Tom Barrack kariyer diplomatı değil. Lübnan kökenli bir iş insanı, gayrimenkul devi Colony Capital'in kurucusu. Reagan döneminde İçişleri Bakanlığında müsteşar yardımcılığı yapmış bir figür. Ama onu bugün Levant'ın kaderini elinde tutan adammış gibi yapan şey bu özgeçmiş değil, Donald Trump'la kurduğu doğrudan ilişki. İlişkileri 1990'lara, Barrack'ın Trump'a Alexander's mağazalar zincirinde bir hisse satmasına kadar uzanır. 2016 kampanyasından bu yana en yakın danışmanları ve finansörleri arasında yer alan Barrack, kararlarını bürokrasinin onayına havale etmeyen, başkanla telefonda konuşabilen bir isim. İşte bu yüzden Ankara Büyükelçiliği koltuğu, onun şahsında bambaşka bir ağırlık kazandı.
Barrack'ın politikasının asıl çekirdeği ise fikri altyapısında saklı. Concordia Zirvesi ve dış basın brifinglerindeki konuşmalarında tekrar tekrar şu tezi savunuyor: 1916 Sykes-Picot Anlaşması'yla çizilen sınırlar ve ulus-devlet mühendisliği bölgeye yıkımdan başka bir şey getirmedi. Ona göre Levant artık geçmişin kalıplarından arındırılmış "temiz bir tuval". Askeri müdahale yerine bölgesel ortakların sorumluluk üstlendiği, ekonomik entegrasyona dayalı yeni bir düzen kurmak istiyor. Kulağa cazip geliyor. Ama bir tüccarın cetveliyle yeniden çizilen bir haritanın, yüz yıl önce diplomatların cetveliyle çizilen haritadan ne kadar farklı olacağı henüz belirsiız.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Peki, bu vizyon nasıl resmiyet kazandı?
İşin ilginç yanı, sürecin başlangıcındaki kafa karışıklığı oldu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, X hesabından alışılmadık bir paylaşım yaparak Barrack'ın Suriye Özel Temsilciliği unvanının sona ereceğini duyurdu. Bu açıklama bölgede onun görevden el çektirileceği spekülasyonlarını tetikledi. Ertesi gün Trump, Truth Social'dan doğrudan bir hamleyle tabloyu netleştirdi: Barrack artık yalnız Suriye için değil, Irak için de Başkanlık Özel Temsilcisiydi. Kurumsal kademelerin değil, başkanın kişisel iradesinin belirleyici olduğu bu tarz, ortalıkta dolaşan dezenformasyona verilmiş açık bir yanıttı. Bağdat merkezli Shafaq News'in aktardığı gibi, Suriye ve Irak dosyalarının tek elde birleştirilmesi, ABD'nin 2003'ten beri sürdürdüğü "demokrasi inşası" odaklı mikro yönetim çağının kapandığını, yerine güç dengelerini ve İran nüfuzunun sınırlandırılmasını esas alan makro bir yaklaşımın geçtiğini gösteriyor.
Barrack'ın yeni görevine ilişkin kendi açıklaması da bu çizgiyi doğruladı. Levant'ı ve Anadolu'yu uzun süre incelemiş olanların geleneğine atıfta bulunan Barrack, Irak, Suriye ve Türkiye'yi kalıcı bir Ortadoğu istikrarının üzerinde döneceği stratejik mihver olarak tanımladı. Ona göre bu üç ülkeyi dengelemek, kabilesel, dinî ve mezhepsel farkları aşan tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve nüfuz noktası gerektiriyordu. Trump'ın benimsediği bu hayati görev, bölgenin dağınık ipliklerini tek bir düzen ve ortak çıkar dokumasına örerek onu paylaşılan bir refaha yöneltmeyi amaçlıyordu.
Daha önce Lübnan siyaseti için "inkâr, savuşturma ve yön değiştirme kültürü" gibi sert ifadeler kullanmaktan çekinmeyen bu üslubuyla Barrack, müzakereyi bir diplomatın temkinli diliyle değil, bir iş insanının kazanç-kayıp mantığıyla yürüteceğinin sinyalini veriyor. Suriye'nin parçalı yapısını bir arada tutma stratejisini ise "Şam Halısı" metaforuyla anlatmıştı. Halının yatay iplikleri Sünni, Şii, Hristiyan, Kürt, Dürzi ve Nusayri toplumsal katmanları; dikey iplikleri ise Suriye'nin başta Türkiye ve Körfez olmak üzere komşularıyla kuracağı sınır ötesi ortaklıkları temsil ediyordu.
Irak cephesinde tablo daha çetrefilliydi. Reuters'a göre eski temsilci Mark Savaya, Nuri el-Maliki'nin yeniden başbakan adaylığını engelleyemediği için görevden alındı. Trump, Maliki'nin İran yanlısı çizgisi yüzünden tüm yardımları kesme tehdidiyle bu adaylığı bizzat bloke etti. 14 Mayıs 2026'da uzlaşı adayı olarak göreve başlayan 40 yaşındaki milyarder Ali el-Zeydi ise tam bir paradoks. Sahibi olduğu Al-Janoob İslam Bankası, 2024'te ABD Hazinesi tarafından İran destekli milislere fon sağlamak ve kara para aklamak suçlamalarıyla yaptırım listesine alınmıştı.
Trump'ın buna rağmen onu hızla destekleyip Beyaz Saray'a davet etmesi, Vaşington'ın ideolojik figürler yerine iş dünyasından faydacı isimleri tercih ettiğini gösteriyordu.
Şimdi tepkilere gelelim, çünkü asıl mesele orada düğümleniyor.
Atama, bölgedeki güç odaklarını ikiye böldü. Barrack, özellikle İsrail, Rum ve Ermeni lobilerinin hedefi haline geldi. Times of Israel gibi yayınlar onu Ankara ve Şam'a aşırı sempatiyle, İsrail'in güvenlik önceliklerini görmezden gelmekle suçladı. İran ekseni ise Suriye ve Irak'ın tek elde birleştirilmesini Tahran-Şam koridorunu kesme planı olarak okuyup engellemeye çalışıyor. Bütün bu gürültü içinde Türkiye hem Şam hem Bağdat üzerindeki etkisiyle Vaşington'ın bölgedeki başlıca istikrar kutbu olarak öne çıkarılıyor.
Ve tam burada bir an durup düşünmek gerekiyor.
Bu tabloyu Türkiye'ye sunarken kullanılan dil dikkat çekici: "Türkiye'nin etki alanı genişliyor." Kulağa bir kazanım gibi geliyor. Oysa altında ince bir kabul gizli. Türkiye, sanki doğal yerini Ortadoğu denkleminde bulmuş bir aktör gibi konumlandırılıyor. Halbuki Türk milletinin tarihsel kimliği bu çerçeveye sığmaz.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethettiğinde kendini Kayser-i Rum, yani Roma'nın varisi ilan etmişti. Osmanlı, yüzyıllarca bir Avrupa devleti olarak yönetildi, Balkanlar'da kök saldı, kıtanın siyasi dengelerinin asli unsuru oldu. Bir asır boyunca Türkiye'yi Avrupa'dan dışarı itmeye çalışan zihniyet, bugün aynı işi tersinden yapıyor: Onu Ortadoğu'ya doğru iterek, Avrupalı kimliğinden uzaklaştırıyor ve buna "etki alanının büyümesi" adını koyuyor.
Peki, bu deseni dokuyan elin asıl kaygısı nedir?
Cevap, haritanın güneyinde duruyor: İsrail'in güvenliği. Son yirmi yılın tablosuna bütün olarak bakıldığında bir mantık silsilesi beliriyor. Irak'ın Saddam sonrası Şii yönetimine geçmesi, ülkeyi İran nüfuzuna açtığı için Vaşington'ın işine gelmedi. Suriye'de Esad devrilerek yerine Tahran'la uyuşması mümkün olmayan, gerektiğinde onunla çatışabilecek bir rejim getirildi.
Şimdi sıra, denklemin dışında kalan son büyük aktörde: Türkiye'yi de bu tasarıma dahil etmek. Trump'ın İbrahim Anlaşmaları'nı ısrarla masada tutması da bağımsız bir diplomasi jesti değil, aynı mimarinin parçasıdır. Bölgeyi İsrail'in güvenliği etrafında yeniden örgütleyen bir tasarımda Türkiye'ye düşen rol, Ortadoğu denkleminin içine çekilmiş, enerjisi orada tükenen bir bölgesel aktör olmaktır.
Oysa Türkiye'nin asıl gücü, tam da bu denklemin dışında durmasında saklı. Jeopolitik konumu ona Avrupa, Kafkasya, Karadeniz ve Akdeniz'e aynı anda uzanabilen eşsiz bir avantaj sağlıyor. Bu konum kendi gücüyle birleştiğinde bir çarpan etkisi yaratıyor. Gazze, Suriye ve İran krizlerinden bu yana manzara ortada. Enerjisini güneydeki fay hatlarına harcayan, dikkatini mezhepsel çatışmalara kilitlemiş bir Türkiye'nin hem bölgesel hem küresel iddiaları ağır yara alır. Türkiye bölgesel liderliğini, Ortadoğu'nun bir parçası olarak değil, ona dışarıdan yön verebilen bir merkez olarak pekiştirebilir.
Çünkü hesap, özünde hâlâ Sykes-Picot'nun hesabıdır.
Barrack bir asır önceki sınır çizimlerini eleştirirken, kurmaya çalıştığı düzen aynı mantığın yenilenmiş hâlinden başka bir şey değil. Halkları ve devletleri belli kategorilere yerleştirmek, herkese coğrafyanın dayattığı bir rol biçmek, bölgeyi büyük güçlerin masasında yeniden paylaşmak. Yatay ve dikey iplikleriyle "Şam Halısı" metaforu ne kadar zarif olursa olsun, sonuçta bir halı yine birinin dokuma tezgâhında, birinin desenine göre örülür. Türkiye'ye kafalarında biçtikleri rol de bu desenin bir parçası olmaktan ibaret.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish