Ukrayna savaşının dördüncü yılı bitmek üzereyken Avrupa, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en radikal güvenlik dönüşümünü yaşıyor. Almanya'nın 100 milyar euroluk savunma fonu, Polonya'nın büyük çaplı silahlanma programı ve NATO'nun doğu kanadındaki hızlı askerî yığınak, kıtanın artık "barış projesi" olmaktan çıktığını gösteriyor. Ancak bu askerî uyanış, beklenmedik bir yan etkiyle karşı karşıya: NATO'nun Avrupa kanadı içinde derinleşen bir kutuplaşma.
Almanya'nın Liderlik Paradoksu
Berlin'in "Zeitenwende" (Tarihi Dönüm Noktası) adını verdiği askerî dönüşüm, yüzeyde ittifakın güçlenmesi gibi görünüyor. Savunma bütçesini GSYİH'sinin yüzde 3,5'uğuna çıkaran Almanya, NATO'nun en büyük Avrupa ordusu olmaya soyunuyor. Ancak bu yükseliş, müttefiklerde güvensizlik uyandırıyor.
Sorun Almanya'nın gücünde değil, geçmişindeki tercihlerinde gizli. Onlarca yıl Rusya ile enerji bağımlılığına dayalı bir strateji izleyen Berlin, Ukrayna krizi patlak verene kadar Moskova'yı "yönetilebilir bir tehdit" olarak görmüştü. Polonya ve Baltık ülkeleri için bu, affedilemez bir yanlış hesap. Bu ülkelerin gözünde Almanya, Rusya tehdidini ciddiye almayan, kriz anında geç kalan ve şimdi liderlik iddiasında bulunan istikrarsız bir ortak.
Almanya'nın içsel siyasi dinamikleri de bu güvensizliği besliyor. Bir "parlamento ordusu" olan Bundeswehr'in her hamlesi Bundestag'ın onayına bağlı. Bu demokratik denetim, barış zamanında makul görünse de kriz anlarında karar alma süreçlerini felç edebiliyor. Müttefikler, Almanya'nın parasını ve gücünü artırmasını değil, bu gücü hızlı ve kararlı kullanabilmesini bekliyor.
Merkez ve Çevre: İki Farklı Güvenlik Dünyası
NATO'nun Avrupa kanadı giderek iki kampa ayrılıyor. Bir yanda Almanya, Fransa ve İngiltere'den oluşan "Merkez" var. Bu ülkeler için öncelik, Avrupa'nın stratejik otonomisini güçlendirmek ve savunma sanayiinde ABD'ye olan bağımlılığı azaltmak. Diğer yanda ise Polonya, Baltıklar ve Kuzey Avrupa ülkelerinden oluşan "Çevre" duruyor. Bu ülkeler için tek gerçek güvenlik garantisi Amerikan askerî varlığı.
Bu bölünme, sadece stratejik değil, aynı zamanda psikolojik. Çevre ülkeleri Rusya tehdidini varoluşsal bir risk olarak yaşarken, Merkez ülkeleri bunu uzun vadeli bir jeopolitik yarışma olarak görüyor. Polonya'nın savunma harcamalarını GSYİH'sinin yüzde 4'üne çıkarması ve ABD ile Güney Kore'den silah alması, Berlin'in liderliğine duyulan güvenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Hava Savunması: Kutuplaşmanın Somut Yüzü
Bu bölünme en net şekilde hava savunma sistemlerinde görülüyor. Almanya'nın liderliğindeki Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi (ESSI), Amerikan Patriot ve İsrail Arrow sistemlerine öncelik veriyor. Polonya ve Baltık ülkeleri için bu "kanıtlanmış koruma" ve "hızlı teslimat" anlamına geliyor.
Ancak Fransa ve İtalya öfkeli. Paris'e göre, Avrupa'nın güvenliği "raf ürünü" yabancı sistemlerle değil, kıtanın kendi teknolojik tabanıyla korunmalı. Fransız-İtalyan SAMP/T sisteminin ESSI dışında bırakılması, Avrupa içindeki endüstriyel rekabetin askerî iş birliğini nasıl zehirlediğini gösteriyor. Danimarka'nın 2025'te Patriot yerine SAMP/T'yi seçmesi, bu çatlağın derinleştiğinin işareti.
Türkiye: Üçüncü Bir Kutup
Bu kutuplaşma içinde Türkiye farklı bir rol oynuyor. Ankara, ne tam olarak Merkez'in bir parçası ne de Çevre'nin uydusu. Bayraktar İHA'larının Polonya'ya satılması, bir NATO üyesinin başka bir üyeden bu ölçekte stratejik sistem almasının ilk örneği oldu. Türkiye'nin "İHA diplomasisi", onu sadece bir müttefik değil, aynı zamanda kritik bir teknoloji sağlayıcısı yaptı.
Karadeniz'deki rolü ise daha da kritik. Montrö Sözleşmesi'ni titizlikle uygulayan Türkiye, bölgenin büyük güçlerin çatışma alanına dönüşmesini engelliyor. Ukrayna tahıl koridoru anlaşmasındaki arabuluculuk, Ankara'nın hem Rusya ile iletişimi sürdürüp hem de Ukrayna'yı destekleyebildiğini kanıtladı.
Türkiye'nin Avrupa Gökyüzü Kalkanı'na 2024-2025'te katılması, S-400 krizi sonrası gerilen Batı ilişkilerinde bir yumuşama işareti. Ancak Ankara'nın stratejik otonomisi devam ediyor ve bu, NATO içindeki kutuplaşmayı derinleştirmek yerine esnek iş birliği modelleri sunuyor.
Geleceğe Dair Sorular
Avrupa'nın stratejik özerklik arayışı, kıtanın kendi güvenliğini sağlayabilmesi için gerekli. Ancak bu arayış, NATO içinde kontrolsüz bir bölünmeye yol açarsa, sonuç Rusya'yı caydırmak yerine cesaretlendirmek olabilir.
Asıl soru şu: Almanya, artan gücünü müttefikleri dışlamak için mi yoksa onları ortak bir "güvenlik kalkanı" altında birleştirmek için mi kullanacak? Polonya ve Baltıklar Berlin'e güvenmeyi öğrenebilir mi? Fransa, Avrupa egemenliği ile pratik güvenlik ihtiyaçları arasında denge kurabilir mi?
Cevaplar belirsiz. Ancak bir şey kesin: Avrupa'nın geleceği, bu soruları nasıl yanıtladığına bağlı. Ve Türkiye gibi otonom aktörlerin bu denkleme nasıl entegre edileceği, başarı ile başarısızlık arasındaki farkı belirleyecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish