Münih 2026: Eski dünya düzeninin cenazesi, Avrupa’nın “yalnız güvenlik” provası

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Münih Güvenlik Konferansı 13-15 Şubat 2026 tarihlerinde yapılırken ilk geceden sahnenin rengi belli oldu. Daha programın “alışıldık” cümleleri tamamlanmadan, salonda kimsenin hafife alamayacağı bir teşhis yankılandı.

13 Şubat akşamı Münih’te bir otelin salonunda söylenen cümle salondan çıkıp bütün kıtaya yayılan türdendi. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, açılışta “Bu uluslararası düzen artık mevcut değil” dedi ve odanın sıcaklığı bir anda düştü.

Münih Güvenlik Konferansı yıllardır alarm çalar, ancak bu kez kapıya siyah kurdele astı. Uyarı tonunu aşıp neredeyse bir “cenaze ilanı”na dönen o an, herkesin zihninde tek bir soruyu bıraktı. Peki yerine ne gelecek?

Konferansın üç güne yayılan gündemi çok genişti, fakat ilk gecenin cümlesi tüm başlıkların üzerine çıktı. Zira bu cümle, raporların ve panel özetlerinin ötesinde bir politik realiteyi kabul ettiriyordu.

Avrupa artık “eski düzenin otomatik koruması” fikrine yaslanarak plan yapamayacak.

Bu yılki raporun kapağı da zaten aynı ruh hâlini taşıyordu. Düzenin “yıkım altında” olduğu vurgusu, süslü bir metafor gibi durmuyordu.

Metnin satır araları, sistemi sarsan aktörlerin listeyle sınırlı kalmadığını söylüyordu, dışarıdaki baskı kadar içeriden gelen aşınma da büyümüş görünüyordu.

Merz’in konuşması bu tabloyu diplomatik dilin sisinden çıkarıp çıplak hâle getirdi. “Tek kutuplu an” geride kaldı, güç siyaseti geri döndü dedi.

Ardından Washington’a dönüp İngilizce bir cümleyle frene bastı. “Bu yeni çağda tek başına gitmeye yetecek kadar güçlü değilsiniz.”

Eski düzenin künyesi, yeni düzenin adı yok

Münih’in temel hissi şu. Eski düzenin kimlik bilgileri ortada, yeni düzenin tabelası yok.

Kuralların kâğıt üstünde de olsa saygınlık taşıdığı dönem kapanırken yerini daha sert, daha hesapçı, daha kısa vadeli bir siyasetin aldığı konuşuluyor.

Bu parçalanma tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar geniş. Küresel yardım ve kalkınma alanında açılan boşluğu kimse tek başına dolduramıyor.

Sahaya çıkanlar kendi paketini getiriyor, fakat ortak bir çerçeve kurulamıyor. O yüzden yeni dönemin adı konmuyor ancak gürültüsü artıyor.

Kuralların zayıflaması yalnız güvenlik alanında hissedilmiyor.

Enerji arzı, teknoloji rekabeti, tedarik zincirleri ve kritik madenler jeopolitiğin günlük hayatla birleştiği yeni hatlar hâline geldi. Bu hatlarda “kim neyi kontrol ediyor” sorusu, “hangi kural geçerli” sorusunu geriye itiyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, bu çözülmeyi hızlandıran en büyük kırılma olarak görülüyor.

Tankların yanında siber hamleler, sabotaj iddiaları, dezenformasyon dalgaları dolaşıyor. Avrupa bir anda uzun soluklu bir cephe psikolojisine sürükleniyor.

Öte yandan Washington’dan gelen geri çekilme işaretleri, dalgalanan Ukrayna desteği ve Atlantik’in öte yakasında yükselen iç siyaset fırtınası, güvenlik şemsiyesinin ne kadar hassas olduğunu gösteriyor.

Bu şemsiyenin açılıp açılmayacağı sorusu bile Avrupa’da stratejik panik üretmeye yetiyor.

Trump’ın Miami çağrısında tartıştığım ‘hızlı barış–kötü emsal’ ikilemi, Münih’te salonun arka plan gürültüsü gibiydi.

Merz’in Münih’te yaptığı, bütün bunları siyasi bir dile çevirmekti. “Hak ve kurallara dayalı düzen zaten aşınıyordu, bugün artık yok” demeye getirirken hedefi Moskova ile sınırlı tutmadı. Washington’a “Biz yük alıyoruz” mesajı verirken, karşılığında sorumluluk talep etti.

Buradaki kritik ayrım şurada gizli. Avrupa uzun süre “ittifak var, o hâlde güvenlik var” varsayımıyla hareket etti.

Şimdi soru tersine dönüyor. İttifakı ayakta tutmak için Avrupa neyi üstlenecek ve bunu hangi hızla yapacak?

Avrupa kendi şemsiyesini mi kuracak?

Akşam saatlerinde sahneye çıkan Emmanuel Macron ise teşhisi bir adım daha ileri taşıdı. “Avrupa güvenliğini başkalarının jestlerine bakarak tarif etmenin dönemi kapanmalı” dedi. Savunma mimarisini çıkar ve kapasite üzerinden kurma çağrısı yaptı.

Ukrayna dosyasında da alt metin netti.

“Taslağı Washington yazar, Avrupa onaylar” alışkanlığına kapının kapanması gerektiğini ima etti. “Masada yer almak, masanın menüsünde yazmak demektir” düşüncesini öne çıkardı.

Macron’un tarifeler ve “absürt talepler” vurgusu, Atlantik gündemindeki son tartışmalara da gönderme taşıyordu. Bu cümle, ticaret kavgasının ötesinde bir yere işaret ediyor.

Avrupa’nın siyasal özgüveni nereden başlayacak ve hangi başlıkta “ortak refleks” üretilecek?

Bu konuşmaların arkasında savunma mimarisi tartışması var. Berlin ile Paris arasında nükleer caydırıcılık üzerine kapalı kapılar ardında yürüyen görüşmelerin gündeme gelmesi, Avrupa stratejik kültüründe yeni bir eşiğe işaret ediyor.

“Hukuki sınırlar” hatırlatılırken bile şemsiyenin Avrupa katmanıyla güçlenmesi fikri masaya girmiş görünüyor.

Bu tartışmayı büyüten şey, “niyet” meselesi kadar “kapasite” meselesi. Avrupa, savunma sanayisinde üretim hızını artırmadan, ortak satın alma ve standardizasyonu ilerletmeden, gerçek bir caydırıcılık dilini sahaya indiremez. Mühimmat, hava savunma sistemleri, uydu ve istihbarat altyapısı gibi alanlarda açık kapanmadıkça strateji kâğıtta kalır.

Brüksel cephesinde ise “özerklik” sözcüğü artık bütçe kalemine dönüşüyor. Savunma üretimini büyütmeyi hedefleyen büyük bir paket anlatılıyor.

Ortak projelere ayrılacak kaynaklarla Avrupa savunma sanayisinin ritmi artırılmak isteniyor. Ukrayna’ya dönük uzun vadeli mali taahhüt vurgusu da bu denklemde yerini alıyor.

Fakat para tek başına çözüm üretmiyor. Ortak komuta kültürü, ortak eğitim, birlikte harekât kabiliyeti ve siyasi uyum gerekiyor. Avrupa içindeki farklı tehdit algıları bu yüzden kilit unsur hâline geliyor.

Doğu kanadı Rusya’yı birinci tehdit olarak görürken, güney hattı göç ve istikrarsızlık başlıklarını öne çıkarıyor. Bu fark kapanmadıkça, bütçe büyüse bile stratejik ağırlık sınırlı kalabilir.

Rubio’nun uyarısı, Zelenskiy’nin sahadaki mesajı

Münih’teki Amerikan sesi bu yıl daha kontrollü, daha kurumsal bir tonda duyuldu. Mesaj basitti.

Yeni jeopolitik çağda hiçbir cephede tek başına ayakta kalınamaz. İttifak, yük paylaşımıyla yaşar.

Ton yumuşak görünse bile satır arası sertti.

“Amerikan güvenlik şemsiyesi eski genişliğinde açılmayacak” duygusu, Avrupa salonlarında herkesin kulağına çalındı.

Bu cümle, NATO’ya yaslanan alışkanlıkların tartışmaya açıldığı bir dönemi işaret ediyor.

Bu mesajın Avrupa’da yarattığı etkide zamanlama da rol oynuyor. ABD iç siyasetinde “öncelik sıralaması” tartışması büyüdükçe, Avrupa başkentleri güvenliği uzun vadeli sözlerle ölçmek istiyor.

Sözün arkasındaki irade her seçim döngüsünde yeniden test ediliyorsa, Avrupa’nın planları da her seferinde yeniden yazılıyor.

Ukrayna dosyasında Washington’un hız baskısı Avrupa başkentlerini rahatsız ediyor. Kulislerde “kabul etmezsen desteğin ritmi değişir” iması konuşuluyor.

Doğu kanadı ise bu senaryoyu “Rusya’nın ödüllendirilmesi” riski olarak okuyor.

Zelenskiy ise mesajını sahadan verdi ve sembolü özenle seçti: ortak üretim. Almanya Savunma Bakanı Pistorius ile birlikte ilk ortak Ukrayna-Alman drone üretim tesisini ziyaret etti. Yılda en az 10 bin insansız hava aracı hedefi açıklandı.

Zelenskiy, “ortak üretim–ortak dayanıklılık–ortak güvenlik” üçlemesini özellikle öne çıkardı.

“Bu savaşı onurlu bir barışla bitirmek ve Ukrayna ile Avrupa için güvenilir güvenceler yaratmak” derken, Avrupa’da kimsenin korumasız kalma korkusu taşımaması gerektiğini vurguladı.

Bu cümle, Merz ve Macron’un sahneye koyduğu “kendi şemsiyeni kur” fikriyle birleşince resim tamamlandı.

Ukrayna dosyası artık tek başına bir kriz dosyası gibi durmuyor. Yeni güvenlik mimarisinin kurucu unsurlarından biri hâline geliyor.

“Yıkım” raporundan çıkan sınav sorusu

Konferansın ruhu Avrupa için tek bir soruda düğümleniyor.

ABD’nin öngörülemez hale geldiği, Rusya’nın hibrit baskıyı artırdığı, Çin’in ekonomide alan açtığı bu dönemde, Avrupa kendi güvenliğini ne kadar üstlenmeye hazır?

Merz’in “özgürlük kendiliğinden garanti sayılmaz” çizgisi, bu sorunun siyasal tercümesi gibi.

Paris’ten yükselen stratejik özerklik, Berlin’den gelen caydırıcılık imaları, Brüksel’in savunma bütçesi ve Kiev’in ortak üretim vurgusu bir arada okununca tablo belirginleşiyor.

Avrupa, ilk kez bu kadar açık biçimde “yalnız güvenlik” ihtimaline hazırlanıyor.

Yine de Münih’in en kritik tarafı bu hazırlığın hâlâ geçiş hâli olması. NATO’dan kopuk bir Avrupa ordusu taslağı ortada yok.

Washington’dan tamamen bağımsız bir şemsiye de hazır durmuyor. Masada olan daha karmaşık bir denklem. İttifakı ayakta tutmaya çalışırken plan B’yi sessizce örmek.

Bu geçiş döneminin riski de fırsatı da aynı yerde. Risk, gecikme ve dağınıklık. Fırsat, ortak üretim ve ortak siyasal irade üzerinden gerçek bir kapasite sıçraması.

Avrupa bu eşiği hızlı geçerse, transatlantik bağ daha dengeli bir ortaklığa dönüşebilir. Aksi hâlde her kriz anında “ABD ne yapar” sorusu Avrupa’nın reflekslerini kilitlemeye devam eder.

Tam da bu yüzden 2026 Münih Güvenlik Konferansı, eski düzenin cenazesinden çok yeni düzenin adı konmamış provası gibi duruyor.

Merz “düzen bitti” derken alkış alıyor. Washington “yalnız yürüyemem” mesajını veriyor; Macron “önce kendi ev ödevimiz” çağrısını yineliyor.

Zelenskiy ise hem kurban hem kurucu aktör rolünü taşıyor; Avrupa güvenliğinin geleceği Kiev’in alacağı güvencelerle ve savaşın nasıl biteceğiyle kilitleniyor.

Eğer bu “yıkım” teması kısa sürede somut adımlara dönüşmezse, bu konferans geriye dönüp şu cümleyle hatırlanabilir: Avrupa, cenazesi kalkmış bir düzen için uzun bir taziye konuşması yaptı. Sonra kapıdan çıkıp kendi güvenlik vasiyetini yazmayı bir kez daha erteledi.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU