İlham gelmiyorsa amuda kalkın!

Selçuk Ramazanoğlu Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Hayatın kaosu içinde her sabah aynı kupadan kahve içmek ya da sağ ayakla evden çıkmak "Ben hala buradayım ve kontrol bende" demenin en masum ve en insani yolu olabilir mi acaba?

Hepimizin, fark etsek de etmesek de rutinlerimiz ve ritüellerimiz olduğuna eminim. Buna takıntı ya da obsesyon demeye dilim varmıyor çünkü tanıdığım psikiyatr ve psikolog arkadaşlarım hemen etiket yapıştırmaya sıcak bakmıyor. 

Bense teşhis koymayı sevenlerdenim. Gelin buna anksiyete döngüsü diyelim ve devam edelim…

İtiraf etmekte sakınca görmüyorum… Benim de bu tür anksiyetelerim vardı. Öğrencilik yıllarımda ders başarısına büyük önem verirdim; özellikle üniversitede bu tempo hiç kesilmedi. 

Başarılı derslerimin kitaplarıyla, daha az başarılı olanlar asla üst üste durmazdı. Az başarılı kitapların iyi olanları kötüleştireceği endişesi içimi kemirirdi. 

Üniversite yıllarımı hep aynı marka defter ve kalemle geçirdim… 

Çoğu zaman birbirine karıştırılsa da rutin ve ritüel arasında önemli bir fark vardır.

Rutin, işleri yürüten sıkıcı ama vazgeçilmez dişlilerdir.  

Ritüel ise o işe ruh, anlam ve biraz da "büyü" katan kişisel törenlerdir.

Psikolojik açıdan bu "gariplikler", beynimizi performans moduna sokan gizli şifreler gibidir. 

Dışarıdan bakınca "Neden amuda kalkıyor?" ya da "Su şişelerini neden böyle nizami diziyor?" dediğimiz dahiler, aslında zihinlerine "Hazır ol, şimdi bir şaheser yaratacağız" komutunu veriyordur.

Tarihin tozlu sayfalarına ve bugünün parıltılı sahnelerine baktığımızda, başarının sadece terle değil, biraz da şahsına münhasır takıntılarla geldiğini görmüyor muyuz?
 

Agatha Christie (1890–1976)
Agatha Christie (1890–1976)

 

Agatha Christie ve küvet

Yaratıcılığın zirvesine giden yol bazen bir küvetin kenarından geçebilir mi? 

Polisiye edebiyatının tartışmasız kraliçesi ve dünya edebiyat tarihinin en çok satan yazarlarından biri olan Agatha Christie, sadece kurguladığı zehirli cinayetlerle değil, bu karmaşık bulmacaları çözme biçimiyle de nev-i şahsına münhasır bir figürdür. 

Yarattığı Hercule Poirot ve Miss Marple gibi ikonik karakterlerin aksine, kendi çalışma düzeninde titiz bir masabaşı disiplininden ziyade, zihnini serbest bırakan fiziksel eylemlere güvenirdi. 

Yazma sürecine geçmeden önceki en meşhur ritüeli, büyük bir porselen küvetin içine girip, yanında bir tabak dolusu elmayla saatlerce vakit geçirmekti… Ne tuhaf değil mi?

Christie için küvet, dış dünyadan izole olduğu ve cinayet planlarının en ince ayrıntısına kadar "piştiği" bir laboratuvar gibidir.

Elmalarını yerken bir yandan da kurbanların nasıl öleceğini ve katilin hangi küçük hatayla yakalanacağını kurgulardı. 

Hatta bazen elma kabuklarını küvetin kenarına dizerek karakterlerini bu kabuklar üzerinden zihninde canlandırdığı söylenir.

Onun için yazmak, bu uzun banyo seanslarında tamamlanan zihinsel kurgunun kâğıda dökülmesinden ibaret olan teknik bir aşamaydı. 

Durun daha bitmedi…

Agatha Christie, kurgularındaki karmaşık düğümleri çözmek ve zihnini tazelemek için alışılmadık fiziksel yöntemlere de başvururdu. 

Yaratıcılığının tıkandığı anlarda beynine giden kan akışını hızlandırmak amacıyla amuda kalkan yazar, bu pozisyonun olay örgüsündeki boşlukları doldurmasına yardımcı olduğuna inanırdı. 
 

Salvador Dali'nin (1904-1989) eseri
Salvador Dali'nin (1904-1989) eseri

 

Salvador Dalí ve anahtarlı uyku

Sürrealizm akımının en ikonik ve eksantrik figürü, ressam, heykeltıraş ve yazar Salvador Dalí, sadece tuvaline yansıttığı eriyen saatler ve rüya gibi manzaralarla değil, bu imgeleri yakalamak için geliştirdiği yöntemlerle de sanat tarihinin en sıra dışı beyinlerinden biridir.

Kendi dehasına olan sarsılmaz inancı ve gösterişli kişiliğinin arkasında, bilinçaltının derinliklerine inmek ve mantığın süzgecinden geçmemiş saf yaratıcılığı yakalamak için kurgulanmış titiz bir zihinsel disiplin yatardı. 

Dalí'nin bu amaçla uyguladığı en meşhur ritüeli, "anahtarlı uyku" veya "mikro uyku" olarak adlandırdığı tekniktir.

Sanatçı, bir sandalyeye dik bir şekilde oturur, kucağına metal bir tepsi veya tabak yerleştirir ve baş parmağı ile işaret parmağı arasında ağır, metal bir anahtar tutarak uykuya dalmaya çalışırdı. 

Tam uykuya daldığı ve kaslarının gevşediği o saniyede, anahtar elinden kayıp metal tepsiye düşer ve çıkan gürültü Dalí'yi aniden uyandırırdı.

Dalí için bu an, bilincin kapandığı ama rüya aleminin henüz tam olarak başlamadığı, rasyonel düşüncenin devre dışı kaldığı o mucizevi "ara bölge"ydi. 

Uyandığı anda, zihninde beliren o uçucu, mantık dışı ve çarpıcı görüntüleri hemen not eder veya tuvaline aktarırdı. 
 

Honoré De Balzac (1799-1850)
Honoré De Balzac (1799-1850)

 

Balzac ve koyu kahve

Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet romanlarıyla modern edebiyatın devasa anıtlarını inşa eden Fransız edebiyatçı Honoré de Balzac, sadece yazdığı binlerce sayfa ve yarattığı binlerce karakterle değil, bu muazzam külliyatı hayatta tutabilmek için vücuduna uyguladığı amansız çalışma rejimiyle de bilinir.

Gece yarısı bornozunu giyip mumlarını yakarak masasına oturan yazar, zihnini diri tutmak ve o eşsiz cümlelerini bir kâğıda dökebilmek için günde bazen 50 bardağa yakın, koyu ve sert kahve tüketirmiş. 

Bu aşırı kafein tüketimi onun için basit bir alışkanlık değil, 12-15 saatlik çalışma maratonuna hazırlayan, hayal gücünü açan bir ritüeldir. 

Öyle ki, kahvenin etkisini şöyle tarif ederdi:

Kahve mideye iner inmez bir karmaşa başlar; fikirler, bir ordunun taburları gibi savaş meydanına hareket eder ve anılar hücuma geçer.
 

Ludwig van Beethoven (1770-1827)
Ludwig van Beethoven (1770-1827)

 

Beethoven ve 60 adet kahve çekirdeği

Dünyanın en büyük bestecilerinden Ludwig van Beethoven için kahve, sadece bir içecek değil, yaratım sürecinin başlangıcını simgeleyen ve matematiksel bir hassasiyetle yönetilen en önemli sabah ritüeliydi.

Ünlü besteci, her sabah içeceği bir fincan kahve için tam 60 adet kahve çekirdeğini tek tek sayar ve bu sayının dışına asla çıkmazdı.

Kendi elleriyle hazırladığı bu kahve, onun güne odaklanmış ve disiplinli bir zihinle başlamasını sağlayan vazgeçilmez bir alışkanlıktı. 

Beethoven’ın müziğindeki o titiz yapı ve tavizsiz düzen, aslında sabahın ilk saatlerinde bu çekirdekleri sayarken başlardı belki. 

Bu ritüel dehanın kendi içindeki ritmi ve dengeyi koruma biçimi olarak tarihe geçer.
 

Freddie Mercury (1946-1991)
Queen'in solisti Freddie Mercury (1946-1991)

 

Freddie Mercury ve çıkardığı minik tartışmalar

Rock müziğinin karizmatik ve güçlü seslerinden biri olan, Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury, sahnedeki devleşen aurasını ve bitmek bilmeyen enerjisini sadece doğuştan gelen yeteneğine değil, performans öncesi uyguladığı ilginç duygusal hazırlıklarına mı borçluydu?

Güçlü sesiyle stadyumları dahi inleten sanatçı için sahne, tüm duyguların en uç noktada yaşandığı bir arenadır. 

Mercury’nin en dikkat çekici ritüeli, büyük konserlerden hemen önce yakın çevresiyle veya grup arkadaşlarıyla kasıtlı olarak "hafif bir tartışma" yaşamaktı. 

Birçok sanatçı sahneye çıkmadan önce mutlak bir sükûnet ve meditasyon ararken, Freddie tam tersine damarlarında adrenalin dolaşmasını isterdi. 

Bu ritüel, onun için bir nevi "duygusal deşarj" yöntemiydi. 

Burada en doğru yaklaşım belki de, ritüeli sanatın kendi doğasıyla, yani icra edilen müziğin ritmi ve ruhuyla şekillendirmektir.

Eğer icra edilen tür rock müzikse, performansın gerektirdiği o yüksek enerjiyi yakalamak için hafif bir adrenalin dozuna ihtiyaç duyulabilir.

Ancak Türk sanat müziği gibi derinlik ve ağırbaşlılık isteyen bir türden bahsediyorsak, o yüksek adrenalin yerini mutlaka mutlak bir sükûnete bırakmalıdır. 
 

Pelé (1940-2022)
Pelé (1940-2022)

 

Pelé ve uğurlu forma

Futbol dünyasının ebedi kralı Pelé, sahadaki sarsılmaz tekniğinin ardında zihinsel odaklanmaya ve kişisel rutinlerine büyük önem veren bir sporcuydu.

Maç başlamadan tam yarım saat önce soyunma odasında kendi kabuğuna çekilen efsane oyuncu, yüzünü bir havluyla tamamen kapatıp mutlak bir sessizliğe bürünerek dış dünyayla bağını kesermiş.

Onun ritüelleri arasında en ikonik olanı ise form düşüklüğünü bir taraftara hediye ettiği formasına bağladığı "uğurlu forma" olayıdır.

Arkadaşının bulup getirdiği formanın aslında sıradan bir forma olmasına rağmen, Pelé’nin buna inanarak eski performansına dönmesi spor tarihindeki en güçlü psikolojik güven örneklerinden biri kabul edilir. 

Maçlara her zaman sağ ayağıyla adım atan ve penaltı atmayı "gol atmanın en korkak yolu" olarak görse de disiplinli hazırlık rutinlerinden ödün vermeyen Pelé, havlusunun altındaki o sessiz yarım saatte topladığı enerjiyle sahalarda devleşmiştir.
 

Rafael Nadal
Rafael Nadal

 

Rafael Nadal ve iki su şişesi

Tenis tarihinin en büyük oyuncularından Rafael Nadal’ın belki de en ünlü kort içi alışkanlığı olan "su şişesi ritüeli"dir. 

Maç sırasındaki her saha değişimde, iki adet su şişesini (biri soğuk, diğeri oda sıcaklığında) etiketleri tam olarak kortun son çizgisine bakacak şekilde, milimetrik bir hassasiyetle çaprazlama dizer. 

Bu eylemi her seferinde aynı titizlikle tekrarlayan Nadal, bunun bir batıl inançtan ziyade, zihnini oyuna odaklamak ve çevresindeki karmaşayı kontrol altına alarak içsel bir düzen kurmak için kullandığı bir yöntem olduğunu belirtir. 

Şişelerden birinin devrilmesi veya yerinin değişmesi durumunda duyduğu rahatsızlık, onun sahadaki her ayrıntıya ne kadar hâkim olmak istediğinin fiziksel bir dışa vurumudur.
 

Charles Dickens (1812-1870)
Charles Dickens (1812-1870)

 

Charles Dickens ve tavşanları

İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Charles Dickens, çalışma masasında her şeyin kusursuz bir düzen içinde olmasına takıntılı derecede önem verir ve odaklanabilmek için belirli objelerin her zaman aynı noktada durmasını şart koşardı.

Bu ritüelin en dikkat çekici parçası, masasının üzerinde uğur getirdiğine inandığı iki adet bronz tavşan figürüdür.

Yazmaya başlamadan önce bu tavşanların ve diğer süs eşyalarının (kaz tüyü kalemleri, büyük bir mürekkep hokkası ve bir yaprak bıçağı gibi) konumlarını milimetrik olarak kontrol ederdi.

Dickens için bu nesnelerin varlığı ve düzeni, zihnindeki karmaşayı dindirerek yaratıcılığını serbest bırakmasını sağlayan vazgeçilmez bir çalışma disipliniydi.
 

Victor Hugo (1802-1885)
Victor Hugo (1802-1885)

 

Victor Hugo ve gri büyük şalı

Fransız yazar ve şair Victor Hugo, yazma disiplinini sağlamak ve dış dünyadan kopup iç dünyasına çekilmek için oldukça radikal bir yönteme başvururdu.

En ünlü eseri Notre Dame’ın Kamburu’nu yazarken, dikkatini dağıtmamak ve dışarı çıkma arzusunu bastırmak için kıyafetlerini sandığa kilitleyip uşağına teslim ederdi.

Üzerinde sadece büyük gri bir şalla, neredeyse çıplak bir halde odasına kapanırdı.  

Bu gönüllü mahkûmiyet, onun için en güçlü yaratıcılık tetikleyicisiydi:

Dikkati dağılmasın, sadece kağıdıyla baş başa kalsın diye.
 

Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944)
Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944)

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar ve örgüleri

Edebiyat tarihimizin en kendine has ve titiz figürlerinden biri olan Hüseyin Rahmi Gürpınar, yazı sürecini adeta bir "hijyen ve el emeği" disipliniyle yönetirdi. 

Hastalık kapma korkusu ve aşırı temizlik takıntısı nedeniyle sokağa çıktığında dahi elinden çıkarmadığı eldivenlerini yazı masasında da kullanır, kâğıt ve kalemle temasını bu şekilde sağlardı.

Zihnini dinlendirmek ve kurgularını olgunlaştırmak için Avrupa'dan getirttiği modellerle dantel ve örgü ören yazar, ilmekler arasındaki o ritmik akışı edebi üretiminin bir hazırlık evresi olarak görürdü. 

Heybeliada’daki evinde, dış dünyadan izole bir şekilde sürdürdüğü bu ritüeller, onun hem sosyal mesafesini korumasına hem de o dönem için alışılmadık bir titizlikle eserlerini kâğıda dökmesine imkân tanırdı.


Aslında tüm bu tuhaf alışkanlıklar, ilham denilen o belirsiz kavramı beklemek yerine zihni zorla çalışma masasına oturtma veya sahada var olma çabası mıdır acaba?

Kimisi beynine kan gitsin diye amuda kalkar, kimisi de sokağa çıkmamak için kıyafetlerini saklatır. 

Çünkü deha bazen ancak bu tip radikal disiplinlerle ya da takıntılı bir düzenle dizginlenebilir.

Nihayetinde hayran olduğumuz eserler ve insanlar, sadece büyük fikirlerin değil, aynı zamanda bu titizlikle kurgulanmış ritüellerin bir ürünü gibi görünmektedir.

Görünen o ki, kalıcı bir iz bırakmak, yetenek kadar zihni o üretim anına hapseden bu inatçı ritüellerden geçiyor birçok deha için.

Ritüel değil ama rutin diyelim buna.

Pazar kahvemizi yanımıza almayı unutmadık değil mi?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU