11 Nisan 2026’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sosyal medya platformu X üzerinden Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a doğrudan ve sert bir ithamda bulundu:
İsrail, benim liderliğimde İran’ın terör rejimi ve vekilleriyle mücadele etmeye devam edecek; oysa Erdoğan onlara kucak açıyor ve kendi Kürt vatandaşlarını katlediyor.
Bu paylaşım, Savunma Bakanı Israel Katz’ın daha önceki benzer tonlu açıklamalarıyla birlikte, iki ülke arasındaki gerilimin yeni ve açık bir zirvesini temsil ediyor. Apaçık bir retorik saldırı olmanın ötesinde, bu olay jeopolitik bir aynadır: Ortadoğu’da güç dengelerinin hızla değiştiğini, Türkiye’nin bölgesel etkisini katladığını ve İsrail’in ise çok cepheli bir savaşın yarattığı güç boşluğu içinde savunma pozisyonuna çekildiğini gösteren somut bir göstergedir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail hükümetlerine yönelik tutumu, 2009 Davos Dünya Ekonomik Forumu’ndaki meşhur “one minute” çıkışından bu yana tutarlı ve net bir çizgi izlemiştir. O günden itibaren Türkiye, Filistin davasını küresel gündemin merkezine taşıyan, Gazze’deki insani krizi en yüksek sesle dillendiren ve İsrail’in politikalarını “işgalci ve yayılmacı” olarak nitelendiren bir diplomasi yürütmüştür. Netanyahu’nun Erdoğan hakkındaki düşünceleri de simetrik olarak belirgindir; ancak bugün karşı karşıya olduğumuz doğrudan ve kamuoyu önünde yapılan bu ithamlar, salt kişisel rekabetin ötesinde yapısal bir jeopolitik dönüşümün sonucudur.
Buradaki asıl mesele, “güç boşluğu” kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Uluslararası ilişkiler teorisinde güç boşluğu, bir hegemonik aktörün zayıflaması veya geri çekilmesiyle oluşan otorite ve etki alanı boşluğunu ifade eder. Bu boşluk, diğer bölgesel güçler tarafından doldurulmaya çalışılır ve sıklıkla rekabet, istikrarsızlık veya yeni ittifaklarla sonuçlanır. 7 Ekim 2023 Hamas saldırısından bu yana İsrail, Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran ekseninde çok cepheli bir savaşa sürüklenmiştir.
Gazze’deki yıkım ve sivil kayıplar (Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Nisan 2026 itibarıyla 72 bininüzerinde ölü, bağımsız tahminlerde 75 bine yaklaşan rakamlar) dünya kamuoyunda İsrail’e ağır bir diplomatik ve imaj bedeli ödetmiştir. Bu tabloyu küresel ölçekte en görünür kılan aktörlerden biri de Türkiye olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmaları, diplomatik girişimleri ve medya üzerinden yaptığı vurgular, Gazze’nin “yerle bir edilmiş bir toprak” olarak dünya gündeminde kalmasını sağlamıştır.
Gazze yetmezmiş gibi, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim politikaları, Lübnan sınırındaki operasyonlar, Suriye içindeki hedefli saldırılar ve Yemen’deki Husilere karşı eylemleri, “yayılmacı ve işgalci” bir strateji olarak Türkiye tarafından sürekli eleştirilmiştir. Netanyahu’nun elinde tuttuğu haritalarda kırmızı çizgilerle işaretlediği coğrafya –İsrail’den İran’a, Yemen’e uzanan geniş bir savaş hattı– “İran Savaşı’ndan önce haritalar değişecek” söyleminin somut bir yansımasıdır. Bu, Büyük İsrail (Greater Israel) vizyonuyla örtüşen bir “Yeni Ortadoğu” haritası imasıyla alakalı projedir; ancak gerçekte İsrail’i askerî, ekonomik ve diplomatik açıdan yormaktadır. ABD ile özellikle Trump–Netanyahu ekseninde yürütülen İran karşıtı cephe, bu yorgunluğu daha da artırmıştır.
Peki, burada güçlenen bir İsrail mi yoksa güç boşluğu yaratan bir İsrail mi söz konusudur?
Sorunun cevabı nettir: Çok cepheli savaş, İsrail’i savunma odaklı bir pozisyona itmiş ve bölgesel etki alanında bir boşluk yaratmıştır.
Bu boşluğu dolduran ise Türkiye’dir. Türkiye, son on yılda savunma sanayii (drone teknolojileri, yerli silah sistemleri), ekonomik büyümesi, enerji koridorlarındaki rolü ve diplomatik açılımlarıyla gücünü ikiye katlamıştır. Afrika Boynuzu’ndan Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya uzanan rekabet eksenlerinde Türkiye, hem sert güç (hard power – askerî, ekonomik kapasite) hem de yumuşak güç (soft power – kültürel, diplomatik etki) açısından avantajlı konuma gelmiştir. İsrail’in bu durumdan memnun kalmadığı, Netanyahu ve Katz’ın son çıkışlarıyla açıkça ortaya çıkmaktadır.
Son günlerde Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasındaki yakınlaşma da bu jeopolitik atmosferin bir başka yansımasıdır. Trump’ın Ortadoğu politikalarındaki olumsuzlukları ve Netanyahu ile kurduğu yakın ittifak, Avrupa’yı yeniden düşünmeye sevk etmiştir. Avrupa, Türkiye’yi Ortadoğu’daki istikrarlaştırıcı bir aktör olarak hakkını vererek yeniden değerlendirmeye başlamış ve kendine göre güven tazeleme adımları atmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu atmosferi ustalıkla değerlendirmekte; güç boşluğunu dolduracak diplomatik, ekonomik ve stratejik hamleleri arka arkaya gerçekleştirmektedir. Bu Avrupa ile Türkiye perspektifinde gelişme coğrafyası, bahsettiğim Türkiye merkezli olarak Rusya-Ukrayna hattından Kızıldeniz-Arap Denizi eksenine kadardır. İçinde Kıbrıs da vardır. Savunma-güvenlik konuları ile stratejik iş birlikleri konuları bulunmaktadır. Avrupa planlarında Türkiye’nin artan önemi İsrail’in dikkatinden kaçmamıştır. Trump ve Netanyahu kaybederken, Avrupa sağlamlaştıracağı bağlarla Türkiye merkezli politikaları önemsemektedir. Bu bir güven sınaması şeklinde sonuçlanan konu olmuştur. Netanyahu güvenini tıpkı Trump gibi kaybetmiştir.
Netanyahu ve Katz’ın Erdoğan’a yönelik son ithamları, iki liderin uzun yıllara dayanan karşılıklı söz düellosunun yeni bir raundudur. Ancak bu kez arka planda Türkiye’nin yükselen gücü ve İsrail’in yaşadığı güç boşluğu vardır. Uluslararası ilişkiler bağlamında bakıldığında, bu olay klasik bir “güç geçişi” dinamiğidir: Yükselen bir bölgesel güç (Türkiye) ile mevcut statükoyu koruma çabasında olan bir aktör (İsrail) arasındaki gerilim, sosyal medyaya yansımıştır. Netanyahu’nun paylaşımı, kendi iç siyasetine “güçlü lider” mesajı verirken, aynı zamanda Türkiye’nin doldurduğu boşluğu örtme girişimi olarak da okunmalıdır.
Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2009’dan beri izlediği tutarlı politika ile bugün karşı karşıya olduğumuz olay, jeopolitik bir gerçekliğin ifadesidir: Türkiye gücünü katlarken İsrail güç boşluğu içindedir. Bu durum, başta Ortadoğu’da ve Avrupa ekseninde yeni ve artan dengelerin habercisidir. Diplomasinin sosyal medyaya indirgendiği, rekabetin açık ithamlara dönüştüğü bu dönemde, Türkiye’nin avantajlı konumunu koruma ve genişletme stratejisi, bölgenin geleceğini belirleyecek en kritik unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Netanyahu ve Katz’ın sözleri, bu gerçeği değiştirmek yerine yalnızca teyit etmektedir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish