Çin'in İran sınavı: Söylemde düzen koruyucu, eylemde seyirci

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Klawe Rzeczy/Imago/Getty

ABD, Ukrayna üzerinden Rusya'yı yıpratırken Çin de İran üzerinden ABD'yi yıpratıyor olabilir mi?

Bu cümledeki simetri ilk bakışta çekici görünüyor. Ama bu soruyu sormak, daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Çin gerçekten ne yapmak istiyor?

Pekin'in son yıllardaki söylemi tutarlı. ABD'nin tek kutuplu düzeni bozduğunu, uluslararası hukukun çiğnendiğini, BM merkezli sistemin aşındığını söylüyor.

Kendisini bu bozulmaya karşı duran, çok kutuplu dünya düzeninin savunucusu olarak konumlandırıyor.

Kulağa tutarlı geliyor. Ama İran savaşı, bu söylemin ne kadar boşlukta asılı kaldığını gösterdi.

Şi Cinping, savaş 28 Şubat'ta başladığında yedi hafta boyunca sustu. Diplomatik temaslar Pakistan üzerinden yürütüldü.

Çin değil, Pakistan arabulucu olarak öne çıktı. Pekin sahneye ancak İslamabad müzakereleri çöktükten sonra girdi; hem de İran'a değil, Abu Dabi Veliaht Prensi'ne konuşarak.

Açıkladığı 4 madde şunlardı:

  1. Bölgesel barış içinde bir arada yaşam,
  2. Ulusal egemenliğe saygı,
  3. Kalkınma ile güvenliği eş güdümlü ele alma,
  4. Uluslararası hukuka dayalı düzeni koruma.

Bunlar somut bir angajman taahhüdü değil, her krizde her aktörün tekrarlayabileceği genel ilkeler.

Pekin, İran'ın yanında durmadı; diplomatik görünürlüğünü yönetti.

Bu fark önemli. Çünkü Çin ile İran arasındaki ilişkinin derinliği sıradan değil.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Pekin, savaş öncesinde İran petrol ihracatının yaklaşık yüzde doksanını satın alıyordu.

Amerikan yaptırımları neredeyse tüm diğer alıcıları piyasadan çekilmeye zorlamıştı;

Çin bu boşluğu doldurdu ve İran'ın fiilen ana pazarı haline geldi.

2021'de imzalanan 25 yıllık iş birliği çerçevesi 400 milyar dolarlık bir hacme oturuyordu.

BeiDou uydu sistemi, İran'ın füze ve İHA programlarına daha önce sahip olmadıkları hassasiyeti kazandırdı.

BM Güvenlik Konseyi'nde Pekin'in düzenli vetosu olmasaydı İran çoktan uluslararası baskı altında ezilmişti.

Çin, İran'ın oksijen kaynağıydı. İran da Çin'in Ortadoğu'daki en değerli stratejik kozuydu.

Şimdi bu koz savaşın içinde yıpranıyor. Çin ise seyirci.

Pekin'in hesabını anlamak zor değil. Hürmüz Boğazı, Çin'in petrol ithalatının üçte birini taşıyor. Çin ekonomisi onlarca yılın en yavaş büyümesine hazırlanıyor.

Doğrudan bir çatışmaya sürüklenmek, mevcut tüm dengeleri alt üst eder. Bu, kısa vadede savunulabilir bir tercih.

Ama büyük güçlerin hesabı yalnızca kısa vadeden ibaret değildir.

Hegemon olmak ya da çok kutuplu düzenin kurucu kutbu olmak, ekonomik ağırlıktan fazlasını gerektirir.

Krizlerde sesini yükseltmeyi, pozisyon almayı, zaman zaman bedel ödemeyi gerektirir.

ABD bu bedeli onlarca yıl boyunca ödedi - çoğu zaman hatalı biçimde, çoğu zaman tartışmalı tercihlerle.

Ama ödedi. Ve bu sayede etrafında bir ittifak mimarisi, bir güvenlik ağı, bir çekim alanı inşa edebildi.

Devletler Washington'a güvenmese de ona karşı çıkmanın bedelini biliyor. Bu da bir tür güç.

Çin henüz bu pratiği sergileyemiyor.

Kaldı ki Çin'in sessizliği yalnızca eylem düzeyinde değil, söylem düzeyinde de dikkat çekiyor.

Pakistan'ın Islamabad'da üstlendiği arabuluculuk rolünü Çin neden üstlenmedi?

Pekin'in bölgedeki ağırlığı, kapasitesi ve ilişki ağı bunu fazlasıyla mümkün kılıyordu.

Ama Çin, sahne ışığını Pakistan'a bıraktı.

Düzen koruyucu olmak istiyorsan, düzeni koruma çabasında görünür olmak zorundasın.

Görünürlüğünü bile Pakistan'a devrediyorsan, o söylemin ağırlığı kalmıyor.

Bu tablo farklı bir şekilde de okunabilir. Çin’in tutumu bir eksiklikten ziyade bilinçli bir stratejik tercihi yansıtıyor olabilir.

Pekin, doğrudan angajmandan kaçınan, maliyetleri minimize eden ve krizleri mümkün olduğunca uzaktan yöneten bir “düşük riskli güç projeksiyonu” modeli inşa ediyor olabilir.

Özellikle ekonomik yavaşlamanın belirginleştiği bir dönemde bu yaklaşım kısa vadede rasyonel görünebilir.

Ancak bu modelin temel sınırı burada ortaya çıkar: Etki üretmek ile güven üretmek aynı şey değildir.

Kriz anlarında görünür risk almayan bir aktör, diğer devletler için öngörülebilir bir güvenlik sağlayıcıya dönüşemez.

Bu da Çin’in etrafında kalıcı bir siyasi ve güvenlik mimarisi kurmasını zorlaştırır; dolayısıyla onu bir “kutup” olmaktan çok, etkili ama mesafeli bir aktör konumunda tutar.

Büyük güçlerin güvenilirliği, barış dönemlerinde değil kriz dönemlerinde sınanır.

Hangi ülke Çin'in arkasında sıralanmak ister, eğer Pekin en kritik anda en yakın ortağına bile anlamlı bir destek vermekten kaçınıyorsa?

Bu soru yalnızca İran için değil; Afrika başkentleri, Güneydoğu Asya hükümetleri ve Körfez sarayları için de geçerli.

Gelecekte Washington ile Pekin arasında seçim yapmak zorunda kalacak bu aktörler, bugünkü tabloyu not ediyor.

Burada bir de yapısal çelişki var. Çin, ABD'yi düzen bozucu ilan ederek kendi konumunu meşrulaştırıyor.

Ama düzen bozuculuğun karşısında durmak, seyirci kalmakla olmaz.

Eğer Washington uluslararası hukuku çiğniyorsa, egemenliği ihlal ediyorsa, BM'yi devre dışı bırakıyorsa, buna karşı çıkacak gücün sesini yükseltmesi gerekir.

Çin'in 4 maddelik barış planı bu açıdan semptomatik: Söylenilenler doğru, ama söyleyenin eylemi sözüyle örtüşmüyor.

Söylem, eylemle desteklenmediğinde propaganda olmaktan öteye geçemiyor.

Tarihe bakıldığında şu görülür: Liderlik iddiasında bulunan ama krizi başkalarına bırakan güçler, o iddiayı zamanla kaybeder.

Soğuk Savaş döneminin "bağlantısız" ülkeleri gibi, Çin de her iki taraftan mesafeli durmayı stratejik bir erdem olarak sunabilir.

Ama çok kutuplu düzenin bir kutbu olmak, bağlantısızlıkla bağdaşmıyor.

Kutup olmak, etrafında dönenler gerektirir. Etrafında dönenler için ise güvenilir olmak şart.

Çin'in önünde daha pek çok kriz var. Her biri bugünkü gibi bir sınav olacak.

İran savaşından çıkan tablo şu: Pekin, düzeni bozan güce karşı söylem üretiyor, ama düzeni koruma pratiğini henüz sergilemiyor.

Bu makas kapanmadıkça, Çin'in hegemonya adaylığı ekonomik verilerle değil, kriz anlarında verilen kararlarla sorgulanmaya devam edecek.

Hegemonya bir ilan değil, bir pratiğin birikmesidir.

Ve bu pratik, İran savaşında birikemedi.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU