Miami’deki üçlü zirve: Ukrayna-Rusya savaşının sonu mu, Avrupa’nın güvenlik krizinin başlangıcı mı?

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Trump’ın 17-18 Şubat’ta Miami’yi işaret eden çağrısı, savaşın dördüncü yılına girerken diplomasi trafiğini bir anda hızlandırdı.

Kiev, bu takvime kapıyı kapatmadı. Moskova ise henüz net bir “tamam” vermedi ve Kremlin cephesinden “tarih kesinleşmedi” mesajı geldi.

Bu çağrının zamanlaması tesadüf sayılmaz. Cephe hattında ilerleme hız kesmişken, savaşın maliyeti her başkentte başka bir yerden can yakıyor.

Washington “bu dosya sürüncemede kalmasın” duygusuyla konuşuyor. Kiev “bir daha saldırılmayacak” türünden bir güvence arıyor.

Moskova ise masaya oturmayı sahadaki kazanımların siyaseten tanınmasına giden yolun ilk adımı gibi görüyor.

Bu yüzden Miami şimdilik bir zirveden çok bir eşik gibi duruyor. Trump masaya “somut ilerleme” beklentisiyle oturmak istiyor.

Zelenskiy içeride “toprak” başlığının siyaseti devirebileceğini biliyor. Putin ise sahada tuttuğunu masada kalıcılaştırma refleksiyle hareket ediyor.

Bir de Avrupa var. Paris, Varşova, Tallinn, Stockholm… Hepsi aynı soruyu farklı tonlarda soruyor: “Hızlı bir anlaşma, Moskova’yı ödüllendirirse yarın hangi kapı çalınır?” Bu yüzden Miami’den çıkacak sonuç, cephe hattından fazla Brüksel koridorlarını sarsabilir.

Avrupa’nın bu soruyu yüksek sesle sormasının bir nedeni daha var: Masadaki metin, savaşın durduğu günün ötesine uzanıyor.

Ukrayna’nın yeniden inşası, enerji hatlarının güvenliği, Karadeniz’de denge, yaptırımların ritmi gibi başlıklar da paketin gölgesinde yürüyor.

Herkes bir başlığın çözümünün diğer başlığı nasıl etkilediğini hesaplıyor.

Trump’ın takvimi: Haziran son teslim ve “yüzde 90” söylemi

Trump yönetimi masaya bir tarih koydu: Haziran 2026. Kiev kaynaklı anlatı, Washington’un savaşı yaz bitmeden durdurma hedefi taşıdığı yönünde. Bu, iki tarafa da aynı mesajı veriyor: “Sonsuz savaş yok, takvim var.”

Bu takvimin arkasında “20 maddelik plan” söylemi dolaşıyor. Ukrayna cephesinden yapılan açıklamalar, maddelerin büyük bölümünde çerçeve uzlaşısı oluştuğu fikrini güçlendiriyor.

Fakat kalan başlıkların liderler düzeyinde çözülmesi gereken “en zor” dosyalar olduğu da açıkça söyleniyor.

Trump’ın elindeki kaldıraçlar da bu saatle birlikte daha görünür hâle geliyor. Yardım paketlerinin temposu, yaptırım baskısının dozajı, dondurulmuş varlıklar üzerinden kurulabilecek ekonomik formüller… Hepsi masanın altında duran düğmeler gibi.

Trump bu düğmeleri, iki tarafa da “alternatifleriniz sınırlı” duygusunu vererek kullanmak isteyecek.

Burada kritik ayrım şu: Baskı artarken müzakere kanalı açık kalabilecek mi, yoksa taraflar iç siyasetin itişiyle köşeye sıkışacak mı?

İşte bu noktada “yüzde 90” ifadesi, kulağa rahatlatıcı gelse bile gerçekte sert bir uyarı taşıyor. Çünkü kalan yüzde 10 teknik pazarlık kalemi olmaktan çıkmış halde.

Donbas’ın geleceği, NATO meselesi, Kırım’ın statüsü gibi başlıklar masaya gelince, anlaşma metni imza kazanır ama barış gerçeklik kazanmaz.

Trump’ın eğilimi “parçalı barış” modeline benziyor: önce ateşkes, sonra dondurulmuş çatışma, ardından uzun vadeli statü pazarlığı.

Böyle bir rota kanı durdurabilir. Fakat güvenlik mimarisini kurmak için tek başına yetmez; sahada donan her hat, yarının krizini içinde taşır.

Donbas, Kırım ve NATO: Çözülemeyen üçgen

Donbas dosyası, Miami’nin gerçek test alanı. Moskova kontrol ettiği bölgeleri hukuken kalıcılaştırma arayışında.

Kiev ise “toprak bütünlüğü” çizgisinin iç politikada hayat memat meselesi olduğunu biliyor. Washington’un “sahadaki gerçeklik” vurgusu Kiev’i zorlayan bir baskıya dönüşüyor.

Donbas’ın konuşulma biçimi bile pazarlığın kaderini belirleyebilir. “Geçici hat” mı denecek, “temas hattı” mı denecek, “idari sınır” mı denecek?

Bu kelimeler basit görünüyor, fakat her kelime bir ülkenin geleceğe dönük iddiasını ya güçlendiriyor ya zayıflatıyor. O yüzden liderler cümle kurarken bile harita çiziyor.

Kırım ise bambaşka bir kilit. 2014’ten beri fiili durum var. Karadeniz dengesi burada düğümleniyor.

Putin bu başlığı açmaya yanaşmadıkça, masanın üzerinde duran seçenek “dondurma” formülü oluyor: statü tartışması ileri tarihe ötelenir, taraflar bugünü yönetir. Bu çözüm, liderlerin yüzünü kurtarır. Fakat dosyayı kapatmaz; rafın üstünde bekler.

NATO garantisi ise Avrupa’nın sinir uçlarına dokunuyor. Ukrayna “garanti yoksa ateşkes kırılır” fikrini öne çıkarıyor.

Rusya savaşın çıkış gerekçesi olarak NATO genişlemesini işaret ediyor. Washington’dan gelen işaretler ise “NATO üyeliği şimdi gündemde olmasın, ikili güvenlik düzenekleri konuşulsun” çizgisinde.

Bu formül Kiev’i tam ikna etmiyor; zira güvence metni, Washington’da yönetim değişince ağırlık kaybedebilir.

Bu noktada “garanti” meselesi tek bir cümleden ibaret kalmıyor. Hangi ülke neyi taahhüt edecek, hangi ihlalde hangi karşılık verilecek, caydırıcılık sahada nasıl görünecek?

Avrupa’da konuşulan “güvence şemsiyesi” fikri, ancak açık tanımlarla anlam kazanır. Aksi hâlde kâğıt üzerinde güçlü görünen sözler sahada gri alanda eriyebilir.

Bu üçgen çözülmeden atılan her imza “soğuk barış” üretir. Harita üzerinde çizgi sabitlenir, siyaset üzerinde tartışma sürer. Sorun çözülmez, yönetilir.

Bu yönetim tarzı, Avrupa’nın doğu kanadında herkesin ezberlediği bir risk: kriz bir sonraki uygun anda geri döner.

Avrupa’nın endişesi: “Ödül” algısı Baltık’ta yankılanır mı?

Polonya ve Baltık başkentleri Miami sürecine kuşkuyla bakıyor. Bu kuşkunun kalbinde “ödüllendirme” kaygısı var.

Eğer Rusya, toprak kazanımını fiilen meşrulaştıran bir anlaşmayla çıkarsa, bu sadece Ukrayna’yı ilgilendirmez; caydırıcılık fikrini de aşındırır.

Bu kaygı, Avrupa’da savunma tartışmasını da sertleştiriyor. Birkaç yıl öncesine kadar “bütçe disiplini” konuşan başkentler, şimdi mühimmat stoklarını, hava savunmasını, elektronik harp kapasitesini ve askerî üretim hatlarını gündeme alıyor.

Bu durum hızlandıkça, ABD’ye bağımlılık meselesi daha çok sorgulanacak. Miami’de aceleyle kurulacak bir barış, Avrupa’nın kendi güvenlik sigortasını daha pahalı bir primle yenilemesine yol açabilir.

Söz konusu tartışmanın bir başka yüzü, Avrupa içi hiyerarşiyi de etkiliyor.

Doğu kanadı “tehdit kapıda” diyerek gündemi belirliyor. Batı Avrupa ise “ateşkes gelsin, düzen kuralım” refleksine daha yakın duruyor.

İki yaklaşım arasındaki mesafe açıldıkça, ortak Avrupa dili daha zor kuruluyor. Bu zorluk, tam da Moskova’nın yıllardır oynamayı sevdiği bir alan.

Onların mantığı basit: Ukrayna direndikçe Rusya yıprandı. Eğer Moskova şimdi masadan prestij ve alan kazanarak kalkarsa, birkaç yıl sonra yeniden toparlanma ihtimali doğar.

Bu senaryo, Baltık ve Moldova gibi kırılgan hatlarda “sıradaki kim?” sorusunu büyütür.

NATO içinde de görüş birliği zaten zor. Washington “maliyet” ve “hız” üzerinden konuşuyor. Doğu Avrupa “risk” ve “emsal” üzerinden bakıyor.

Paris ve Berlin müzakereyi gerekli görüyor fakat sahadaki ağırlıkları sınırlı kalınca tartışma daha da keskinleşiyor.

Miami’den çıkacak her sonuç, Avrupa’nın savunma harcamalarını doğrudan etkileyecek.

Eğer “ABD çekiliyor” algısı güçlenirse, Avrupa’da “kendi kendine dayanma” refleksi sertleşir. Bu refleks, transatlantik bağın ruh halini değiştirir; Avrupa güvenlik mimarisi yeni bir sayfaya geçer.

Miami’nin asıl fay hattı: Savaş masası mı, güvenlik masası mı?

Miami’nin sembolik bir tarafı da var. Sıcak şehir, sert dosya. Trump mekânın rahatlığını masanın psikolojisine taşımak istiyor olabilir.

Fakat savaş dosyası iklimle yumuşamaz. Burada ölçü, “kaç sayfa metin çıktı” sorusu olamaz; “hangi kırmızı çizgi hangi formülle yönetildi” sorusu olur.

Üstelik zirvenin kendisi bile garanti sayılmaz. Kiev katılım niyeti gösteriyor.

Moskova cephesinde ise tarih ve format belirsizliği sürüyor; “henüz netleşmedi” dili pazarlığın parçası gibi çalışıyor.

Bu da Miami ihtimalini bir irade sınavına çeviriyor: liderler masaya oturacak mı, yoksa süreç yeniden ara kanallara mı kayacak?

Sonuçta Miami kâğıt üzerinde barışa yakın bir an gibi görünüyor. Haziran takvimi var, “plan” söylemi var, diplomasi hızlandı. Fakat teknik ateşkes ile kalıcı güvenlik düzeni arasında derin bir mesafe duruyor.

Donbas, Kırım ve NATO başlıkları taşınmadan atılan imza, savaşı bitirir gibi görünür; Avrupa’nın güvenlik tartışmasını büyütür.

Miami’de bir metin çıkarsa, ilk günlerde “tarihi adım” manşetleri görülür. Asıl test ise birkaç ay sonra gelir.

Ateşkes ihlalleri karşısında refleks verilebilecek mi, denetim mekanizması güven üretebilecek mi, Avrupa güvenlik kaygısını masada tutabilecek mi? Bu soruların yanıtı, 2026’yı barış yılına da çevirebilir, yeni bir gerilim döneminin başlangıcı hâline de getirebilir.

Trump hızlı sonuç isterken Avrupa “emsal” kaygısını büyütüyor. Zelenskiy iç siyasette dar bir koridorda yürüyor. Putin masada “kazanım” hikâyesi arıyor.

Miami bu üç kısıt altında şekillenirse, zirve Ukrayna savaşının sonu olarak yazılabilir. Fakat Avrupa’nın güvenlik krizinin başlangıç satırlarını da aynı günlerde okumaya başlarız.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU