Boğazdaki Atom! Kanser, bilim ve bir gazetecinin kamu yükümlülüğü üzerine

"Dünya büyük boğazı Hürmüz'ü tartışıyordu; ben küçük boğazımın savaşını veriyordum"

Kolaj: Independent Türkçe

2008'den bu yana gazetecilik yapıyorum. 18 yıldır her kelimemi kamu yararı hesabıyla seçtim; her haberi, her köşe yazısını, her analizi toplumun bir gerçeği görmesi için yazdım. Bugün ilk defa tamamen kişisel bir şey yazıyorum.

Ama dikkat edin: "kişisel" dediğim şey burada da kamu yararına hizmet ediyor. Belki de gazeteci olmanın trajikomik güzelliği budur; hayatınızın en özel anı bile bir şekilde halka hesap verilecek bir hammaddeye dönüşüyor.

Bunu şimdi anlayacaksınız.


Eskişehir'de bir akşam yemeği

2024 Kasım, Eskişehir'de bir akşam yemeğindeyiz… Masadaki bir iş insanı yanındaki hastane sahibine dönerek, hiçbir mantıkla açıklanamayacak bir şekilde şöyle dedi:

Sizin hastanede check-up ısmarlasana arkadaşlara…


Absürt. Tam anlamıyla absürt.

Sigara içmiyorum. Alkol kullanmıyorum. Düzenli spor yapıyorum. Hiçbir şikayetim yoktu. Yine de ortağım İlker’le gittik.

Kan değerlerim mükemmeldi. Tansiyon normaldi. Karaciğer, böbrekler, her şey kitabına uygundu.

Doktor "harika görünüyorsunuz" dedi, tam kalkacaktım; bir de ultrason yapalım dedi. Boynuma jel sürdü, prob geçirdi.

Sustu.

Boyun solunda, 4,5 santimetre çapında bir nodül.

6 Şubat'ta biyopsiye girdim. 16 Şubat'ta tiroit kanseri olduğumu öğrendim.
 

 

28 Şubat

Sonrası hızlı aktı. 28 Şubat'ta ameliyat masasına yattım. Prof. Dr. Mete Düren boynumu açtı, tiroit bezimi ve lenf düğümlerimi aldı. Rapor geldiğinde öğrendim: kanser hücreleri lenflere yayılmıştı. Damara girmesine ramak kalmıştı.

Birkaç hafta daha geç kalınmış olsaydı, bu yazı çok farklı bir yerden yazılabilirdi ya da hiç yazılmayabilirdi.

Ameliyattan sonra sıra "atom tedavisine" geldi. Tıp literatüründe adı radyoaktif iyot tedavisi. Hürmüz Boğazı'nın kapatılma haberlerinin ekranlarda aktığı o günlerde, Cerrahpaşa'nın nükleer tıp merkezinde radyoaktif bir ilaç yutuyordum. Ama bu kısmı biraz ileriye bırakayım.


Yapay zeka ve hayat

Tanıyı aldığımda yaptığım ilk şey aramak oldu. Klasik bir internet araması değil; yapay zeka araçlarıyla onlarca akademik makaleyi podcast formatına dönüştürdüm, dinledim.

NotebookLM'den indirdiğim çalışmaları sesli özetlettirdim. Diyetimdeki iyot kısıtlamasından tutun ameliyat sonrası TSH baskılama protokolüne kadar her detayı, birincil bilimsel kaynaklara dayanarak öğrendim.

Bazı geceler saat 3'te kulaklığımla dinliyordum, bir yandan not alıyordum.

Bu süreçte yapay zekaya sorular sormadım; bilimsel makaleleri, güncel akademik çalışmaları önüme getirmesini istedim. Bu çalışmalar içerisinde multimedya içerikleri ürettim.

Hayatım medya içerikleri ve formatları üretmekle geçmişti ama ilk kez kendime ve bizzat hayatımı etkileyen bedenime dair bir üretim sürecindeydim.

Abartmıyorum: yapay zeka, bu süreçte benim için bir kütüphane değil, bir ortaktı. Belki de hiçbir zaman olmadığı kadar hayatıma dokundu.

Ve bilim ne diyordu? Gayet net şeyler.

Tiroit kanseri, insanlık tarihinin en yüksek sağkalım oranlarından birine sahip kanser türüydü. Amerikan kanser istatistiklerine göre beş yıllık hayatta kalma oranı yüzde 98,5'ti. Evre I hastalarda bu oran yüzde 99'un üzerindeydi.

Radyoaktif iyot tedavisinin yüksek riskli hastalarda sağkalıma katkısı ise yüzde 30'u aşıyordu. 2024 yılında Journal of Nuclear Medicine'de yayımlanan kapsamlı araştırma, radyoaktif iyotun hem papiller hem de foliküler tiroit kanserinde uzun vadeli hayatta kalımı anlamlı biçimde artırdığını gösteriyordu.

2+2=4'tü. Denklem çalışıyordu. Korku haklıydı, ama panik haksızdı.

Yapay zekanın kanserdeki rolü de her geçen ay büyüyor. Harvard Medical School'un 2025'te duyurduğu CHIEF modeli, 19 farklı kanser türünde tümör görüntülerinden hastaların yaşam sürelerini tahmin edebiliyor.

Stanford'un geliştirdiği sistem, biyopsi sonuçlarını yorumlamada uzmanlarla yarışır hâle geldi. USC'de geliştirilen bir araç, kan örneğinden kanser hücrelerini 10 dakikada tespit ediyor.

Bunlar bilim kurgu değil; 2025'in tıp pratiği.

Ben bu dönemin hastasıydım.

Ve bu, benim lehimeydi.
 

 

Yazının en önemli uyarısı!

Burada ciddi bir uyarı ve hatta asıl kamu faydası olacak olan bilgiyi de vermek istiyorum.

Ben başta Mete Hoca olmak üzere sadece doktorların verdiği tedaviyi ve süreçleri uyguluyordum.

İlaçlar, tedavi protokolleri vs. Yapay zekâdan yukarıdaki faydalanış şeklim sadece idrak etme üzerine kurguluydu. Hoca bana verdiği ilacı kahvaltıdan yarım saat önce içip hiçbir şey yemememi söylüyordu; ben bunu idrak etmek ve içselleştirmek için nedenini anlamaya çalışıyordum.

İyot tedavisi için nükleer tıp uzmanı bir diyet listesi veriyordu; ben o uzmanın listesinin dışına çıkmıyordum ama o listeden yeni tarifler oluşturmak için artık bir LLM projem vardı.

Demem o ki, hastalığa tedavi şu aşamada doktorlarda. Onlar ve hastalar arasındaki iletişim, idrak, muhakeme yetisi arasındaki köprü ise LLM modellerinde.
 

 

Cerrahpaşa'nın odası

Atom tedavisini aldığım üç gün boyunca Cerrahpaşa Nükleer Tıp Merkezi'nde izolasyon odasındaydım. Radyoaktif olduğum için kimse yanıma giremiyordu.

Eve döndüğümde bile 1,5 yaşındaki kızım evde benden uzak tutuluyordu; o da kendi izolasyonundaydı. Ben yukarıdaydım, o aşağıdaydı. Belki de hastalığın en başından bu yana yaşadığım en zorlu süreç buydu.

Cerrahpaşa'da odada açık bir televizyon vardı. Sesi kısıktı, hiç açmadım. Ama alt bant çalışıyordu. Üç gün boyunca o bant akmaya devam etti:

Hürmüz Boğazı kapanabilir… İran'a yeni yaptırımlar… Nükleer geliştirmeler durdurulsun talebi… Amerika savaş gemilerini konuşlandırdı… İzolasyon… Yayılım… Nükleer…


Ve tam o sırada, kendi boğazımda, radyoaktif bir ilaç kanser hücrelerine saldırıyordu.

Ekrandaki kelimelerle vücudumdaki gerçeklik aynıydı.

İzolasyon. Yayılım. Nükleer.

Dünya büyük boğazını tartışıyordu; ben küçük boğazımın savaşını veriyordum.

Makro ve mikro, tam anlamıyla aynı kelimeleri paylaşıyordu.

Ve o odada, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşündüm.

Kelimeler aynıydı; ama bir tarafta uygarlık korkudan büyütüyordu gündemi, diğer tarafta bilim korkunun tam ortasına yerleştirilmiş bir çözümü devreye sokuyordu.


İnsanlık tarihinin en şanslı hastaları

Dünyada 2022 yılında 20 milyon yeni kanser vakası tespit edildi.

Türkiye'de aynı yıl 240 binden fazla kişiye kanser tanısı kondu.

Rakamlar büyük, korkutucu. Ama rakamların diğer yüzüne de bakmak gerekiyor.

Bugün tiroit kanseri olan bir insan, 50 yıl önce tiroit kanseri olan bir insanla kıyaslanamayacak kadar şanslı.

Cerrahlar daha hassas. İlaçlar daha etkili. Radyoaktif iyot tedavisi onlarca yıl önce de vardı; ama şimdi bu tedavinin uzun vadeli etkilerini geniş veri setleriyle analiz eden algoritmalar da var.
 

 

Ve şimdi bir hasta, sabah 3'te yapay zeka aracılığıyla kendi hastalığına dair en güncel akademik çalışmayı sesli dinleyebiliyor.

Bir yanımız, Hürmüz Boğazı'nda nükleer gerginlikleri konuşuyor. Doğru. Endişe verici. Gerçek.

Öte yandan, insanlık tarihinin hiçbir döneminde bir kanser hastası bu kadar donanımlı, bu kadar bilgilendirilmiş, bu kadar şanslı olmamıştı.

Bunu söylemek naiflik değil. Bu, veriyi düzgün okumak.

2008'den bu yana onlarca haber yaptım, onlarca köşe yazdım. Hepsinin omurgasında kamu yararı vardı.

Bu yazı da farklı değil. Kişisel olanı paylaştım; çünkü kişisel olan burada evrenseldi.

Boğazınızda bir nodül varsa ve siz bundan bihaberseniz, check-up'ı ertelemeyin.

Korkuyu büyütmeyin; veriye bakın.

Ve eğer bir gün izolasyon odasında, sesi kısık bir televizyon karşısında radyoaktif bir ilaçla yalnız kalırsanız, şunu bilin: vücudunuzdaki savaş, insanlık tarihinin en gelişmiş silahlarıyla veriliyor.

Ve istatistikler sizden yana.

Nükleer her zaman kötüye işaret etmez.

Bazen, sadece iyileşme demektir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU