Japonya izlenimlerim (2): Japon ekonomisinin irtifa kaybı

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Osman Gazi Kandemir

Japonya’nın ekonomik hayatına dair ilk izlenimlerimden biri, düzen ve ritmin neredeyse kusursuz bir uyum içinde işlemesiydi.

Yerin üstünde yoğun bir şehir hayatı akıyor; yerin altında uzanan dev metro ağında ise binlerce insan aynı anda bir yerden bir yere hareket ediyordu.

İstanbul’dan büyük Tokyo’da trafiğin sıkışmamasının ilk cevabı buydu. Bu çift katmanlı organizasyon, bir yandan planlama ve mühendislik başarısını, diğer yandan toplumsal disiplinin ekonomik verimlilikle nasıl birleştiğini gösteriyor.

Bu düzenin içinde dolaşırken akla şu soru geliyor: Japonya, bir dönem yakaladığı kalkınma hızını sürdürebilseydi bugün dünya ekonomisinde nasıl bir konumda olurdu?

Bu sorunun cevabı, Japonya’nın savaş sonrası kurduğu ekonomik modelde saklı. 1950’lerden itibaren ülke, devlet ile özel sektör arasındaki sıkı koordinasyon sayesinde hızlı bir sanayileşme sürecine girmişti.

Bu modelin merkezinde yer alan MITI, sanayinin hangi alanlara yöneleceğini belirleyen ve şirketlere finansman ile teknoloji desteği sağlayan bir devlet kurumu olarak kritik rol oynadı.

Çelikten otomotive, elektronikten gemi yapımına kadar birçok sektör bu yönlendirmeyle büyütüldü.

Bu yapıyı tamamlayan keiretsu sistemi, bankalar etrafında kümelenmiş ve birbirlerinin hisselerine sahip büyük şirket gruplarından oluştu; bu sayede firmalar kısa vadeli piyasa baskılarından korunarak uzun vadeli yatırımlara yöneldi.

Bu kurumsal yapı, Japon ekonomisine istikrar ve dayanıklılık kazandırdı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Gündelik hayattaki gözlemler, bu modelin kültürel temelini anlamayı kolaylaştırıyor. Osaka’ya gitmek için bindiğimiz hızlı tren, "kaliteli ve sade" dengesinin somut bir örneği gibi işliyor.

Yanımıza oturan genç bir kadın, tren hareket eder etmez bilgisayarını açtı ve yolculuk boyunca çalıştı. Tren yalnızca hızlı değil; hareketleri dakikadan öte saniyelerle ölçülüyor.

Bu hassasiyet, Japonya’daki zaman algısının ve iş disiplininin ne kadar köklü olduğunu gösteriyor.

Bu kültürel ve kurumsal yapı sayesinde Japonya, 1980’lerin sonunda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldi.

1990’lara gelindiğinde ülkenin ekonomik büyüklüğü ABD ile arasındaki farkı önemli ölçüde kapattı.

Bu tablo, Japonya’nın küresel liderliğe aday olduğu yönünde güçlü bir algı yarattı. Ancak bu yükseliş, uluslararası sistemde karşılıksız kalmadı.

Özellikle ABD, Japonya’nın artan ticaret fazlasını ve teknolojik kapasitesini stratejik bir tehdit olarak değerlendirdi. Bu gerilimin en somut sonucu, 1985’te imzalanan Plaza Anlaşması oldu.

Anlaşma sonrasında Japon Yeni hızla değer kazandı ve bu durum Japon ihracatının rekabet gücünü zayıflattı.

ABD’nin baskısı bununla sınırlı kalmadı. Japonya’nın iç pazar yapısı ve şirket organizasyonu da eleştiri konusu oldu.

Keiretsu sistemi, yabancı firmaların pazara girişini zorlaştıran bir yapı olarak görüldü.

Ayrıca yarı iletken sektöründe Japonya’nın yükselişi, çeşitli anlaşmalar ve yaptırımlarla sınırlandırıldı.

Ancak Japonya’nın asıl kırılma noktası, bu baskılara verdiği iç politika tepkileriyle ortaya çıktı.

Yen’in değer kazanmasının yarattığı yavaşlamayı telafi etmek için faiz oranları hızla düşürüldü. Amaç ekonomik büyümeyi desteklemekti.

Fakat ortaya çıkan likidite bolluğu, üretken yatırımlardan ziyade finansal varlıklara yöneldi.

Gayrimenkul ve hisse senedi piyasalarında büyük bir balon oluştu.
 

Fotoğraf: Osman Gazi Kandemir
Fotoğraf: Osman Gazi Kandemir

 

Bu balonun izleri, Japon şehirlerinde dolaşırken de hissediliyor.

Deprem riski gibi ciddi bir tehdide rağmen yükselen gökdelenler, bir dönemin aşırı yatırım iştahını hatırlatıyor.

1990’ların başında balon patladığında ise finansal sistem ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. Bankalar büyük miktarda batık krediyle yüzleşti.

Ancak bu sorunlar hızlı ve kapsamlı bir şekilde çözülmedi. "Zombi şirketler" olarak adlandırılan, aslında iflas etmiş ancak ayakta tutulmaya devam edilen firmalar sistem içinde kaldı.

Benzer şekilde bankalar da sorunlu kredileri bilançolarında taşımayı sürdürdü. Bu durum, kaynakların verimsiz alanlarda kilitlenmesine ve ekonomik toparlanmanın gecikmesine yol açtı.

Bu süreç, Japonya’nın "kayıp on yıllar" olarak anılan dönemini başlattı. Ekonomik büyüme uzun süre düşük seyretti, deflasyon kalıcı hale geldi ve ülke 1980’lerde yakaladığı ivmeyi yeniden elde edemedi.

Bugün ise Japonya’da sokak seviyesinde hâlâ güçlü bir ekonomik hareketlilik dikkat çekiyor. Mağazalar alışveriş yapan insanlarla dolu, ticaret canlılığını koruyor.

Bu tablo, mikro düzeyde dinamizmin sürdüğünü gösteriyor. Ancak makro ölçekte büyüme sınırlı kalıyor.

Buna rağmen Japonya, teknolojik kapasitesini korumayı başardı. Toyota, Sony, Nintendo ve Uniqlo gibi markalar küresel rekabet gücünü sürdürüyor. Uniqlo, Türk turistlerin yoğun ilgisini çekiyor.

Tokyo Ginza’daki 12 katlı mağazasında çok sayıda Türk’e rastlamanız mümkün. Özellikle yarı iletken üretim ekipmanlarında Tokyo Electron gibi şirketler kritik rol oynamaya devam ediyor.

Ancak ülkenin önündeki en büyük yapısal sorun demografi olarak öne çıkıyor. Nüfus hızla yaşlanıyor ve azalıyor. Bu durum, iş gücü arzını daraltırken ekonomik büyüme potansiyelini de sınırlıyor.

Bu noktada tekrar başa dönmek gerekiyor:

Japonya farklı tercihler yapsaydı bugün dünyanın en büyük ekonomisi olabilir miydi?

Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ancak mevcut tablo, Japonya’nın artık farklı bir ekonomik yaklaşım benimsediğini gösteriyor.

Ülke, yüksek büyüme oranlarından ziyade verimlilik, teknoloji ve toplumsal dengeyi önceleyen bir modele yöneliyor.

Sonuç olarak Japonya’nın hikâyesi, hızlı yükseliş ve uzun durgunluk arasında şekillenen bir dönüşümü yansıtıyor.

Şehirlerin kusursuz işleyişi, trenlerin saniyelerle ölçülen dakikliği ve gündelik hayatın disiplinli ritmi, geçmişte kurulan sistemin hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor.

Ancak bu sistemin, küresel rekabetin yeni koşullarında Japonya’yı yeniden üst sıralara taşıyıp taşıyamayacağı sorusu açık kalmaya devam ediyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU