Geçen hafta İstanbul’un yedi tepesinden üçünü dolaşmak için yola çıktım. Ne zaman içimde bir sıkışma baş gösterse, aklım ve adımlarım beni hep Beyazıt’a, Çemberlitaş’a, oradan da Sultanahmet’e sürükler.
Sanki şehrin bu üç durağında zaman biraz yavaşlar benim için.
İnsan kendi içine daha rahat dönüyor oralarda…
Gönül isterdi ki bu yolları eski tramvayların dingin sesiyle aşayım. Rayların üzerinde tıkır tıkır seslere Yahya Kemal’den birkaç dize eşlik etse yoluma; Tanpınar’ın zamanla oyalanan kahramanları, Mithat Cemal Kuntay’ın içli cümleleri, Samiha Ayverdi’nin sessiz konakları düşseydi aklıma.
Oysa modern araçlarla yol alırken, hız beni geçmişten koparıyor.
Camın ardından baktığım İstanbul tanıdık ama uzak…
Eski İstanbul’a giden yollar hâlâ burada belki; fakat ben o yollara artık aynı duyguyla varamıyorum.
Vezneciler’de indim. Yürüyerek İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’ne yöneldim; yol boyunca eski binalarla yeni, şekilsiz yapılar arasında gezindi gözlerim. Güzelliğin içinden fışkıran çirkin yapılar beni hep üzer. Bu yüzden çoğu zaman, güzelliğin içindeki çirkinliği görmemeye çalışırım.
Bazen düşünürüm: İyilik de kötülük de bulaşıcıysa, bundan biraz da korkarım. Ya çirkinlikler daha hızlı yayılırsa diye…
Ya güzellikleri bastırır, seslerini kısarsa?
Belki de bu yüzden eski yapılara daha uzun bakıyorum; gözlerimle değil, hafızamla tutunmaya çalışıyorum onlara.
Sultanahmet
Hızla vardım asıl varmayı istediğim yere… Gençliğimin en güzel anılarından bazılarını yaşadığım yere: Caferağa Medresesi’ne.
Üniversite yıllarımda Ebru atölyesine giderdim her hafta sonu Ayasofya’nın duvar dibindeki Caferağa Medresesi’ne.
Bu medrese, Kanuni Sultan Süleyman dönemi Babüssaade ağalarından Cafer Ağa tarafından, Mimar Sinan’a yaptırılmış. Medrese şu anda Geleneksel Türk Sanatlarının öğretildiği, gelecek nesillere aktarıldığı bir sanat merkezi.
Caferağa Medresesi’nin iç huzurumdaki yeri her zaman farklı olmuştur. Medresede ben ebru sanatı yaparken yan odalarda ut ve ney dersleri olurdu.
Ebru sanatı, suyun hafızasına açılan bir sır gibidir. Her damla, kendinden öncekine dokunur fakat onu incitmez…
Ahengi ise, insanın müdahalesine rağmen kaderini unutmayan bir sabırdır adeta. Desenler yan yana durur ama birbirini bozmadan var olmayı bilir…
Korkarak söylenen çay
Yirmi beş senedir tanıdığım Coşkun’u —soyadını hatırlayamadım, affetsin— aradı gözlerim; biraz muhabbet için. Coşkun, Caferağa medresesinin kalbiydi, işletmecisiydi.
En koyusundan bir çay söyledim. Ebru dersleri sürüyordu; ortalık tenhaydı. Hoparlörden Kemani Tatyos Efendi’nin hicaz makamındaki “Gamzedeyim Deva Bulmam”ı süzülüyordu kulağıma. Sanki mekân, müzikle birlikte biraz daha içine kapanmıştı.
Çayımı bitirdikten sonra Coşkun’u sordum. Korktuğum başıma gelmedi; emekli olmuştu, afiyetteydi. Sevindim… Ama bir boşluk çöktü içime yine de. Yerinde değildi.
Gülhane Parkı
Yokuştan aşağı doğru yürüdüm… Sağımda Gülhane Parkı. Bu park öyle alelâde bir park değildir. Birçok şey yaşanmıştır burada.
Türk tarihinde demokratikleşmenin ilk somut adımı kabul edilen Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839 tarihinde, Abdülmecid döneminde, Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunmuştur. Bu nedenle ferman, tarihe Gülhane Hatt-ı Hümâyun adıyla geçmiştir.
Daha sonraki yıllarda, II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın ilk büyük müzesinin burada kurulmasına izin verilmiş; böylece Gülhane, yalnızca siyasal dönüşümün değil, kültürel modernleşmenin de simge mekânlarından biri hâline gelmiştir.
Gülhane aslında Topkapı Sarayı’nın dış bahçelerinden biriydi. İsmi de burada yetiştirilen güllerden gelmektedir.
1912 yılında park, ilk kez halka açıldı. İçine yürüyüş yolları, çay bahçeleri ve sosyal alanlar yapıldı; İstanbul’un ilk modern parklarından biri oldu.
Atatürk, 9 Ağustos 1922 tarihinde bu parkta “Harf Devrimi”ni yeni Türk harfleriyle halka tanıtmış ve 1 Kasım 1928’de yeni Türk alfabesine kavuşmamızın ilk adımlarından birini bu parkta atmıştır.
Ayrıca Gülhane Parkı, Cumhuriyet tarihinin açık alanda yer alan ilk Atatürk anıtına ev sahipliği yapmaktadır. Heykel, 2 Ekim 1926 yılında, Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından yapılmıştır.
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Gülhane Parkı
Yukarıdan Gülhane Parkı’na girildiğinde, sol tarafta, bizi harika bir bina karşılar: Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi.
Müze, Osmanlı dönemine ait Alay Köşkü’ne hizmet etmiştir. Yapı, 19. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisinin izlerini taşımaktadır. Yüksek tavanlar, kalın duvarlar, büyük pencereler ışığı yumuşatarak içeri almaktadır.
Bu mimari, mekâna ‘aceleye gelmeyen bir zaman duygusu’ kazandırmaktadır.
Alay Köşkü, padişahların orduyla birlikte sefere çıkmadıkları zamanlarda, sefer öncesinde buraya gelerek orduyu uğurladıkları bir mekândı. Bu nedenle köşk, “Selam Köşkü” adıyla da anılmıştır.
Buradaki kavisli pencerede duraklayarak dışarı bakmak, insanın içine ‘demlenmiş bir huzur’ ile doldurur.
Tanpınar’ın satırlarını hatırlatan bir huzur vardır içeride. Ne tam bir yalnızlık ne de gürültülü bir kalabalık…
Sadece düşünmeye izin veren, insanın içini sakinleştiren bir duraktır benim için.
Müze kapısında bizleri karşılayan sağlı sollu iki büst: Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar
Zor bir çocukluk geçiren Ahmet Hamdi Tanpınar, 1918 yılında yaşanmışlıklarıyla ve öğrenme arzusuyla İstanbul’a gelmiştir. Burada pedagoji alanında eğitim görmeye başlasa da zamanın ünlü şairi Yahya Kemal Beyatlı edebiyat dersleri verdiği için Tanpınar edebiyat bölümüne geçiş yapmıştır.
Kısa süre içinde Tanpınar ile Yahya Kemal arasında güçlü bir bağ kurulur. Bu bağ, zamanla hoca-öğrenci ilişkisinin ötesine geçerek derin bir dostluğa dönüşür. Yahya Kemal, Tanpınar için yalnızca bir öğretmen değil, aynı zamanda bir yol göstericidir.
Tanpınar’ın “Yahya Kemal’in üzerimdeki asıl tesiri, şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ve dil güzelliğidir. Dilin kapısını bize o açtı.” sözleri, bu etkiyi en yalın biçimde anlatır.
Bugün müzenin kapısından içeri atmadan bile bu dostluğun izlerini hissetmek mümkündür. Bu sebeptem mekân, yalnızca bir müze değil; iki edebî ruhun ortak hatırasını taşıyan bir duraktır.
Ahmet Hamdi Tanpınar ismi geçtiğinde onun “Ne İçindeyim Zamanın” şiiri gelir hep aklıma.
Şiir, “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısralarıyla başlar ve daha ilk anda okuyanı insanın zaman karşısındaki ikililiğiyle yüzleştirir.
Tanpınar, kendisini zamanın akışı içinde sürüklenen bir varlık olarak görürken aynı zamanda da bu akışa mesafe koyabildiğini de hissettirir. Bu aslında insanoğlunun varoluşuna dair geniş bir sorgulamayı getirir.
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi bir her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda… Peki Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı nerede?
Geçen yıl bu zamanlar Gülhane Parkı’na gitmiştim. Aklıma düşmüştü şiire konu olan ceviz ağacını bulmak…
Bazı fikirler insanın içine sebepsizce yerleşir, ardından da yola çıkarır. Bendeki de tam buydu.
Şiirdeki ceviz ağacını aradım durdum...
Gözüm dallarda gövdelerdeydi, sanki ceviz ağacını bulsam şiir tamamlanacak, eksik bir şey yerine oturacaktı.
Ceviz Ağacı şiirinin hikayesi hakkında birçok rivayet söz konusu.
Bu rivayetler arasında en bilindik olanı Nâzım Hikmet’in cezaevinden kaçtıktan sonra sevgilisi Piraye ile polis ablukası altında Gülhane Parkı’nda buluşamadığı ve bu olayın ardından Ceviz Ağacı şiirini yazdığı iddiasıdır.
Gelin yıllardır Ceviz Ağacı şiirinin yazılmasıyla ilgili en biline rivayete bakalım.
Nâzım Hikmet, kaçak olduğu ve polis tarafından aranıldığı günlerden bir gün sevgilisi Piraye ile buluşmak ister. Bu sebeple de güvendiği bir arkadaşı ile haber ulaştırır Piraye’ye.
Fakat Nazım Hikmet’in arkadaşı sanıldığı gibi güvenilir biri değildir. Öyle ki, bu arkadaş polislere “Nâzım, Gülhane Parkı’nda, en ulu ceviz ağacının altında olacak” diye haber uçurur.
Buluşma günü gelip çatar, Piraye’nin hasreti ile yanan Nazım Hikmet, Gülhane Parkı’na gelir. Gelir gelmesine de her yer polis kaynamaktadır.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Derken polislere görünmemek için meşhur ceviz ağacına tırmanıverir…
Nazım ağacın tepesindeyken, Piraye ceviz ağacının altına gelir ve kendisini beklemeye başlar. Polisler ise uzaktan Piraye’yi gözetlemekte, Nazım’ın onun yanına gelmesini beklemektedir.
Polisler bir köşede, Piraye ağacın altında, Nazım ağacın tepesinde…
Herkes birbirini beklemektedir. Nâzım ne ağaçtan inebilir ne de sesini duyurabilir sevdalısına. Ve çaresiz çıkarır kağıdını kalemini, o meşhur şiirini yazar:
Başım köpük köpük bulut,
İçim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında
Ceviz Ağacı şiiri Nâzım’ın Bulgaristan’dan memleketine haykırışıydı…
Bilgi Yayınları’ndan çıkan Nazım Hikmet Şiirleri: Bu Memleket Bizim adlı kitapta Ceviz Ağacı şiiri de yer almakta. Şiirin sonunda küçük ama belirleyici bir not var:
“Balçık, 1 Temmuz 1957.”
Balçık, Bulgaristan’da bir şehir. Yani şiir, anlatıldığı gibi Gülhane Parkı’nda değil, Nazım Hikmet’in yurtdışında olduğu bir dönemde yazılmış.
Bunu düşününce tablo daha da netleşiyor. Nazım Hikmet, Donanma Davası nedeniyle yıllarca cezaevinde kaldıktan sonra 1950’de çıkan afla serbest bırakılıyor.
1951’de ise Türkiye’den ayrılmak zorunda kalıyor ve bir daha geri dönemiyor. Ceviz Ağacı, işte bu kopuşun ardından, sürgünde yazılmış bir şiir aslında.
Nitekim Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın hazırladığı şiir kronolojisinde Ceviz Ağacı, “Yurtdışındaki İlk Yıllar” bölümünde yer alıyor.
Vakfın değerlendirmesine göre bu dönemde Nazım Hikmet’in şiirlerinde lirik yoğunluk artıyor ve en baskın duygu yurt özlemi oluyor.
Geride kalan ülke, şehirler, insanlar, eşi ve oğlu sık sık dizelere giriyor. Vasiyet, Mavi Liman, Yine Memleketim Üstüne Söylenmiştir ve Varna Şiirleri gibi metinlerle birlikte Ceviz Ağacı da bu özlemin şiirlerinden biri.
Bu yüzden internette dolaşan, şiirin Gülhane Parkı’nda buluşulamayan bir sevgiliye yazıldığı hikâyesi hem metnin içeriğiyle hem de tarihsel bilgilerle örtüşmüyor. Üstelik bu anlatıyı doğrulayan güvenilir bir kaynak da yok.
Belki de mesele tam olarak burada.
Ceviz Ağacı’nın gücü, belirli bir günde, belirli bir parkta yaşanmış bir olaydan gelmiyor…
Aksine, uzak bir ülkede, geride bırakılan bir memleketi düşünürken yazılmış olmasından geliyor.
O ceviz ağacı Gülhane’de değil; hatıranın içinde, özlemin tam ortasında duruyor. Ve şiir belki de hâlâ bu yüzden yaşıyor…
Ceviz Ağacı şiiri Piraye’ye yazılmadı…
Piraye, Münevver, Galina, Vera…
Nâzım Hikmet’in aşk hayatının hareketliliği zaten herkes tarafından bilinen bir gerçek.
Nâzım Hikmet, 31 Ocak 1935’te Piraye Altınoğlu ile evlenmişti. Ancak uzun cezaevi yıllarının ardından, tahliyesinden sonra bu evlilik sona erdi.
Piraye, Nâzım’ın hayatında derin bir iz bırakmış olsa da 1950’lerden itibaren şairin duygusal dünyasında merkezde olan isim artık o değildi.
Bu dönemde Nâzım’ın gönlü, dayı kızı Münevver Berk’e (Andaç) kaymıştı.
Aralarındaki ilişki yalnızca bir gönül bağıyla sınırlı kalmamıştı. Nâzım’ın tek öz oğlu olan, 1951 doğumlu Memet Nazım’ın annesi de Münevver Andaç oldu. Bu bağ, Nâzım’ın hayatında Piraye döneminin fiilen kapandığını da açıkça gösterir.
Ancak bu ilişki de kalıcı olmaz. Nâzım’ın Vera Tulyakova ile tanışıp gönül ilişkisine başlamasının ardından, Münevver’le olan birliktelik 1957 yılında sona erer. Ve tam da bu tarih, Ceviz Ağacı şiirinin yazıldığı tarihle çakışır.
Dolayısıyla 1957’de yazılan bir şiirin, yıllar önce geride kalmış bir evliliğe ve Piraye Hanım’la yaşandığı iddia edilen romantik bir randevuya gönderme yaptığı savı, biyografik olarak da karşılık bulmaz.
O yıllarda Nâzım’ın duygusal dünyasında Piraye yoktur; şiirin yazıldığı zaman diliminde şairin gönlü bambaşka bir yerde, bambaşka bir hayatın içindedir.
Bu da Ceviz Ağacı’nın, kişisel bir aşk buluşmasının hatırasından çok, sürgünde yazılmış, geçmişe ve memlekete dönük bir özlem şiiri olduğunu bir kez daha gösterir.
Efsane kulağa hoş gelir; ama hayatın ve tarihin akışı, şiirin yönünü başka bir yere işaret eder.
Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında
Nazım Hikmet’in kendisini Ceviz Ağacı’na benzetmesi, tek bir anlama sığmayacak kadar katmanlı ve derindir. Ama en yalın hâliyle bakıldığında, bu benzetme; yıllar süren tutsaklığın, gözetlenmenin ve kovalanmanın ardından, kimseye görünmeden, kimseye hesap vermeden var olma arzusunun ifadesidir sanki.
Nâzım, artık bir şair olarak değil, kendi hâlinde bir ağaç olarak yaşamak ister gibidir.
Sessiz, köklü ve özgür…
Ceviz ağacı bu yüzden rastgele seçilmiş bir imge değildir, metafordur.
Gövdesi güçlüdür, kökleri derindedir ama gösterişe ihtiyaç duymaz. Meyvesini saklar, gölgesini sessizce verir.
Nâzım da tam olarak böyle bir varoluş düşler…
Tanınmadan, fark edilmeden, ama yerli yerinde. “Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında” dizesi, yalnızca bir saklanma hâlini değil; görünmezliğin verdiği huzuru anlatır bence.
Şiirin akışı boyunca vatan özlemi kendini açıkça hissettirir.
İstanbul’a uzanan yüz bin el, yüz bin göz, yüz bin yürek; hepsi geride bırakılmış bir memlekete yönelir.
Nazım’ın vatanı, artık gidilebilen bir yer değil; uzaktan izlenen, özlenen bir manzaradır.
Bu yüzden Ceviz Ağacı, yalnızca bir benzetme değildir.
Şairin olmak istediği hâlin tarifidir adeta.
Aradığınız “Ceviz Ağacı”na ulaşılamıyor
Aradığım ceviz ağacını Gülhane Parkı’nda bulamadım…
Şair dizelerinde boşuna yazmamış bence “ne sen bunun farkındasın ne polis farkında” diye.
Çünkü parkta ceviz ağacı yok…
Ne ben farkedebildim ne güvenlikler ne de parkın kendisi…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish