Münih Güvenlik Konferansı (MSC), Şubat 2026’da “Yıkım Altında” (“Under Destruction”) temasıyla toplandığında, transatlantik ilişkilerde ve uluslararası düzenin genel yapısında derin bir kaymanın somutlaştığı bir an yaşandı. Munich Security Report 2026, 1945 sonrası ABD liderliğindeki düzenin artık “yıkım altında” olduğunu, “yıkım topu siyaseti” (“wrecking-ball politics”) dönemine girildiğini vurguladı. Avrupa liderleri, Donald Trump’ın ikinci yönetimi altında NATO’ya yönelik koşullu taahhütler, Ukrayna’ya dalgalı destek ve Grönland gibi konulardaki provokatif söylemler karşısında net bir zorunluluk dile getirdi: Avrupa, savunma, enerji, ekonomi, dijital alanlar, ham maddeler ve teknoloji boyutlarında stratejik özerkliğini hızlandırmak zorunda. Ursula von der Leyen, kıtanın “başka seçeneği olmadığını” belirterek her alanda bağımsızlaşma çağrısı yaptı. Kaja Kallas ve Friedrich Merz’in benzer vurguları, Washington’la kopuş değil, daha büyük öz yeterlilik yönünde bir yeniden kalibrasyon sinyaliydi.
Ancak arzu ile kapasite arasındaki uçurum hâlâ geniş. Avrupa’nın güçlü yönleri arasında dünyanın en büyük entegre tek pazarı, liberal değerler ve regülasyonda normatif liderlik (GDPR’den AI Act’e), yeşil enerji ve yarı iletkenlerde teknolojik üstünlük ile 2022 sonrası artan savunma harcamaları yer alıyor. Bu unsurlar, AB’yi çok merkezli dünyada potansiyel bir “orta güç koalisyonu lideri” konumuna getiriyor; ABD tek taraflılığı (unilateralizmi), Çin devlet kapitalizmi ve Rusya revizyonizmine karşı normatif ve düzenleyici bir alternatif sunuyor. Fakat yapısal zayıflıklar sürüyor: Doğu ve Batı üyeler arasındaki iç bölünmeler, yavaş karar alma mekanizmaları, demografik gerileme ve ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığına kalıcı bağımlılık, Avrupa’nın potansiyelini eyleme dönüştürmesini engelliyor.
Konferans, bu ikilemin bölgesel yansımalarını da netleştirdi. Afrika’da, sürdürülebilir altyapıya yönelik 300 milyar avro taahhütlü Global Gateway girişimi, Çin’in daha hızlı ve koşulsuz Kuşak ve Yol yaklaşımı karşısında bürokratik gecikmeler ve yetersiz özel sektör katılımı nedeniyle zorlanıyor. Orta Doğu’da, iki devletli çözüm ve Gazze’deki insani yardıma yönelik normatif savunuculuk, devam eden çatışmalar ve ABD aracılığına bağımlılık nedeniyle sınırlı etki yaratıyor. Hint-Pasifik stratejisi, ASEAN ortakları, Japonya ve Hindistan’la yeşil ve dijital ortaklıkları vurgulasa da Çin’in iddialı tutumuna karşı sert güç projeksiyonu eksik kalıyor. Arktik’te eriyen buzullar yeni rotalar ve kaynak fırsatları açarken, Avrupa’nın sürdürülebilirlik odaklı politikası Rusya’nın militarizasyonu ve Çin-Rusya işbirliği karşısında gölgede kalıyor.
Bu sınırlılıkları aşmak için Avrupa, iklim dayanıklılığını güvenliğe, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerini ekonomik egemenliğe ve bölgesel angajmanı küresel normatif etkiye bağlayan entegre stratejiler izlemeli. Öneriler arasında Hint-Pasifik’te “Yeşil ve Dijital İttifak”ın hızlandırılması, Türkiye’nin merkez konumunda yer aldığı Hazar-Orta Koridor taşımacılık ağı, genişletilmiş Gazze yeniden inşa çerçevesi ve Nordik, Baltık ile çekirdek AB devletlerini kapsayan bir “Arktik İttifakı” öne çıkıyor. Küresel düzeyde, yenilenmiş Global Gateway 2.0 ve orta güçlerle (Hindistan, Brezilya, Endonezya) koalisyonlar, Avrupa’yı Global South’ta dengeleyici bir merkez haline getirerek jeoekonomik parçalanmaya karşı risk azaltma ve çeşitlendirilmiş tedarik zincirleri yoluyla yanıt verebilir.
Türkiye, bu Avrupa yeniden konumlanmasında vazgeçilmez bir jeostratejik merkez olarak ortaya çıkıyor. Kuzey-güney (Karadeniz-Akdeniz-Kızıldeniz hattı, enerji ve göç koridorları) ile doğu-batı (Avrasya’nın kalbi, Orta Koridor, Kafkasya-Orta Asya bağlantısı) eksenlerinin kesişiminde yer alan Türkiye, sadece coğrafi değil; aynı zamanda güvenlik, enerji, ticaret, göç yönetimi, savunma teknolojisi ve bölgesel diplomasi açısından da işlevsel bir merkezdir. Bu merkezlik, Türkiye’yi gelip geçilen bir köprü olmaktan çıkarıp, karar alma, güç projeksiyonu, arabuluculuk ve dengeleme kapasitesinin yoğunlaştığı bir hub haline getiriyor.
Münih Güvenlik Konferansı öncesi dönemde Türk diplomasisi, 1995 Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, kısmi vize serbestisinin tam uygulanması ve 2016 göç anlaşmasının daha dengeli yük paylaşımı için yeniden müzakere edilmesi üzerinde yoğunlaştı. Savunma sanayii sinerjileri – özellikle küresel lider konumundaki drone ve insansız sistemlerde – Avrupa’nın Avrupa Savunma Fonu veya potansiyel SAFE mekanizmaları altındaki ortak üretim ihtiyacına doğrudan uyuyor.
Konferans’ta Türkiye heyeti – Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın, TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç – pragmatik angajmana odaklandı. Tartışmalar, Avrupa’nın Rus enerji bağımlılığını azaltma ve Orta Asya’ya bağlantıyı güçlendirme ihtiyacında Türkiye’nin merkez rolünü vurguladı. Kalın’ın ikili görüşmeleri, Suriye’nin evrilen dinamikleri, hibrit tehditler ve bölgesel istikrar konularında Ankara’nın kilit muhatap konumunu pekiştirdi. AB Genişleme Komiseri Marta Kos’un 6 Şubat 2026 Ankara ziyareti, “Gümrük Birliği modernizasyon yolunu açma iradesi” ve “tam potansiyeline ulaştırma” vurgusuyla somut bir ivme kazandırdı.
Münih Güvenlik Konferansı sonrası dönemde Avrupa’nın stratejik özerklik ihtiyacı, Türkiye ile ilişkilerde klasik engelleri (Kıbrıs vetosu, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz tutumu, üyelik süreci dondurulması) kısmen aşındırma potansiyeli taşıyor. Gümrük Birliği modernizasyonu en acil ve somut alan olarak öne çıkıyor: AB tarafı ekonomik güvenlik ve tedarik zinciri çeşitlendirme (de-risking) için Türkiye’yi vazgeçilmez görüyor. Kos-Fidan görüşmesinde “modernizasyon yolunu açma” iradesi beyan edildi; bu, tam üyelik şartı olmadan yeşil/dijital geçişe özel modüller, Serbest Ticaret Anlaşması’na otomatik erişim ve anlaşmazlık çözümü mekanizması içeren “ekonomik güvenlik odaklı kısmi modernizasyon” formülüyle ilerleyebilir.
Vize serbestisi alanında da pragmatik genişletme mümkün: Tam serbesti yerine iş insanları, öğrenciler ve aile birleşimi odaklı genişletilmiş kolaylık ve geri kabul anlaşmasının güncellenmesi, Avrupa’nın göç baskısına karşı Türkiye’nin sınır yönetimi kapasitesini “güvenlik ortağı” olarak konumlandırabilir.
Savunma ve güvenlik işbirliği en büyük fırsat penceresi: Avrupa’nın “daha Avrupalı NATO” arayışı ve Rusya tehdidine karşı ortak kapasite ihtiyacı, Türkiye’nin drone teknolojisi üstünlüğünü Eurofighter devamı, SAFE katılımı veya Avrupa Savunma Fonu’na erişimle entegre edebilir. Bu, tam üyelik dışı “savunma endüstriyel ortaklık” modeliyle gerçekleşebilir.
Doğu Akdeniz, enerji ve Kıbrıs gibi en zorlu alanlarda ise “enerji ve bağlantılılık odaklı pragmatik anlaşma” yolu açılabilir: Doğu Akdeniz’de gerilimi dondurma ile yenilenebilir enerji ve kritik mineraller işbirliği, Orta Koridor’un enerji ayağı olarak Türkiye’nin merkez konumunu güçlendirir. Kıbrıs vetosu hâlâ büyük engel olsa da, Erdoğan-Mitsotakis görüşmelerinin devamı ve Avrupa’nın Karadeniz istikrarı ihtiyacı yumuşama yaratabilir. AB üyeliği ise en düşük beklenti alanında kalıyor; ancak “pozitif gündem” canlanmasıyla üyelik süreci “stratejik ortaklık statüsü”ne evrilebilir – tam üyelik yerine Gümrük Birliği, savunma, göç, enerji paketi içeren “özel ortaklık anlaşması”.
Yol haritası risksiz değil. Hukuki eleştiriler, Kıbrıs ve farklı dış politika öncelikleri gibi iç Türk-AB gerilimleri ilerlemeyi baltalayabilir. Ancak yapısal zorunluluklar güçlü: Avrupa’nın özerklik arayışı, coğrafi erişim ve sert kapasite sağlayabilen merkez ortaklar gerektiriyor; Türkiye ise kendi stratejik bağımsızlığını sürdürmek için daha derin ekonomik ve teknolojik bağlara ihtiyaç duyuyor.
Bu “Münih zamanı”nda Avrupa bir tercih karşısında: Belirsiz ABD garantilerine bağımlı bir güvenlik tüketicisi olarak kalmak mı, yoksa çok merkezli dünyada sonuçları şekillendirebilen daha özerk bir sağlayıcıya mı dönüşmek? Türkiye, jeostratejik merkez konumu ve gelişen kapasiteleriyle bu evrimin kritik bir kolaylaştırıcısı olmaya hazır – eğer karşılıklı pragmatizm tarihsel husumetlerin önüne geçerse. Önümüzdeki aylar, özellikle 2026-2027 dönemi, söylemin somut ortaklıklara dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish