Humeyni, devrim ve "doğu kodu"

Elif Sena Darbaz Independent Türkçe için yazdı

Ayetullah Humeyni, 1979’da İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin yönetimine son vererek İslam Devrimi’ni gerçekleştirdi / Fotoğraf: Reuters

1978 sonbaharı… Paris'in Neauphle-le-Château kasabasında dar bir sokağa açılan sade bir evin önünde gün geçtikçe büyüyen bir kalabalık vardır. Gazeteciler, öğrenciler, İran'dan gelenler… Her biri başka bir sebeple oradadır, fakat hepsini aynı noktada buluşturan görünmez bir şey vardır: içten içe büyüyen, adı konulamayan bir boşluk. İçeride sürgünde bir din adamı oturur: Ruhollah Khomeini. O an kimse bunun tarihsel bir eşik olduğunu söylemez, hatta belki farkına bile varmaz; fakat bazen en büyük kırılmalar, en sade sahnelerde başlar.

Aynı günlerde İran'da hayat dışarıdan bakıldığında düzenini korur. Muhammed Rıza Pehlevi yönetimi altında devlet ayaktadır, ordu güçlüdür, ekonomi petrol gelirlerinin etkisiyle genişlemiştir. 1973 sonrası petrol fiyatlarındaki sıçrama, ülkeye büyük bir finansal akış sağlar; yollar yapılır, projeler başlatılır, şehirler büyür. Tahran'ın kuzeyinde yükselen binalar, geniş caddeler ve Batı tarzı yaşam biçimi, bu dönüşümün parlak yüzünü oluşturur. İlk bakışta her şey yerli yerindedir, hatta etkileyicidir. Fakat bu parlaklık, herkes için aynı anlamı taşımaz.

1963'te başlatılan Beyaz Devrim ile toprak düzeni değişir, kırsal yapı çözülür, eğitim yaygınlaşır ve kadınlara yeni haklar tanınır. Kâğıt üzerinde ilerleme açıktır; sahada ise başka bir süreç işler. Toprağını kaybeden yüzbinlerce insan şehre gelir, fakat şehir bu akışı taşıyacak bir denge kuramaz. Tahran hızla büyür, ama bu büyüme dağınıktır; planın önüne geçer, hayatın ritmini zorlar. Yeni gelenler şehrin çeperlerine sıkışır, eski düzen çözülür, yenisi henüz yerine oturmaz.

Zamanla şehir iki ayrı yüz kazanmaya başlar.

Kuzeyde genişleyen, tüketen, hızlanan bir hayat; güneyde tutunmaya çalışan, bekleyen, sıkışan bir hayat. Bu ayrım yalnızca gelir farkı değildir; insanların dünyayı algılama biçimini de değiştirir. Aynı şehirde yaşayan insanlar, giderek farklı gerçekliklerin içinde yaşamaya başlar. Bu fark büyüdükçe, aradaki mesafe de görünür hale gelir.

Bu mesafenin en net hissedildiği yer saraydır.

1971'de Persepolis'te düzenlenen 2500 yıllık imparatorluk kutlamaları, bu kopuşu herkesin gözü önüne serer. Çölün ortasında kurulan ihtişamlı sahne, Fransa'dan getirilen mutfak ekipleri, dünyanın dört bir yanından gelen davetliler… Bu gösteri İran'ın gücünü anlatmak için kurgulanır. Fakat içeride bambaşka bir duygu üretir. Çünkü aynı dönemde enflasyon artar, şehir hayatı pahalılaşır, insanlar geçinmeye çalışır.

Ortaya çıkan şey hayranlık değildir. Bir mesafe hissidir. İnsanlar o sahneye bakar, fakat kendilerini onun içinde bulamaz. Mesele zenginlik değildir. Mesele bağın kopmasıdır.

Devlet ile toplum arasındaki ilişki zayıfladıkça, modernleşme bir ilerleme hikâyesi gibi hissedilmez. Daha çok bir yabancılaşma duygusu üretir. İnsan yaşadığı hayatın hızına yetişir, fakat anlamına yetişemez. Bu kopuş siyasi alanda da kendini gösterir. SAVAK baskıyı artırır, muhalefeti sınırlar, sesleri kısmaya çalışır. Fakat bu sessizlik bir kabul değildir; daha çok içten içe büyüyen bir birikimdir.

Hayat devam eder, şehirler büyür, ritim hızlanır. Fakat bu hız, bir yön duygusu üretmez. İnsan bir yerden kopmuştur. 

Nereye ait olduğunu tam olarak bilemez.Ve insan, neyi yaşadığını anlayamadığı anda, başka bir şey aramaya başlar. İşte tam bu noktada, Paris'ten gelen ses devreye girer.


Anlamın yeniden kurulması

Paris'ten gelen ses İran'a ulaştığında, alışılmış iletişim kanallarının dışında işleyen bir dolaşım ağı hızla şekillenir. Ruhollah Khomeini'nin konuşmaları kasetlere kaydedilir, valizlerin içinde, yolcuların eşyaları arasında, kimi zaman da dini ziyaretler bahanesiyle ülkeye sokulur ve kısa sürede camilerde, medreselerde, küçük esnaf dükkânlarında, üniversite çevrelerinde elden ele dolaşır. Bu ağın en dikkat çekici tarafı merkezi bir organizasyona ihtiyaç duymamasıdır; dağıtım kendiliğinden, parçalı ama sürekli ilerler. Böylece devletin denetim mekanizmalarının dışında kalan bir iletişim hattı oluşur ve bu hat, kesintiye uğramadan genişler.

Bu konuşmaların etkisi, içerdiği teknik bilgilerden gelmez; çünkü ortada klasik anlamda bir siyasal program yoktur. Ekonomik veriler, kalkınma planları ya da bürokratik tasarımlar geri planda kalır. Bunun yerine, doğrudan insanların yaşadığı gerilime temas eden bir anlatı kurulur. Gündelik hayatta hissedilen adaletsizlik, aşağılanma duygusu ve yönsüzlük hali, belirli kavramlar etrafında yeniden düzenlenir. Bu kavramlar yeni değildir; toplumun hafızasında zaten vardır. Fakat ilk kez bu kadar sistemli bir biçimde güncel hayatla ilişkilendirilir.

Bu noktada önemli olan, anlatının ne söylediğinden çok, nasıl bir bakış sunduğudur. İnsanların karşılaştığı sorunlar değişmez; fakat bu sorunların nasıl okunacağı değişir. Bir ekonomik sıkıntı, tek başına bir geçim meselesi olarak görülmez; daha geniş bir çerçevenin parçası haline gelir. Bu dönüşüm, bireyin yaşadığı deneyimi tekil olmaktan çıkarır ve onu kolektif bir anlamın içine yerleştirir. Bu yerleştirme, hareketin hızını belirler. Çünkü insanlar artık konum alır.

Bu sürecin güçlenmesinde bir başka unsur da Humeyni'nin kişisel duruşudur. Sürgün yıllarında Paris'te kurduğu yaşam, bilinçli bir siyasi vitrin gibi görünmez; daha çok doğal bir sadelik taşır. Bu sadelik, İran'daki saray hayatının gösterişiyle keskin bir tezat oluşturur. Toplumun gözünde bu karşıtlık, söylemin inandırıcılığını pekiştirir. Bir tarafta ihtişam ve mesafe, diğer tarafta sadelik ve yakınlık vardır. Bu karşılaştırma, soyut bir tartışmadan daha güçlü bir etki üretir.

1 Şubat 1979'da gerçekleşen Humeyni'nin İran'a dönüşü, bu sürecin en görünür anıdır. Tahran'a inen uçak, uzun süredir biriken anlamın somutlaşmasını temsil eder. Onu karşılayan kalabalık, bir siyasi değişimi karşılamaz; kendi içinde kurduğu çerçevenin gerçekleştiğini görür. Bu an, bir iktidar değişiminden daha fazlasını ifade eder.
Bu noktada siyaset, teknik bir alan olmaktan çıkar. Yorumlama biçimine dönüşür. Ve bu yorumlama biçimi, çok kısa sürede geniş bir toplumsal karşılık üretir.
 

Devrimle birlikte İran'a dönen, sürgündeki Ruhullah Humeyni.jpg
Devrimle birlikte İran'a dönen, sürgündeki Ruhullah Humeyni / Fotoğraf: AP

 

"Doğu kodu": Hafıza, ritüel ve anlamın taşıyıcıları

Bu hızlı karşılığın arkasında, tek başına bir liderin hitabet gücüyle açıklanamayacak daha derin bir zemin vardır; ben buna "doğu kodu" diyorum. Bu ifade bir coğrafyayı tarif etmez, daha çok hayatı anlamlandırma biçimini anlatır. Bu çerçevede insanlar yaşadıkları olayları olduğu gibi kabul etmekle yetinmez, onları bir bağlamın içine yerleştirir, geçmişle ilişkilendirir ve bugünü bu süreklilik içinde okur. Bu nedenle bir kriz, sayılarla ölçülen bir durum olmaktan çıkar ve daha geniş bir anlam kazanır; yaşanan sıkıntı, bir düzen sorunu, bir haysiyet meselesi ya da bir kırılma anı olarak yorumlanır.

İran özelinde bu anlam kurma biçiminin en güçlü taşıyıcılarından biri tarihsel hafızadır ve bu hafıza, anlatılar kadar ritüeller aracılığıyla da canlı tutulur. Kerbela anlatısı bu yapının merkezinde yer alır ve her yıl Muharrem ayında düzenlenen matem törenleriyle yeniden üretilir. Sokaklar, camiler ve meydanlar birer sahneye dönüşür; mersiyeler okunur, ağıtlar yakılır, semboller taşınır. Bu tekrar, geçmişi donmuş bir bilgi olmaktan çıkarır ve yaşayan bir referansa dönüştürür. Böylece adalet ve zulüm gibi kavramlar soyut birer fikir olarak kalmaz, somut bir hafızanın içinden yeniden anlam kazanır.

1970'lerde yaşanan hızlı dönüşüm bu hafızanın dışında kalmaz; aksine onun içine yerleşir. Köyden kente göç eden bir genç, bir yer değişikliğinin yanı sıra kendisini yeniden tanımlamak zorunda kalır. Şehirde karşılaştığı hayat, yeni imkânlar sunarken aynı anda bir boşluk hissi üretir. Bu boşluk teknik açıklamalarla dolmaz; insan yaşadığı kopuşu anlamlandırmak ister ve bu noktada hazır bir anlatıya yönelir.

Bu anlatının güncel bir dile kavuşmasında Ali Şeriati önemli bir rol oynar. Şeriati, dini referansları akademik bir tartışma konusu olarak bırakmaz; onları doğrudan toplumsal bir dile çevirir ve güncel hayatla ilişkilendirir. Kerbela'yı geçmişte kalmış bir olay gibi anlatmak yerine, tekrar eden bir karşılaşma biçimi olarak yorumlar. Bu yaklaşım, özellikle üniversite gençliği arasında güçlü bir karşılık bulur; çünkü anlatı, yaşanan hayatla temas kurar ve soyut olmaktan çıkar.

Bu noktada belirleyici olan, anlatının içeriği kadar formudur. Anlatı sabit kalmaz; değişir, uyum sağlar ve yeniden kurulur. Bu hareket kabiliyeti, onun yayılmasını kolaylaştırır. İnsanlar karmaşık teorilerden çok, kendilerine yakın gelen çerçevelere yönelir. Bu çerçeve ne kadar tanıdık ve kapsayıcıysa, o kadar hızlı karşılık bulur.

Bu kod içinde birey kendisini izole bir özne olarak konumlandırmaz. Daha geniş bir hikâyenin parçası olarak görür. Bu durum siyasal davranışı doğrudan etkiler; insanlar uzun tartışmalar sonucunda bir görüşe ulaşmak yerine, kendilerini bir tarafın içinde bulur. Böylece karar alma süreci kısalır, hareket hızlanır. Çünkü burada belirleyici olan fikirden çok aidiyettir.

Bu aidiyet, lider ile toplum arasındaki ilişkiyi de farklı bir düzleme taşır. Lider, teknik bir yönetici gibi algılanmaz; anlamı taşıyan ve yön veren bir figür haline gelir. Söyledikleri bir öneri olarak değil, bir yön tayini olarak karşılık bulur. Bu durum, liderin etkisini genişletir ve sözünü daha güçlü kılar.

Ruhollah Khomeini'nin kurduğu dil bu zemine tam olarak oturur. O, toplumun zaten aşina olduğu kavramları alır ve onları güncel hayatla ilişkilendirir. Yeni bir teori inşa etmek yerine, var olan anlam dünyasını yeniden düzenler. Bu düzenleme, insanların yaşadığı hayatı daha net bir çerçeve içinde görmesini sağlar.

Ortaya çıkan tablo ideolojik bağlılıktan farklıdır. Daha çok bir konumlanmadır.

İnsanlar bir programı takip etmez. Bir hikâyenin içine yerleşir. Bu hikâye onların hayatını açıklıyorsa, karşılık kendiliğinden ortaya çıkar. Ve tam bu noktada, anlam siyasete dönüşür.
 

Şah Pehlevi'nin ülkeyi terkedişi ve Humeyni'nin başa gelmesini temsil eden bir afiş.jpg
Şah Pehlevi'nin ülkeyi terkedişi ve Humeyni'nin başa gelmesini temsil eden bir afiş

 

Kurum, güç ve süreklilik

1979'a gelindiğinde sokakta biriken enerji, yön arayan bir hareket olmaktan çıkar ve düzen kurma zorunluluğuyla karşı karşıya kalır. İran Devrimi bu açıdan bir yer değiştirmedir; çünkü sokakta kurulan dil, kalıcı olabilmek için kurumsal bir zemine ihtiyaç duyar. Her güçlü anlatı bir noktada aynı soruya gelir:

Bu süreklilik nasıl sağlanacak?

İran'da bu sorunun cevabı gecikmez.

Yeni kurulan sistem, klasik bir devlet mimarisini tekrar etmez; daha çok bir anlam düzeni inşa eder. Siyasal otorite, teknik dengelerle sınırlı bir çerçeveye yerleşmez, daha geniş bir meşruiyet alanı içinde tanımlanır. Bu alan, dini referanslarla kurulur ve böylece devlet, idare eden bir yapı olmanın ötesine geçer; hayatın nasıl yorumlanacağına dair sınırlar çizen bir merkeze dönüşür. Bu dönüşüm anayasal düzlemde de karşılık bulur ve liderlik, yöneten bir pozisyon olmanın yanında sembolik bir ağırlık kazanır.

Bu yapının omurgasını İran Devrim Muhafızları oluşturur. Bu kurum, klasik bir ordu gibi hareket etmez; sınır güvenliğinin yanında kurulan düzenin anlamını koruma görevini üstlenir. Zamanla ekonomik faaliyetlerden siyasete, toplumsal alandan medyaya kadar geniş bir etki alanı oluşturur. Böylece güç, fiziksel kapasitenin ötesine taşar ve ideolojik bir çerçeveyle bütünleşir.

Aynı dönemde kurulan Besic yapılanması ise bu düzenin toplum içindeki uzantısını kurar. Mahallelerde, okullarda, üniversitelerde varlık gösterir ve gündelik hayat ile siyasal dil arasında doğrudan bir bağ oluşturur. İnsanların günlük deneyimi, bu yapı aracılığıyla daha geniş bir çerçevenin içine yerleştirilir. Böylece yukarıda kurulan anlam, aşağıda sürekli yeniden üretilir.

Bu noktada belirleyici bir değişim yaşanır. Anlam dolaşım halinde kalmaz. Yerleşir. Kurumsallaşır. Eğitim sistemi, medya ve kamusal alan bu anlamın taşıyıcıları haline gelir. Okullarda öğretilir, gazetelerde tekrar edilir, kamusal alanda görünür kılınır. Bu tekrar, sürekliliği sağlar ve yapının dayanıklılığını artırır.

1980'de başlayan İran-Irak Savaşı bu süreci daha da yoğunlaştırır. Savaş, belirsizliği artırır ve bu belirsizlik, daha net çerçevelere yönelimi hızlandırır. Cepheye giden gençlerin hikâyeleri fedakârlık üzerinden anlatılır, kayıplar bir yıkım olarak değil, bir adanmışlık biçimi olarak sunulur. Bu anlatı, bireysel deneyimi kolektif bir çerçevenin içine yerleştirir; duvarlarda aynı yüzler belirir, okullarda aynı hikâyeler tekrar edilir, semboller ortak bir dil oluşturur.

Bu tekrar, sistemi güçlendirir. Fakat aynı anda görünmeyen bir gerilim üretir. Anlamın doğası hareketlidir; yeniden kurulmayı ister. Devletin doğası ise sabitlemektir.

Bu iki eğilim bir süre birlikte ilerler, ardından aralarında mesafe oluşur. Sokakta doğan dil, zamanla daha kontrollü ve daha katı bir yapıya dönüşür. Söylem belirli kalıplar içinde tekrar edilmeye başlar, esneklik daralır.

Bu durum ilk aşamada görünmez. Çünkü sistem hâlâ güçlüdür. Fakat hayat değişmeye başladığında, bu gerilim yüzeye çıkar.
 

1979'da İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin yönetimine son verip İslam Devrimi'ni gerçekleştiren Ayetullah Humeyni, 1989'da öldü  AP.jpg
1979'da İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin yönetimine son verip İslam Devrimi'ni gerçekleştiren Ayetullah Humeyni, 1989'da öldü / Fotoğraf: AP

 

Anlamın sınırı, hayatın direnci

Savaş bittiğinde, meydanların sesi çekildiğinde ve ritüellerin yerini gündelik hayatın ağırlığı aldığında, kurulan düzen ilk kez doğrudan hayatla karşı karşıya kalır. Çünkü cephede kurulan anlam, barış zamanında mutfakta, işte, sokakta yeniden sınanır. Sekiz yıl boyunca ertelenmiş beklentiler görünür hale gelir; iş, barınma, gelir ve şehir hayatının baskısı, artık ertelenemeyen meselelerdir. Bu evre, anlam ile hayat arasındaki mesafeyi açığa çıkarır.

1989 sonrasında Ali Ekber Haşimi Rafsancani döneminde ekonomik yeniden yapılanma süreci başlatılır; altyapı yatırımları artar, şehirler genişler, piyasa mekanizmaları kısmen devreye girer. Bu dönüşüm, savaşın yıkımını onarmayı hedeflerken yeni bir toplumsal katmanlaşma üretir. Tahran'ın kuzeyi ile güneyi arasındaki fark daha da belirginleşir; tüketim biçimleri, yaşam tarzları ve beklentiler ayrışır. Bu ayrışma, ekonomik bir farktan daha fazlasıdır; hayatın nasıl yaşanacağına dair farklı tasavvurlar ortaya çıkar.

1997'de Muhammed Hatemi'nin seçilmesi, bu değişimin siyasal ifadesi haline gelir. Hatemi'nin dili kamusal alanı genişletme ve toplumsal çeşitliliği görünür kılma iddiası taşır. Bu söylem özellikle genç kuşaklarda karşılık bulur; çünkü bu kuşak devrimi yaşamamış, onun kurduğu düzen içinde büyümüş ve gündelik hayat ile resmi söylem arasındaki mesafeyi daha net hisseder hale gelmiştir.

2000'li yıllarla birlikte bu mesafe daha belirginleşir. İnternetin yaygınlaşması, uydu yayınlarının artması ve küresel dolaşımın hızlanması, İran toplumunun dış dünya ile temasını güçlendirir. Bu temas karşılaştırmayı getirir; karşılaştırma beklenti üretir. İnsanlar artık kendi hayatlarını tek başına değerlendirmez, başka hayatlarla kıyaslayarak anlamlandırır.

2009'da ortaya çıkan İran Yeşil Hareketi bu birikimin görünür hale gelmesidir. Seçim sonuçlarına yönelik itirazlarla başlayan süreç, kısa sürede daha geniş bir zemine yayılır. Bu noktada dikkat çeken, kullanılan dildeki değişimdir. Söylem, büyük anlatılardan uzaklaşır ve daha doğrudan, daha kişisel bir tona yönelir. İnsanlar tarihsel çerçeveler üzerinden değil, kendi hayatları üzerinden konuşur.

2017 ve 2019'daki ekonomik protestolar bu dönüşümü derinleştirir. Fiyat artışları, işsizlik ve geçim sıkıntısı doğrudan ifade edilir. Bu durum, kurulan anlamın sınırına işaret eder. Çünkü artık mesele, hayatın nasıl yorumlandığı değil, nasıl yaşandığıdır. Çatlak tam burada oluşur.

Başlangıçta hayatı açıklayan çerçeve, zamanla hayatla yarışan bir yapıya dönüşür. Bu yarış sürdürülebilir değildir. Anlam, hayatı taşıyabildiği ölçüde güçlüdür; hayatın gerisinde kaldığında zayıflar. Bu zayıflama gürültü çıkarmaz. Sessiz ilerler.

İnsan önce mesafe koyar, ardından sorgular ve yeni anlamlar aramaya başlar. Bu süreç dışarıdan bakıldığında belirsiz görünür; içeride ise güçlüdür. Çünkü birey en sonunda kendi hayatına bakar ve o hayatın karşılık bulmadığı bir çerçevenin içinde kalmaz.

Burada ana tez netleşir: Siyaset, anlam üreterek güç kazanır. Bu güç, anlam ile hayat arasındaki uyum sürdüğü sürece devam eder. Bu uyum zayıfladığında, en güçlü görünen yapılar dahi sarsılır.

Bu durum belirli bir ülkeye özgü değildir; farklı biçimlerde tekrar eder. Fakat "doğu kodu" içinde daha görünür hale gelir. Çünkü burada siyaset baştan itibaren anlam üzerine kurulur ve anlamın çözülmesi, yapının çözülmesine doğrudan etki eder.

Sonunda geriye basit bir gerçek kalır:

İnsan en sonunda kendi hayatına döner.

Ve hayat, hiçbir anlatıyı uzun süre taşımaz.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU