Geçen haftayı Suriye’de geçirdik. Ben ve en küçük oğlum Yusuf, aslen Suriyeli iki arkadaşımızla birlikte Halep’ten başladık; Afrin, İdlib, Lazkiye, Tartus, Banyas, Humus, Şam, dönüşte tekrar Humus ve Hama olmak üzere Suriye’nin belli başlı şehirlerinin neredeyse tamamını gezdik.
Suriye’ye en son, Suriye'deki olaylar ve savaşlar başlamadan evvel;15 yıl önce gitmiştim. Tabii, sadece bir kez de değil, defalarca gitmiştim. Çünkü kayınvalidem, yani eşimin annesi, o da Suriye Kürtlerinden kalma bir aile mensubu.
E tabii her an, her gözümüzün değdiği yerde 15 sene önceki Suriye ile bugünü mukayese ettik. Ve çok önemli görüşmeler yaptık; çok önemli derken bunların büyük bir kısmı sivil görüşmelerdi.
Ama hem geçmiş rejimin Nusayri kesimi hem yeni kesimin idarecileri, Halep’te ticaret odası başkanı, Türkmenler, yani değişik görevlerde olan Türkmenler, İsmailiye cemaati ki ben Suriye’de İsmailiye cemaati olduğunu, İsmaililer olduğunu çok yakın zamanlarda öğrenmiştim ve tabii ki çok sayıda Kürt, özellikle Afrin’de ve Halep’te.
Tabii herkesin bakış açısına göre beklentileri var, korkuları var, endişeleri var. Bunları anlamaya çalıştık.
E ne oldu?
Yani topyekûn bir değerlendirme yapacak olursak, 3-5 dakikalık bir değerlendirmede nelerin altını çizmemiz lazım?
Öncelikle en sondaki cümleyi başta kullanalım.
Allah yardım etsin. Gerçekten işleri zor.
Hem çok büyük ekonomik sorunlar var.
En az onlar kadar önemli siyasi sorunlar var.
Ve allak bullak olmuş bir sosyal hayat var.
Türkiye’den bakıldığı zaman tabii ki bu 14, 15 senedir yakından takip ettik.
Haberler, televizyonlardaki görüntüler, programlar, belgeseller, gidip gelenlerin anlattıkları… Ama insanın bazı şeyleri bizzat gözüyle görmesi gerçekten bambaşka bir şey.
Şunu söyleyebilirim: Halep’in neredeyse hemen hemen yarıya yakını yerle bir edilmiş durumda.
Yani "1 bina bombalanmış, 3 otel yıkılmış, 2 okul yerle bir olmuş" demiyorum.
Bir şehir düşünün, yaklaşık 4 milyon nüfuslu, yani merkezini bahsediyorum; yarısı yerle bir olmuş.
Kalan yarısının da yine tırnak içinde son kullanma tarihleri donmuş.
Öyle şiddetli bir iç savaş yaşanmış ki hem Halep’te hem Şam’da, Şam’ın özellikle yine doğu kesimlerinin tamamını teşkil eden Guta bölgesinde, Doğu Guta’da da müthiş şeyler yaşanmış.
Ve bir kez daha insan, iç savaşın ne kadar kötü, ne kadar yıkıcı, ne kadar berbat bir şey olduğunu gözleriyle görünce “Allah bizleri saklamış” diyor.
Neden bahsediyorum?
Diyarbakır’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Şırnak’taki Hendek olaylarından bahsediyorum.
İşte o aklın ne kadar kötü bir akıl, ne kadar yanlış bir siyaset olduğunu buraları gördükten sonra insan çok daha iyi anlıyor.
Allah korusun, işte bizim memleketimiz de böyle olacakmış.
Çok şükür Kürt halkının feraseti, Türkiye’nin soğukkanlılığı böyle bir felaketten bizleri korudu.
Suriye’de tabii her yerde konuşmaktan ziyade ya da kendi siyasi görüşlerimizi anlatmaktan ziyade insanları dinledik.
Birincisi, tabii ki bu direnişi yapan, devrimi sağlayan İslami kesimlerde büyük bir mutluluk var, büyük bir memnuniyet var.
Ama bunun dışında kalan, işte Suriye’deki Hristiyanlar, Nusayriler, Dürziler, Kürtler, İsmaililer, yani eski rejimin bel kemiğini oluşturan Alevi Araplar, Nusayriler; bunlarda da ciddi endişeler var.
Çok kötü şeyler oldu mu Suriye’de?
Allah’a şükür olmadı.
Bazı münferit, tekil hadiseler hariç — ki bir parantez açalım, bunlar Dürzilerin yaşadığı Süveyde’de ve Alevilerin, Nusayrilerin yaşadığı Lazkiye’de.
Onlar Lazkiye diyor, biz Lazkiye diyoruz.
Sahil kesiminde kısmi olaylar oldu.
Yani rejim karşıtı ayaklanmalar, bunlara karşı belki orantısız güç kullanımı, bazı yerlerde hukuksuz yerinde infazlar oldu, olmadı değil.
Ama bunlar böyle bir ülkede ve böyle bir dönemde en az olabilecek seviyelerde kaldı.
Gelen rejim toplu bir katliam yapmadı.
Toplu tutuklamalar yapmadı.
Toplu sürgünlerde bulunmadı.
Şehirlerde idam safhaları kurulmadı.
Bunların hepsi olumlu şeyler.
YPG ile Fırat’ın doğusundaki Kürtlerle, PKK ile bunun kıyısından dönüldü ama Allah’a çok şükür orada da böyle tarihe çok kötü bir kara sayfa olarak geçecek hadiseler yaşanmadı.
Bunların hepsi olumlu şeyler.
Ve bir şey daha söyleyeyim.
Yani hemen hemen her noktada, yani şehir girişlerinde, kontrollerde genç çocuklar var.
Bunların çoğu, yani fizik olarak, şekil olarak sakallı, İslami kesimden gençler; elleri silahlı ama hiçbir yerde kaba ve nezaket dışı bir muamele ile karşılaşmadık.
Hiçbir yerde, yani girişten çıkışa kadar.
Genel bir nezaket var ama bütün bu olumlu izahatlarıma rağmen, işte biraz evvel saydığım bu İslami kesimin dışındaki genel kesimlerde bir endişe var, bir korku var.
Yani olmadı ama olabilir.
Hayatımıza müdahale edilebilir veya bir müddet sonra rejim daha da otoriterleşebilir.
Çünkü şu noktada tayin edilen, göreve getirilen bütün insanlar bir şekilde aynı siyasi çevreye mensup.
Peki, ne demek istiyorum?
Bir, bu korku ve endişelerin giderilmesi lazım.
Nasıl?
Bunun da iki önemli ayağı var.
Bir, hukuk. Yani yeni anayasada herkesin kimliğinin, dininin, mezhebinin, inancının garanti altına alınması. Tabii bu, birinci maddenin yazılı kısmı. Bir de bunun uygulanması lazım. Yani tatbik… Eski tabirle, kanunu çıkardınız, anayasaya koydunuz ama hiçbirini uygulamadınız. Demek ki birinci şart: hukuk, özellikle de uygulanan hukuk; pratikte karşılığı olan hukuk.
İki, bunun ikinci faslı da temsil. Bir an evvel sistem biraz yerine oturduktan sonra demokratik temsil; herkesin seçimlerde milletvekili, belediye başkanı olabileceği, kendini temsil edebileceği, görüşlerini, fikirlerini, isteklerini, arzularını dile getirebileceği bir siyasal sistem.
Bu işin siyaset kısmı.
Bir de bürokratik kısmı var.
Ne olursa olsun, her işe ehil, o işi bilen, o işe uygun kişilerin gelmesi lazım.
Yani “önce benim adamım olsun, sakallı-sarıklı olsun, İslami düşünceye sahip olsun” yaklaşımı doğru değil.
Çünkü Suriye’de, eğer istenirse ve aranıp bulunursa, ciddi oranda bu işleri bilen insanlar var.
Sadece Almanya’da 15 bin Suriyeli doktordan bahsediliyor.
Neden “bahsediliyor” diyorum? Çünkü biraz ihtiyatlı bir rakam söylüyorum.
Dışarıda da ciddi bir kadro var.
Ve ekonomi çok kötü.
Suriye’de her şeyin yeniden yapılması lazım.
Yani şehirlerin imarı, altyapı, yer altı sistemleri…
Bütün kablolar havalarda uçuşuyor.
Her yerde resimler çektik.
Su, elektrik, okul, otoban, yol, baraj, tren, hızlı tren…
Yani aklınıza ne gelirse, bugün Türkiye’de ve dünyada olan her şey orada da olacak.
Ama nasıl?
Ve para nereden bulunacak?
İşte en büyük sorulardan biri bu.
Yani önce akıl, planlama; her sektörde eğitimden sağlığa, dış politikadan tarım ve hayvancılığa kadar.
Sonrasında da bunu uygulayabilecek para ve sermaye…
Dışarıdan sermaye gelmediği müddetçe bunların yapılması neredeyse imkânsız.
Böylesine fakir ve bütün kaynaklarını tüketmiş bir ülkenin bunları sadece kendi imkânlarıyla yapması mümkün değil.
Başta Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt…
Yani paranın olduğu yerler.
Belki Çin.
Bu sürece mutlaka dahil olmalı.
Ranta ve rasyonel olmayan hırsızlığa, yolsuzluğa kaçmayacak şekilde bütün bu kalkınma projelerinin adım adım uygulanması gerekiyor.
Bütün bunları üst üste koyduğumuzda, o yüzden sondaki sözü başta söyledim: Allah yardım etsin.
Gerçekten ciddi sıkıntıları var.
Burada en büyük görev de Türkiye’ye düşüyor.
Neden?
Bu yaşanan 14–15 yıllık süreçte Türkiye ile ciddi ilişkiler oldu.
4 milyondan fazla Suriyeli Türkiye’ye geldi.
Gençlerinin büyük bir kısmı Türkçe öğrendi.
Bu dönemde Türkiye de ciddi yardımlarda bulundu.
Ve bu süreçte Suriye, en az yüzde 60, yüzde 70, belki yüzde 80 oranında Türkiye’nin tavsiyelerini, yani yönlendirmelerini dinliyor ve en azından bunlara açık bir pozisyon alıyor.
Türkiye’deki akıl doğru şekilde işlerse, işte her yerde önümüze çıkan, konuşulan ve desteklenen “Tayyip Erdoğan’ın Türk, Kürt, Arap ittifakı” laftan çıkıp tamamen hukuk, temsil ve eşitliğe dayalı bir şekilde uygulanabilirse, Türkiye’nin de, Suriye’nin de, bütün Orta Doğu’nun da kazancı olacak.
Türkiye’nin özellikle ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) içinde neredeyse büyük oranda Türkmenleri ön plana çıkarması, bunların içinde bir ayıklama yapmaması, çeteleşmiş bazı unsurların Afrin’de hırsızlık, haraç, tecavüz olaylarına karışması kötü bir anı olarak anlatılıyor.
Bunların olmaması lazım.
Yani Türkiye’den bağımsız şekilde; Türkmen, Kürt, Arap fark etmeksizin, ahlaklı, namuslu, dürüst ve ehil kadroların öne çıkarılması lazım.
Evet, anlatılacak çok şey var.
Ama 10 dakikalık bir programda bütün bunları anlatmak da mümkün değil.
Allah, Suriyeli kardeşlerimizin yardımcısı olsun; onlara 14–15 senedir yardım eden ve bundan sonra da yardım edecek olan Türkiye’nin, Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla aklını başına alması lazım.
Ve doğru kararlar alarak doğru yönlendirmelerde bulunması lazım.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish