Suudi Arabistan Medya Forumu'nda (2-4 Şubat) konuşma yapmaya davet edildiğimde, her zaman sorgulayan biri olarak kendime şu soruyu sordum: Profesyonel bir dinleyici grubu önünde basitleştirmeye, yapmacıklığa veya vaaz verir gibi konuşma durumuna düşmeden medya hakkında nasıl konuşabilirim? Bu soru bir engel değil, aksine bir başlangıç noktasıydı, çünkü medya kesinlikten değil, bilinçli ve sistematik bir şüphecilikten yola çıkarak müzakere edilir.
Medyanın kalitesi ve niceliği arasındaki tartışmanın sürdüğü “yaygınlık ve etki arasında” başlıklı yaygın bir konuda konuşmaya karar verdim. Forumda konuşmacılara tanınan süre sınırlı olduğundan, bu düşüncelerimin bazılarını okuyucularla paylaşmaya karar verdim.
Medyanın basit bir şekilde tanımlanması yanılsaması altında yaşıyoruz; onu bir ekrana, bir platforma veya bir makaleye indirgiyoruz. Medya tek bir meslek, tek bir araç veya tek bir platform değil; aksine, birçok odası olan ev gibi karmaşık bir yapıdır. Her oda, araçları, tarzı ve hedef kitlesi bakımından birbirinden farklıdır, ancak hepsi iki vazgeçilmez sütunla desteklenen tek bir çatıyı paylaşır: sorumlu özgürlük ve kelime. Kelime bizi doğrudan dile götürür ve gerçek ikilem burada başlar. Arapça, kelimeler yönünden geniş, ifade, duygu ve canlı imgeler yaratma yeteneğine sahip, zengin ve etkileyici bir dildir. Bununla birlikte, özellikle medya, siyaset ve sosyoloji alanlarında, kesin ve modern terimler konusunda kısmen yoksunluk çekmektedir. Bu görüş ne dili değersizleştirme ne de kendini suçlama değildir; aksine, Arapçanın aşığı ve aynı zamanda ona karşı sadık olan Hasan Said el-Karmi (Kavl ala Kavl kitabının yazarı) dahil olmak üzere önde gelen dilbilimciler tarafından ortaya konan bilimsel bir gerçektir.
Dahası, terminoloji dil açısından bir lüks değil, düşünce için bir araçtır. Terminoloji kesin olduğunda, düşünce daha disiplinli hale gelir. Terminoloji zayıf olduğunda, anlama ve kavrama karışır, betimleme ile yargı, analiz ile izlenim arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Bu nedenle, bazen yeni veya hibrit terimler üretmek zorunda kalırız; bunu da kelime icat etmeyi sevdiğimizden değil, hazır çerçevelere uymayan bir gerçeği kavrama çabasıyla yaparız.
Örneğin, “farklılık” kelimesi, aynı çerçeve içindeki farklı bakış açılarını ifade eden kabul edilebilir bir terimken, “anlaşmazlık” kınanacak bir terimdir. Çünkü çatışmaya yol açar. Bu iki terim, medyamız tarafından çoğunlukla birbirinin yerine ve aynı anlamda kullanılmaktadır!
Ne yazık ki, kurumlarımızın çoğunda, gerekli bir mesleki uygulama olan “çalışan hatalarını değerlendirmek ve düzeltmek için tarafsız bir alan” eksikliği vardır.
Yaygın yanılgılardan biri de tamamen tarafsız medyanın varlığına inanmaktır. “Zihin Manipülatörleri” (Alam’ul Marife - Mart 1999) kitabı, Amerikan medyasının bile tarafsız olmadığını, aksine taraflılığını incelikli ve gizli araçlarla uyguladığını ortaya koyuyor. Bu arada, “Doğru Düşünme ve Eğri Düşünme” (Alam’ul Marife - Ocak 1978) adlı kitapsa, beyin yıkamanın açık yalanlar gerektirmediğini, bunun yerine neyin söylenip neyin söylenmediğinin seçimi, ifadenin zamanlaması ve sunum yöntemiyle ilgili olduğunu açıklıyor. Burada profesyonellik, haberleri aktarmak olmaktan çıkıp, onları akıllıca kullanma yöntemi haline gelir.
Arap konuşmacı, çoğu zaman “şovmenliğin” cazibesine kapılır, tartışmayı uzatır ve akışına müdahale eder; medyanın hitap ettiği kitlenin tek tip bir varlık olmadığını, genellikle üç kategoriye ayrıldığını göz ardı eder. Bunlar destekçiler, karşıtlar ve tarafsızlardır. Destekçi ikna olmuş olarak gelir, karşıt ret halindedir, tarafsız ise çatışma alanıdır. Medya sanatı, alkışlayanların sayısıyla değil, destekçileri elde tutma, karşıtlarla çatışmalardan kaynaklanan kayıpları en aza indirme ve aldatma veya yanlış bilgilendirmeye başvurmadan tarafsızı kazanma yeteneğiyle ölçülür.
Dinleyicilerin her birinin, duyduklarını süzgeçten geçirdiği içsel bir filtresi vardır. Bu filtre, geçmiş deneyimlerden, yerleşmiş kanaatlerden ve okumalardan veya bunların eksikliğinden oluşur; bu nedenle mesaj, gönderildiği gibi değil, alındığı gibi anlaşılır. İşte bilişsel bağışıklığın eksikliğinin zararı burada ortaya çıkar; insanlar arzularıyla örtüşen şeyleri kabul etme ve dengelerini tehdit eden şeyleri reddetme eğilimindedir. Bu, var olmayan soyut bir izleyici kitlesini varsaydığı için medya söyleminin büyük bir bölümünü baltalar.
Paylaşımlar veya beğeniler etki anlamına gelmez, zira etki, alıcının anlayışında, duruşunda veya davranışında bir değişiklik anlamına gelir. İçerik, gerçek bir etki bırakmadan geniş çapta yayılabilir veya sınırlı yayılımına rağmen etkisi derin olabilir. Yayılma ışıktır, etki ise ısıdır, ancak her ışık sıcak değildir.
Zararlı olanın yayılmasından duyulan korku, erken dönem sosyologlarından biri (1968 tarihli Medya ve Kitle Kültürü Üzerine kitabının yazarı Andy Warhol,) tarafından dile getirilmişti ve ünlü sözü şuydu: “Gelecekte herkes 15 dakika boyunca dünyaca ünlü olacak.” Makalemin başlığını bu fikirden yola çıkarak oluşturdum.
Yayılma ve etki arasında ince bir çizgi var ve biz bugün influencerler (etkileyiciler) terimini kullanıyoruz (ve bu yanlış bir isimlendirme), çünkü anlam ve uzun vadeli etki pahasına anlık tatmin, para ve şöhretin egemenliğini ortaya koyuyor. Onlara “yayılanlar” demeliyiz; “etkileyiciler” tamamen başka bir şey!
Bugün medyanın karşı karşıya olduğu en tehlikeli şey sansür veya yasaklama değil, standartların kaybıdır. Profesyonellik popülizmle karıştığında, görüş haber haline geldiğinde, haber bir silah haline geldiğinde ve nesnellik ortadan kalktığında, medya kamuoyunu aydınlatmak için bir diyalog platformu olmak yerine çatışmalarda bir taraf olur.
Sonuç olarak: Akıllı bir medya kurumu kurmak, tank satın almaktan daha iyidir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish