteşekkil. Edebiyattan sanata - Avrupa medeniyetinin her şubesi damgalanan "Yahudi" arketipiyle dolup taşar.

İkincisi, Batı medeniyeti "Yahudi-Hristiyan medeniyeti"ne dönüştüğü anda, bu Yahudiliğin Batı'nın bir "ürünü" olduğu anlamına gelir. Bu sâyede Avrupalılar, Yahudiliği kendilerine mâl edebiliyorlar. Mesele Yahudiliğin ötesinde tek-tanrıcı evrenselleri kendine mâl etmek. Böylece Avrupa medeniyetinin "Doğulu" boyutunun üstü örtülüyor. İster beğenelim ister beğenmeyelim, tek-tanrıcılık Doğu'da doğdu. Oysa burada bir anda Batı menşeili oluveriyor. Avrupa, uzun yıllardır Doğulu tarafını inkâr etmeyi deniyor.

Nihâyet, İslâm'ı görünmez kılma isteğidir. İbrahimî tek-tanrıcı geleneğin üç versiyonu var: Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm. "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" demek, İbrahimî tek-tanrıcılığın medeniyetsel dairesinden İslâm'ı dışlamak demekle eşanlamlı oluyor. Bugün, Müslümanların Batı'da mâruz kaldığı damgalanmayı dikkate aldığımızda, bu terim her zamankinden daha çok faydacı oluyor.

Ayrıca Arap milliyetçilikleri de "işte bakın, Yahudilik Batılıdır" diyerek bu terimi kullanışlı hâle getirdiler. Hâlbuki Yahudilik, büyük Arap-Türk-Pers bölgesinin medeniyetlerinin de bir unsuru olmasına karşın - bu da perdelenmiş oldu.


"İsraillilere 'Yahudi' değil, 'neo-İbrânîler' demek lâzım"

Peki, İsrail bu anlatının neresinde konumlanıyor? Onu da değerlendirir misiniz?

Bu çok önemli bir nokta. Siyonizm tarihini ele aldığımızda, Yahudi milliyetçiliğinin Avrupalı Yahudi entelektüellerce inşâ edildiğini görürüz. Hususen de Alman dilli entelektüellerce. Siyonizm, derinlemesine Avrupalı bir Yahudi milliyetçiliğidir, derinlemesine Batılıdır. Theodor Herzl'in "Yahudi Devleti" kitabını okuduğumuzda orada Yahudiler yalnızca Batılıdırlar. İlk Siyonizm'in tüm teorisyenleri Doğu Yahudilerinin varlığını bütünüyle yadsıdılar. Herzl ve arkadaşlarının birincil amaçları yaklaşan Yahudi vatanı fikrinin Batı'ya çıpalanmasıdır. Herzl, bu hususta çok açıktır. Avrupalılara bir Yahudi devletinin kurulmasını teklif ettiğinde, bu devlet Batı'ya tamamıyla entegredir. Hatta "barbar" denilen bir bölgede Batı'nın bir surudur. Bugün Netanyahu da aynı tezleri ilân ediyor. Oysa Yahudilerin "Hristiyan Avrupa"ya nispetle olan ve gördükleri zulümlerden beslenen husumetleri bellidir. Artık İsrail de kendine "Yahudi-Hristiyan" diyor. Saf bir siyâsî araçsallaştırmayla karşı karşıyayız.


Avrupa'nın Siyonizm'e verdiği desteği hangi zeminde okumalı ve anlamlandırmalı?

Lord Balfour'dan başlamak üzere Avrupa'daki Siyonizm destekçileri gerçekte bir nevî antisemittirler. Bunlar bildiğimiz tarzıyla "Yahudi"nin -yani diaspora Yahudi'sinin- varlığına son vermek istiyorlar.


Niçin?

Yeni bir Yahudi yaratmak için.


Nasıl bir Yahudi bu?

Diaspora Yahudi'siyle hiçbir bağı kalmamış bir Yahudi. Hatta onun tam zıddında konumlanan bir Yahudi. Çiftçi, asker, savaşçı bir Yahudi. Yahudiler asla bu kategorilerden biri olmadılar. Kitabımda şu fikri savunuyorum: İsraillilere "Yahudi" değil, neo-İbrânîler demek gerekiyor. Çünkü İbrânîlerle olan düşsel nesepleri "diaspora Yahudi"sine olan neseplerinden çok daha baskın.


"Neo-İbranî" ile "diaspora Yahudi'si" figürlerini biraz açımlayabilir misiniz? Aradaki fark size göre tam olarak nedir?

Neo-İbrânî, kendini İbrânîlerin soyundan sayandır. İsrail'in mantrası Eski Ahit'i bir "arazi kanunnâmesi" şeklinde kabul ediyor. Oradaki anlatı İsrail'in kadastrosu oldu. İsrailliler kendilerini İbrânî Krallıkların mirasçısı addediyorlar. Nitekim bu yüzden Filistin'in bir kısmını "Yahudiye ve Samarya" olarak tarif ediyorlar. Bu tutumlar, diaspora Yahudi'sinin zıddı tutumlardır. Siyonizm aynı zamanda "bu sene burada, seneye Kudüs'te" dinî referansını da araçsallaştırdılar. Bu formülün eskatolojik (Kıyâmet inancına dair) bir boyutu vardır. Yahudi milliyetçiliği, eskatolojik bir vaadi siyâsî bir projeye çevirdi.


"İsrail'in sömürgeciliği 'klâsik' bir sömürgecilik değil"

Tekrar Batı'ya dönelim. Günümüzde "Yahudi-Hristiyan medeniyeti" savına en sıkı sıkıya tutunanların başını sağ-popülistler, ulusal-muhafazakârlar vb. sağ siyâset sürümleri çekiyor. Bu ters yüz oluşu nasıl izah edersiniz?

Bu soruyu cevaplamak ancak şöyle mümkün. Bugün İsrail'de iktidar olan milliyetçi sağa baktığınızda ne görürsünüz? Din temelli etno-milliyetçilik, üstünlükçülük, ötekinin şeytanlaştırılması… Tüm bunlar Avrupa milliyetçiliklerinin külliyatıdır. Bir Radikal-sağ Enternasyonali oluşuyor. Elbette İsrail bu Enternasyonal'in bir parçasıdır zira yöneticileri bunun tüm hususiyetlerini paylaşır vaziyette.

Sizin bahsini ettiğiniz Batılı sağ sürümlere ben "antisemit Siyonistler" diyorum. Herzl, kitabında açıkça "antisemitler en iyi müttefiklerimiz olacak" diyor. Neden? Çünkü antisemitler Yahudilerin kendi devletleri olmasını çok iyi buluyorlar. Böylece onların toplumlarını "pisletmemiş" olacaklar. Bu konfigürasyon günümüzde hâlâ faal.

Şunu da görüyoruz: Bu sağlardaki antisemit DNA'lar yitip gitmemiş. ABD'de MAGA çevresinde, Fransa'da Ulusal Birlik çevresinde örneklerini görüyoruz. Fakat bu DNA'nın İsrail'in koşulsuzca desteklenmesi eğilimiyle komşu olduğunu anlamalıyız. 


İslâm'a nispetle tutturulan "dışlayıcılık" politikası, sizce nereye varabilir?

Ben daha çok Müslümanlara nispetle takınılan dışlayıcılığa odaklanabilirim. Müslümanlar gerçek insanlar, soyut bir fikir değil. Çok ileri gidebilir. Batı'daki hâkim diskur şu: "Biz, bizimle hiçbir ilgili bulunmayan insanları asimile etmek istemiyoruz." Burada Müslümanları kastediyorlar tabii. Hâlbuki İslâm, ta doğumundan itibaren Avrupa'yla bağ kurdu. Bu bağın inkârı, tarihin inkârı olur. Dahası, bir de "Avrupa İslâm'ı"nın tarihsel ve çağdaş gerçekliği var. 15'inci yüzyılın sonlarına değin varlık belirten Müslüman İspanya'yı düşünüyorum mesela. Bugün Müslüman olan Avrupa devletleri var. Arnavutluk, Bosna-Hersek… Bulgaristan'daki, Romanya'daki Osmanlı geçmişli azınlıklar vs. Bu verilerin ışığında gerçekliği perdeliyorlar aslında. Bu inkâr bir "saflık hayali"nin tezahürü. Çok tehlikeli görüyorum.


Filistin, Lübnan, tüm Ortadoğu… Bu iş nerede, nasıl bitecek?

Tek söyleyebileceğim şu: İsrail'in sömürgeciliği "klâsik" bir sömürgecilik değil. Siyonizm'in dâvâsı, bir ülkenin yerine diğerini koymak. Mesele bir halkı sömürmek değil, göndermek. Bugün İsrail artık Filistin'in ele geçirilmesini tamamlamak üzere. Gerçekçi olmak lâzım, bu eğer şimdi-şu anda durdurulmazsa sonlanmaya yakın bir süreç. İsrail'in çılgınlığı, İsrail'in çevresinde bir "no man's land" kurmak - yani mutlak anlamda insansız bir boşluk.  

Güney Lübnan, Suriye'nın bir bölümü… Bence bu bir intihar. Her soykırımın kendi biçimleri vardır. Gazze özelindeki İsrail biçimi ise şu: Toprağı yaşanmaz kılmak. Soykırımın elbette ona maruz kalan halklar üzerinde canavarca bir etkisi var. Fakat onu yapan/uygulayan halkların üzerinde de kötücül bir darbesi olur. Ve eminim ki İsrail devleti -şu veya bu şekilde- şu an yaptıklarının bedelini ödeyecektir. Bu hâliyle yaşamaya devam edebileceğinden çok şüpheliyim. 

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU