Watson Sendromu

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Walking Times

Psikoloji dünyasından John B. Watson’ın davranışçılarla ilgili metodu psikolojide yer eden bir konudur. Ben size ne anlatacağım?

Ara başlıklar şunlar: Propaganda, davranışçılar, proje, siyaset, sendrom, sözlükler, 1984, Matruşka ve sistem.

Watson karşınızda olsaydı şöyle sorardı: Bakalım buradan kim ne çıkaracak?


Propaganda

Gençken öğretmenlerimiz Sovyet propagandacıların yöntemlerini öğretirlerdi. Sonra sahaya çıkardık ve hadi şimdi siz de propaganda yapın dediklerinde, içimizden çok azımız başarılı olabilirdi. Sahip olunan psikolojik ve sosyolojik taban, yani kendimizdekiler, onlar her neyse, o denli dokuya işlemişti ki, mevcut durumunu aşamayanlar bir türlü hedeftekine özel gerçek bir propaganda teması hazırlayıp etkili olmayı başaramıyordu. Buna öğretmenlerimiz, bazılarınız yetenekli diğerleri değil, der geçerdi.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Davranışçılar

Bana göre burada başka bir şey vardı: Etkin tutum! Kendime göre bunu açıklayabiliyordum ama o dönem bilimsel bir tarifle durum pek gelişmiyordu.

Bu terimleri nereden hatırlıyorum? Lisans seviyesi eğitimimi alırken John B. Watson’dan haberdar oldum. Davranış Bilimleri hocamız bir kısmıyla bahsetmişti. Aklımda kalmıştı ki daha sonra meslek yaşamımda Watson’a tekrar döndüm ve biraz daha okumak ihtiyacı duydum. Watson’un psikolojideki "davranışçılık" metotları ilgimi çekmişti. Psikolojide bu davranışsal metotla yapılacak neler olabilirdi? 

Bu konu sadece psikolojinin değil, toplumsal davranışların da konusuydu. Davranış Bilimleri içinde Etkin Tutum Araştırması diye bir metot vardı. Bunun uygulama alanı çoktu. Bazıları kendi ihtiyacına göre analiz yapar sonuçları raporlar, bazıları ise kendine özgü bir sistem kurar ve işletir. Örneğin bir fabrika yöneticisi bile bundan yararlanabilirdi.


Proje 

Zaman geçti… Kuvvetimize ait müstakil bir ihtisas okulu kurduğumda, bunun istihbarat alanı içindeki bir başlıkta, daha belirgin, metoda dayalı, bilimsel çalışmalar yapılmasını arzuladım. Bölgedeki bir üniversiteden bir hocadan Etkin Tutum Analizi bahsinin öğrencilerime bir ders olarak aktarılmasını istedim. 

Artık ana konu buydu, davranışçılardan öğrendiklerim Türkiye’de somut olarak işe yarayacaktı. Bununla beraber Beden Dili ve diğer Kişilik Analizleri konularında da başka bir hocadan destek istedim. 

Bireyleri sorgulamak, araştırmak, yalanlarını veya gizlediklerini bulmak, onları çözmek, bilgileri almak… Bunları bir yabancının kursundan almıyor, kendi geliştirdiğimiz metotla yapabiliyorduk, hatta kurs satarak milli bütçeye gelir bile elde edilebiliyorduk.

Farklı bir uygulama alanında somut düzenlemeye gitmek istedim. Öğrenci alımlarındaki "mülakat komisyonları" çalışmasında sübjektif ve spekülatif seçimlerin önüne geçebileceğime inanıyordum. Konu için o dönem sisteme dayalı bir öneri sundum.

İlgililer, nasıl olacak diye sordular?

Sistem iki şekilde çalışılacaktı:

  • Birincisi, davranışların belirlenmesine dayalı ön test uygulaması, bu rehber nitelikli bir çözüm yolu açacaktı,
  • İkincisi ise mülakat içerisinde bu bahsettiğim eğitimleri alan kimselerin kullanılmasıyla büyük oranda insan kaynağı seçimi metoda bağlanacaktı. Bu metot istenirse devletin her kurumuna verilebilecekti. 

Bu önerim daha ilk adımda duvara çarptı: Korktular! Bilimden mi siyasi düşünceden mi?


Siyaset

Konu tam olarak bilimseldi; siyasi değildi. Hatta milli güvenlik meselesinde bir gereklilikti, teröristlerin yetiştirdikleri öğrenci adaylarının sisteme sızmalarının önüne geçilecekti. Daha ne olsun? 

Ama tersi durum vardı: Siyaset korkulan bir şeydi; siyaset kol geziyordu. Somut olarak o dönemden itibaren bünyeye alınan öğrenci adayları için bu metot uygulanabilecek ve teröristlerin elemine edilmesi sağlanabilecekken, bu olmadı… 

Bunun nedeni ne? Bu davranışçılar tarafından kolay açıklanabilir bir şey olabilirdi! Neden politika değil de siyaset? Bu sorunun cevabı bile davranışçıların açıklamalarına muhtaçtı.

Yıllar sonra geçmişe baktım neler kaldı diye. Mesela okul ne olmuştu? Daha sonradan darbeci-başı olacak kişi tarafından ilk hamlede kadük edilmişti. Üstelik kendine sistem kuran o mankurtlar darbe girişiminde bulunabilmişlerdi. Yani darbe oldu! Mankurt doğanlar ayrı, ama bir onu yetiştirmek ancak bir siyasi sebeple açıklanabilir. Mankurtlar, teröristler… Bunları Watson’un karşısına oturdun, size çözüversin.

O bilimsel çalışmaya ne oldu? Benim ve o çalışmada koşturan birkaç kişinin hafızasında kalmıştı. Peki, Watson gibi davranışçıları bilenler kimler? Gerekli bilgiler üniversitedeki gençlerin kitaplarında ve biraz da meraklıların önünde duruyor olmalıydı.


Watson Sendromu

Zamanla Watson konusu ufkumda başka bir şekil aldı. Bir tarif gelişti: Watson Sendromu. Bilimi kitaplardan takip etmekle yeterli kalmayı seçen, ama aslen esası dışlayan sistemik bozukluğu açıklayan bir tarifti bu. 

Buradan yola çıkarak kurumsal mantık, sistemsel yapı içinde düşündüm ve şunu tespit ettim: Watson Sendromu kendine özgü kimseleri yaratmaya başlamış ve bu gibi kimseler çoğalıyorlardı. Aile, mahalle, okul, kurs, dershane, kamp yerleri, benzer dokuyu oluşturuyordu. Bulunduğu yere neden ve nasıl geldiğini pamuk ipliğiyle açıklayabilen kişilikler giderek suskunlaşıyorlar, sinsileşiyorlar ve bir diğer benzerine bağlıymış gibi hareket ediyorlardı. 

Temelde mesele; bilimi, bilimsel metotları, örneğin psikoloji alanındaki Watson’ları yaratamayacak bir durumun oluşmasıydı, artık bunların hepsinin ithalatçısı ve uygulayıcısı durumundan bir türlü çıkılamıyordu. İşin kötüsü sistem içindekiler, yani sendroma dahil olanlar, durumlarının farkında değillerdi, çünkü onlar için işler yolundaydı. Bu kendine özgü bir ekosistem oluşturmuştu.

Bu ekosistemdekiler Watson’ları, davranışçılığı, Davranış Bilimlerini, psikolojiyi, başkalarından almakla kalmıyorlardı, dahası da vardı: Esasen bunlar kendi toplumsal davranışlarının olması gerektiği biçimde bir gerçek sisteme dönüşmesine engel oluyorlardı. Sorulduğunda, kendilerinden bütünüyle emindiler. Bu bir özgüven yaratmaktaydı.


Sözlükler

Watson Sendromu öyle bir şeydi ki, örneğin bir telefonu veya telgrafı yaratan olamamak demekti. Bunları başkaları yaratır, sendroma yakalananlar diğerlerinin kullanıcısı olurlar. Bu böyleydi! Çünkü, örneğin yarı iletkeni yaratamamak, her temel şeyi başkasından öğrenmek, onun cihazlarını veya uygulamalarını ithal etmek demek gibiydi artık.

Yapay zekâ ne demekti? Onun bile kendine özgü bir sözlüğü vardı ve eğer o alanda uzmanlaşmak isteniyorsa, onun da kendi sanal dünyasında bulunulması gerekiyordu. Buna teknolojiyi takip etmek deniyordu. Resmi sözlüğün çoğu kelimesi ithaldi artık. Buna sistem denecekse eğer, sendromun etkisine dayalı konuşmak en doğrusuydu. Örneğin dış politikada işlemsel uygulama gibi bir şeyi yaratamamak, belki de iyi bir uygulayıcı konumuyla ortaya çıkmak ve bu övünülecek bir şeydi. 

Bilerek böyle farklı noktalardan örnekler yazdım, nereden geldik buralara demeyin. Bir şeyin adını ancak başkaları koyabiliyordu, tıpkı Watson gibi.


1984

George Orwell’in 1984 başlıklı eseri ne anlatıyor? Siyasette: 2 artı 2, 5 eder! Eğer cevabınız 4 ise mahkûmiyet de devam eder…

Siyaset, propaganda, sistem… Orwell’e göre de durum gayet net. Davranışçılar bunu açıklayabilirler. Orwell bu sendromu kendi felsefesine göre açıklıyor hem de harika bir biçimde.
 


Matruşka

Günümüzde enformasyon savaşları ve daha da gelişmiş haliyle bilişsel harp oluyor, aralıksız! Teknoloji, yapay zekâ ve internet işin içinde. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmek güçleşti. Derin sahtecilik ve yaratılmış gerçeklik ve algı yönetimi işleri aldı yürüdü. Zararlı o kadar çoğaldı ki, çeşitlendi: Sanal mı, gerçek mi? 

Bilinen bir psikolojik harp vardı, şimdi nerelere gelindi? Bireyleri ve toplumları korumak gerçek bir iş ve politika konusu oldu. İlan edilmiş savaşların değil, günlük işlerin konusu oldu. Artık korumacılık ne denli gerekli diye sorulmuyor bile. Her sistem kendi koruma refleksini geliştirmekte ve buna sarılmakta. Kazanılan özgüvenle sistem için gerekli insan kaynağını yaratmak ve onu korumak! İşte siyaset de böyle bir şey…

Bilinmeyen bir şey kalmadı gibi, makineler kod yazıyor ve teknoloji şirketi manifesto yayımlayabiliyor. Artık yaratmak gerekiyor, sadece kullanmak yetmiyor! Neyin ne olduğunu ancak yaratanı biliyor ve sürekli herkesin önünde giderek mevcudu da geliştiriyor, yine önde…

Yaratamayanlar ve sadece kullanıcı olanlar için sorun giderek büyüyor: Sorunun içinden başka sorun çıkıyor, Matruşka serisi bebekler gibi… Sorunların içinde kaybolmamak esas olmalı ve şurası önemli, sorunları daha doğmadan çözebilmek gerekli. Çünkü hız çok felaket bir hal aldı. Farkına varıncaya kadar ikincisi çıkıyor içinden, sonra bir üçüncüsü…

Bize kaçma kurtulma eğitiminde öğretilen ve asla unutulmaması gereken prensip şuydu: Önce kaybolduğunu kabul et!


Sistem

Propagandadan geldik buralara, Sovyet metodundan. İnsanlardan ve toplumlardan geldik. Yetenekten veya bilimi bilmekten… İstihbarattan, insan kaynaklarından geldik… Etkin tutumlardan ve davranışların neyle ilgili olabileceğinden… Bilim, teknoloji, yapay zekâ, sanal alemden geldik… Enformasyon savaşı, bilişsel savaş, algı yönetimi… Tedirgin edici bir vaziyetteyken korumak ve korunmak için gereklilikleri düşünerek geldik buralara.

Dünyanın kullanabileceği herhangi bir şeyi yaratamamanın nedeni ne? Başkaları yaratsın, ondan alalım demek yeterince sorunlu değil mi? Bir toplumda bireyler ve davranışları için hem psikolojide hem de sosyolojide farklı şekillerde olaylar vardı; bizde ise birbirine benzer bir doku oluşmaktaydı. Daha başka türlü söyleyeyim, bir özgün, yerli-milli metot, tez, teori, doktrin, strateji ileri sürdüğümde bir de bakıyorum ki, tepkiler bile standart! Bu sendrom toplumsal dokuya işlemiş ve yumurtanın kabuğu çatlatılamıyor. Çünkü önce o kim diye soruyorlar, kendi içlerinde propaganda var ve bu kapalı çevrimde işleyen bir sistem, tıpkı 1984’teki gibi…

Geçtik 1984’leri, standart prosedürleri, onlar internetten bulunabilir şeyler. Geçtik ezbere eğitimleri, düşünmeye, yaratmaya odaklanmak gerekli ve sistemin kendi karakteri işte bunu temin edebilmeli. 

Geçen bir genç matematik dâhisi kısaca; matematik anlamak demek, diyor. Logaritma cetvelini ezberlettikleri dönemi bile gördük, değil mi?

Halbuki sistem anlamayı kendi doğasıyla sağlayabilmeli, ilk basamak konularda anladım demekle olmaz bu işler. Başlangıçta bahsettim, propaganda teması yazamayanlara ve etkili olmayı başaramayanlara öğretmenin yetenek demesini düşünün. Öyle değil. Ya nasıl? Etkin tutumlara dayalı bakın artık, çözün bugünün insanını, kurtulun şu Watson sendromundan!

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU