23 Nisan 2026'da Londra'da imzalanan belge, ilk bakışta iki müttefik arasındaki olağan diplomatik yakınlaşmalardan biri gibi görünüyordu. Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan ile Birleşik Krallık (BK) Dışişleri Bakanı Yvette Cooper'ın imzaladığı belge; güvenlikten enerjiye, savunma sanayisinden serbest ticaret görüşmelerine uzanan geniş bir iş birliği alanı açtı. Ancak bu adımı yalnızca ikili ilişkilerin güncellenmesi olarak okumak eksik kalır.
Zira bu ziyaret, İran savaşı sonrasında Hürmüz Boğazı çevresinde büyüyen baskının, Avrupa güvenlik mimarisindeki tedirginliğin ve Ukrayna dosyasında yeniden aralanan diplomatik kapıların tam ortasında gerçekleştiği için büyük önem taşıyor.
Londra'daki masada konuşulan başlıklar, iki başkentin birbirine duyduğu sempatiden çok daha fazlasını anlatıyordu. Söz konusu olan, sertleşen bölgesel şartlara birlikte yanıt verebilecek bir hat kurabilmekti.
Açıkçası, son dönemde Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki temaslara bakıldığında, ilişkinin dili de belirgin biçimde değişmiş görünüyor. Eskiden daha çok savunma alımları ya da ticaret hacmi üzerinden konuşulan başlıklar, bu kez kriz yönetimi, bölgesel güvenlik ve stratejik eşgüdüm ekseninde yan yana geldi. Bu da Londra'daki imzayı sıradan bir diplomatik nezaket metninden ayıran fark oldu denebilir.
Londra'daki imza neden şimdi geldi?
22 Nisan'da ziyaret öncesinde yansıyan bilgiler görüşmelerin İran, Ukrayna, Hürmüz, savunma iş birliği, enerji ve serbest ticaret görüşmeleri etrafında şekilleneceğini gösteriyordu. Ertesi gün yayımlanan ortak metin de bu çizgiyi doğruladı.
İki ülke, Ortadoğu'da güvenlik ve istikrar arayışını, NATO içindeki eşgüdümü ve Avrupa-Atlantik alanındaki savunma sorumluluğunu daha açık biçimde vurguladı. Bu zamanlama rastlantıyla açıklanamaz.
Üstelik ortak metinde geçen "çok kutuplu ve parçalanmış uluslararası düzen" ifadesi, Londra'nın da artık daha dağınık, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir dünya okumasına dayandığını gösteriyor.
Bugün Avrupa güvenliği Soğuk Savaş sonrasının rahat dilinden oldukça uzak bir yerde duruyor. Washington'un Avrupa yükünü yeniden tartıştığı, İran savaşı sonrası deniz yollarının kırılganlaştığı ve Ukrayna savaşının hâlâ kapanmadığı bir dönemde, Birleşik Krallık da Türkiye de tek başına hareket etmenin maliyetinin arttığını görüyor. Dolayısıyla Londra'daki imza, yeni bir yakınlaşmadan çok ortak risk algısının ürünüdür diyebiliriz.
Burada Türkiye açısından dikkat çeken nokta şu: Ankara son yıllarda aynı anda birden fazla kriz dosyasında konuşabilen az sayıdaki aktörden biri olarak öne çıkıyor. İran'la temas kurabiliyor, Ukrayna dosyasında arabulucu kapasitesini koruyor, Karadeniz ve Ortadoğu arasında geçiş kurabiliyor. BK'nın bugün Türkiye'ye daha dikkatli bakmasının nedeni de aslında biraz burada.
Ankara ile Londra arasında açılan bu yeni sayfa bütünüyle yeni bir hikâye sayılmaz. Erken Soğuk Savaş yıllarında Süveyş merkezli bölgesel savunma arayışları ve Ortadoğu Komutanlığı ile Ortadoğu Savunma Örgütü tartışmaları da Türkiye'yi İngiliz güvenlik tasarımlarının önemli halkalarından biri haline getirmiş, bu durum Ankara'nın bölgedeki algısını uzun süre etkilemişti. Bugün gündem Hürmüz ve bölgesel deniz güvenliği olsa da tarihsel hafızanın büsbütün silinmediğini görmek gerekiyor.
Savunma ile ticaret neden aynı masaya geldi?
Ortak metnin en önemli taraflarından biri, güvenlik ile ekonomik ilişkiyi birbirinden kopuk iki alan gibi ele almaması oldu. Resmî açıklamada NATO içindeki koordinasyon, Avrupa kanadının güçlendirilmesi, savunma kabiliyetinin artırılması, terör ve organize suçla mücadele, enerji güvenliği, bilim ve teknoloji işbirliği ile ticaret görüşmeleri aynı bütün içinde sunuldu.
Belgede NATO'nun iki ülkenin güvenliği ve kolektif savunması için temel taş olarak görülmesi de bu yaklaşımı güçlendiriyor. Bu yaklaşım, son dönemin gerçeğini yansıtıyor.
Metinde özellikle Avrupa kanadının güçlendirilmesi vurgusunun öne çıkması bence ayrıca önemli. Bir başka deyişle, Birleşik Krallık, Türkiye'yi sadece bölgesel bir ortak olarak görmüyor. Avrupa-Atlantik güvenliğinin güney ve doğu hatlarını birbirine bağlayan ana ülkelerden biri olarak da konumlandırıyor.
Zira artık savunma konuşulan her yerde tedarik zincirleri de konuşuluyor. Enerji güvenliğini konuşurken sanayi kapasitesi, serbest ticareti konuşurken kritik teknoloji, NATO'yu konuşurken savunma üretimi de masaya geliyor.
Ankara-Londra hattının bugün daha işlevsel görünmesinin nedeni de bu. İki taraf, çıkar alanlarını tek tek başlıklara bölmek yerine ortak bir stratejik akış içinde toplamaya çalışıyor.
Mart ayında imzalanan 8 milyar sterlinlik Eurofighter eğitim ve destek anlaşması da bu yeni dönemin askerî omurgasını önceden haber vermişti. Türk pilotlarının ve yer personelinin Birleşik Krallık'ta eğitilmesini kapsayan bu düzenleme, savunma işbirliğinin artık sembolik düzeyde kalmadığını, kurumsal ve operasyonel bir derinlik kazandığını gösterdi. Londra'daki son imza da işte bu ön birikimin siyasî ifadesi gibi görünüyor.
Birleşik Krallık açısından bakıldığında, bu yakınlaşmanın somut gerekçeleri de var. Brexit sonrasında Londra Avrupa dışında esnek ama etkili ortaklıklar arıyor. Türkiye ise Avrupa güvenliğinin dışında tutulamayacak büyüklükte bir askerî kapasiteye, savunma sanayiine ve bölgesel erişime sahip. Bu iki gerçek bir araya geldiğinde, savunma ile ticaretin aynı masaya gelmesi şaşırtıcı olmuyor.
Kriz diplomasisinde Ankara'ya neden alan açılıyor?
Son birkaç yılda Türkiye'nin dış politikada en dikkat çekici yönlerinden biri, zıt aktörlerle aynı anda konuşabilme kabiliyetini kaybetmemiş olmasıydı. Bu çizgi bazen eleştirildi, bazen fazla esnek bulundu, bazen de zor bir denge siyaseti olarak görüldü. Ancak kriz anlarında bu esnekliğin ciddi bir diplomatik sermayeye dönüştüğü daha net anlaşıldı.
Londra'daki ziyaret tam da böyle bir anda geldi. Hürmüz için çok uluslu askerî planların tartışıldığı, İran'la ateşkesin kırılgan biçimde sürdüğü, Ukrayna tarafının yeni görüşme ihtimallerini yokladığı bir haftada Türkiye'nin devre dışı bırakılması zaten gerçekçi görünmüyordu. Ankara, coğrafyanın zorladığı bir merkez olmanın ötesine geçerek temas kurabilen bir aktör kimliği de üretti.
Kanaatimce BK'nın Türkiye'ye dönük ilgisinde değişen nokta, Ankara'yı artık güney kanadındaki önemli müttefik çerçevesine sıkıştırmamasıdır. Daha geniş bir düzlemde, kriz dosyaları arasında geçiş kurabilen, Batı ile bölge arasında bir konuşma kanalı açabilen ve gerektiğinde sert güvenlik başlıklarını ekonomik iş birliğiyle aynı zeminde taşıyabilen bir ortak olarak bakıyor. Bu, aslında Türkiye açısından küçümsenmeyecek bir diplomatik kazanımdır.
Bu ilginin bir başka nedeni de Türkiye'nin Batı sistemi içindeki yerini korumasıdır. Zaman zaman yaşanan gerilimlere rağmen Ankara hâlâ NATO içinde, Avrupa savunma denkleminde ve bölgesel krizlerde vazgeçilmez bir oyuncu olarak ağırlık taşıyor. Londra'nın son dönemde kurduğu dil de bunu teslim eden daha gerçekçi bir çizgiye yaklaşıyor.
Elbette her stratejik yakınlaşma kendiliğinden sonuç üretmez. Belgeler imzalanır, beklentiler yükselir, sonra bürokrasi ve siyasetin ağır ritmi devreye girer. Yine de Londra'daki adımın farkı şu: bu kez iki ülke arasındaki ilişki, yalnızca ikili ajandanın konforlu başlıkları üzerinden kurulmadı. Doğrudan kriz çağının ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlandı.
Bu yeni sayfa Türkiye'ye ne kazandırır?
Türkiye açısından ilk kazanç, Batı içindeki ağırlığının daha işlevsel bir dilde yeniden görünür hâle gelmesidir. Son yıllarda birçok Avrupa başkentinde Türkiye dosyası ya güvenlik kaygıları ya da dönemsel gerilimler üzerinden ele alındı. Londra'daki son metin ise Ankara'yı çözüm kapasitesi ve stratejik değeri olan bir ortak olarak yeniden kodlama imkânı sundu.
İkinci önemli kazanç, savunma sanayii ile ekonomik işbirliği arasında daha sağlam bir köprü kurulması olabilir. Güncellenmesi hedeflenen serbest ticaret anlaşması ilerler, enerji ve teknoloji başlıkları somut projelere dönüşür ve savunma alanındaki kurumsal işbirliği istikrarlı biçimde genişlerse Ankara-Londra hattı birkaç yıl içinde Avrupa çevresindeki en dinamik ikili kanallardan birine dönüşebilir. Bu ihtimal abartılı da değil.
Üçüncü boyut ise bölgesel diplomaside ortaya çıkabilir. Eğer Türkiye; İran, Ukrayna, Karadeniz ve Ortadoğu dosyalarında konuşabilen bir aktör niteliğini korursa, BK ile kurulan bu yeni sayfa sadece ikili ilişkilere hizmet etmez. Daha geniş bir bölgesel denklemin parçasına dönüşür ve Türkiye'ye diplomatik bir manevra alanı da açar.
Burada elbette bir sınır da var. Bu hattın gerçekten güç kazanması için siyasî iradenin teknik başlıklara, teknik başlıkların da somut sonuçlara dönüşmesi gerekir. Savunma alanındaki ivme ticarette, enerji alanındaki iş birliği diplomatik eşgüdümde karşılık bulursa bu imza kalıcı bir anlam taşıyacaktır.
Sonuçta Londra'da imzalanan metni, tek bir fotoğraf karesine sıkıştırmak doğru olmaz. Burada görülen şey savunma ile ticaretin, kriz diplomasisi ile bölgesel güvenliğin, NATO içi eşgüdüm ile daha esnek stratejik arayışların aynı zeminde buluşmaya başlamasıdır.
Bana kalırsa Ankara-Londra hattındaki bu yeni sayfa, Türkiye'nin Batı içindeki yerini daha da güçlendirecek ve Ankara'yı Batı güvenliği içinde daha gerekli, daha görünür ve daha etkili bir aktör haline getirecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish