Filistin... Halk ile yönetim arasındaki genişleyen uçurum kapatılmalı

Fotoğraf: AA

Filistin Yönetimi’nde herhangi bir yetkiliyle otursanız -en alt düzey memurdan, güvenlik güçleri ve subaylardan başlayarak ‘birinci kademe’ diye anılan isimlere, hatta hükümet üyelerine kadar- karşınıza çıkan manzara neredeyse mutlak bir uzlaşıdır: Yönetimden şikâyet, performansına yönelik her düzeyde eleştiri ve genel bir hoşnutsuzluk. Bu tablo, varlığına zaten itiraz eden İsrail için son derece elverişli bir iklim üretmiştir. Çünkü İsrail’in itirazı esasen yönetimin icraatına değil, bizzat varlığınadır. Aynı iklim, Filistin Yönetimi’yle siyasi ilişki kurmanın şartı olarak ‘reform’ talebini öne sürenlerin çağrılarını da -ister haklı ister art niyetli olsun- meşrulaştırmaya elverişli bir zemin sunmaktadır.

Yönetimden duyulan genel hoşnutsuzluğun resmî ve halk düzeyinde kaygı verici bir seviyeye ulaşması, İsrail’in Filistin haklarını tasfiye etme yönündeki çabalarının karar ve uygulama bakımından zirveye çıktığı bir döneme rastlamıştır. Batı Şeria ile Gazze Şeridi’ni, vatanı birleştirmekte aciz iki ayrı idare altına sokan trajik bölünme ise tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. Üstelik bu iki yapı, sadece birliği sağlamakta değil, sorumluluk alanlarındaki işleri yönetmekte de yetersiz kalmıştır. Bölünme sahada derinleşmiş; ortak olması gereken hasma, dar bir alana sıkışmış Batı Şeria’daki yönetim üzerinde kontrolü pekiştirmek ve Gazze Şeridi’nde de doğrudan belirleyici olmak için nadir bir fırsat sunmuştur. Öyle ki İsrail, Refah Sınır Kapısı’ndan kimin girip kimin çıkacağına karar vermekten, Batı Şeria ve halkına dair en küçük ayrıntıya müdahaleye kadar uzanan bir belirleyicilik konumuna yerleşmiştir.

Dikkat çekici olan şudur: Filistin meselesinin bölgesel ve uluslararası konumu, yerel durumundan çok daha güçlüdür. Bu ise Batı Şeria’da sahnenin önünde duranlarla Gazze Şeridi’nde kalan alanda öne çıkanlar arasındaki bölünme sürdükçe, neredeyse bir felaket boyutuna ulaşmaktadır. Dahası, her iki taraf da bölünmeyi sona erdirmek, vatanı ve halkını tek bir meşruiyet altında birleştirmek ve herkes adına konuşma ehliyetine sahip ortak bir çatı oluşturmak için asgari düzeyde dahi bir çaba göstermemektedir.

Yaklaşık yirmi yıldır dünyayı çözüm arayışlarında yoran ve Filistin halkına dayatılan felaket tablosuna rağmen daha da derinleşen bölünme, yeni bir durum daha üretmiştir: Tarafların her birinin kendi sorununu tek başına çözmeye yönelmesi. İki taraf arasındaki tek ortak nokta, İsrail’in her ikisine de gündemini dayatmasıdır. Onların elinde ise Batı Şeria’da ve Gazze Şeridi’nde geriye kalan kırıntıları kaybetme korkusuyla yükselen çığlık ve şikâyetten başka pek bir şey kalmamıştır.

Planladıkları ve yaptıkları nedeniyle bütün sorumluluğu yalnızca İsrail’e yüklemeyi doğru bulmuyorum. Kuşkusuz İsrail’in etkisi Filistin sahasındaki tüm güzergâhlarda, hatta bölgesel ve uluslararası bağlantılarda belirleyicidir. Ancak Filistinli siyasal sınıfın yapması gerekirken yapmadıkları, sorumluluk bakımından İsrail’in taşıdığının da önüne geçmektedir. İlke basittir: İsrail bölünmenin üretilmesi ve sürdürülmesi için çalışmış olabilir; fakat onu sona erdirme sorumluluğu Filistin sahnesinin önündeki güçlere aittir.

Zaman faktörü, bu süreçte başından beri asli bir etkendir. Bölünmenin henüz filiz halindeyken sona erdirilememesi, felaket niteliğinde birikimler üretmiştir. Bu birikim, yıllar boyunca yol açtığı insani ve siyasi kayıplarla sınırlı kalmamış; büyük bedeller ve ağır fedakârlıklarla elde edilen Filistin kazanımlarını da rüzgâra açık hâle getirmiştir. Bunun için ayrıca kanıt sıralamaya ihtiyaç yoktur.

Yaşanan ve yıkıcı etkileri hâlâ süren bütün bu gelişmelerin ardından Filistinliler şu soruyu soruyor: Ne yapmalı? Büyük hedeflere ulaşmak için olmasa bile, hakların eriyip gitmesini önlemek ve davayı hayatta tutmak için bu durumdan nasıl çıkılmalı?

Arap, bölgesel ve uluslararası bir hamlenin etkisiyle, en zor fakat en hayati hedef doğrultusunda tarihî bir kazanımın etrafında dış çember kapanmış bulunuyor: 1967’de işgal edilen topraklar üzerinde, Doğu Kudüs dahil olmak üzere Filistin devletinin kurulması. Bu güzergâhta kaydedilen ilerleme, hakkın tanınması aşamasını aşmış; devlete açık ve tam bir tanıma noktasına varmıştır. Buna karşılık anlaşılması güç olan şudur: Devletin kurulmasının kaçınılmazlığı yönünde şekillenen kapsamlı uluslararası irade ile Filistin tarafının iç düzenini toparlama ve birleştirme -özellikle de meşruiyetini tekleştirme- konusundaki yavaşlığı arasında derin ve geniş bir uçurum vardır. Aynı ölçüde izahı zor bir başka husus da Filistin halkı ile onun liderliği ve temsilcisi olması gerekenler arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır.

Oysa bu halk, haklarını korumak için kendisinden beklenen her şeyi yapmıştır: Toprak üzerinde mucizevî direniş; insanın tahammül sınırlarını aşan bir sabır ve dayanma gücü. İsrail programının temelini oluşturan zorunlu göç artık ne geçerli ne de mümkündür. Ülke, işgalcinin yalnızca bir karar almasıyla yutabileceği kolay bir lokma olmaktan çıkmıştır.

Güçlü bir halk ile yönetim arasındaki bu büyüyen uçurum ortadan kalkmalıdır. Çünkü İsrail’in, geçtiğimiz yüzyılın başlarından bugüne Filistinlilere karşı durmaksızın kullandığı yıkıcı silahlar, davayı sona erdirmeyi başaramamıştır… Bugüne kadarki direnç, her şeyden önce güçlü halkın payıdır; haklarını ve umutlarını korumak için sergilediği kendiliğinden inisiyatiflerin eseridir.

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

 

Şarku'l Avsat

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU