Küresel sermayeye açık, kendi insanına kapalı bir kıta: Afrika’nın vize duvarları

Sare Şanlı, Independent Türkçe için yazdı

Zambiya ile Gana arasında kısa süre önce hayata geçen vize muafiyeti anlaşması, kıta diplomasisinde basit bir jestin çok ötesinde anlamlar taşıyor. Bu adım, Afrika’nın kendi içindeki yapısal kilitlenmeyi aşma iradesinin sembolik fakat etkili bir göstergesi. Ancak bu gelişme, aynı zamanda kıtanın kanayan yarasını da tekrar gün yüzüne çıkarıyor:

Afrika, küresel sermayeye ardına kadar açıkken, kendi insanına neden hâlâ kapalı?

Bugün bir Avrupalı yatırımcı Afrika’da fabrika kurmak istediğinde, bürokratik engelleri kısa sürede aşıyor. Enerji, telekomünikasyon ya da madencilik gibi stratejik sektörlerde dev şirketler hızla lisans alıp sınırları rahatça geçebilirken; Afrikalı bir girişimci komşu ülkeye girmek için aylarca vize bekliyor. Küçük ölçek ihracat yapan Afrikalı, iki günlük bir ticari görüşme için dahi pasaport kuyruklarında ve hantal bürokraside boğuluyor. Bu tablo, Afrika’nın ekonomik entegrasyon hayaliyle açık bir çelişki oluşturuyor.

Büyük Paradoks: Sermaye Geçer, İnsan Takılır

Afrika uzun zamandır yatırım çekiyor; asıl mesele bu yatırımın faturasını nasıl ödediği. Avrupalı aktörler göç kontrolü ve doğal kaynaklara odaklanırken; Çin altyapı yatırımları karşılığında madencilikte fiili tekeller kuruyor, borç sarmalıyla stratejik varlıklar üzerinde kalıcı nüfuz elde ediyor. Birleşik Arap Emirlikleri limanlara, Rusya silah ve askeri eğitim karşılığında madenlere erişirken; İsrail güvenlik ve tarım yatırımları üzerinden diplomatik sadakat inşa ediyor. 'Paranın rengi yok' diyen otoriter rejimlerin dış sermayeye açtığı bu sınırsız alan, yerel yatırımcıya gelince aşılmaz bir duvara dönüşüyor.

Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre Avrupa’da kıta içi ticaret yaklaşık %68. Asya’da bu oran %59. Afrika’da ise yalnızca %15–16.

Afrika son yıllarda kurumsal bir iradeyle bu tabloyu değiştirmek için önemli adımlar attı. 2018’de imzalanan Afrika Kıtası Serbest Ticaret Anlaşması (AfCFTA), kıta genelinde ticaretin önündeki tarifeleri azaltmayı ve ekonomik entegrasyonu güçlendirmeyi hedefliyor. Aynı çerçevede planlanan Afrika Birliği Serbest Dolaşım Protokolü ise insanların ve iş gücünün kıta içinde daha serbest hareket edebilmesini öngörüyor. Ancak birçok Afrika ülkesi, serbest ticaret anlaşmasını imzalarken, serbest dolaşım protokolüne mesafeli kaldı.

İş insanlarının, girişimcilerin ve nitelikli iş gücünün kıta içinde serbestçe dolaşamadığı bir ortamda, AfCFTA’nın öngördüğü entegrasyon gerçekleşemiyor. Hâlbuki serbest dolaşımın sağlayacağı ekonomik canlılık, Afrika'yı dış sermayenin şartlarına mahkûmiyetten kısmen kurtarabilir.

Dış yatırımcı altyapıyı inşa edip kârı kendine saklarken, Afrikalı yatırımcı yerel ekosistemi besler, parayı kıta içinde tutar ve istihdamı kalıcı kılar. Diğer yandan serbest dolaşım ile öğrenci değişim programları ve üniversiteler arası iş birlikleri artar; kıta içi uçuşlara olan talep havacılık sektörünü canlandırır, maliyetleri düşürür. Vize süreçlerinin ortadan kalkması, sınır geçişlerinde yaşanan zaman kaybını ve rüşvet gibi kayıt dışı maliyetleri azaltır.

O halde neden kıtada serbest dolaşım protokolü bir türlü uygulanamıyor?

Statükoyu kim koruyor? 

Serbest dolaşımı sadece romantik bir Pan-Afrikan hayal olarak ele almak ne kadar eksikse, onu yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak görüp reddetmek de o kadar hatalı. Elbette altyapı yetersizliği ve sınır kapılarının rant alanına dönüşmesi gibi somut engeller var.

Mevcut statükoyu korumak isteyen yerel elitler ekonomik kontrolü bırakmamak adına vize süreçlerini zorlaştırıyor.

Öte yandan terör hareketliliği ve düzensiz göç gibi gerçek güvenlik kaygıları, hükümetlerin sınır rejimlerini sıkı tutmasındaki en büyük gerekçe. Ancak serbest dolaşım bir güvenlik zafiyeti değil; aksine, ortak sınır yönetim sistemleri ve dijital protokollerle disipline edilebilecek bir modernizasyon fırsatı olabilir. Nitekim Ruanda, Doğu Afrika Topluluğu içinde uyguladığı dijital göçmenlik sistemiyle sınır güvenliğini elden bırakmadan iş insanlarının seyahat süresini kısaltarak bunun mümkün olduğunu şimdiden kanıtlamış durumda.

Batı Afrika'da ECOWAS(Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu), Doğu Afrika'da EAC(Doğu Afrika Topluluğu) gibi bölgesel oluşumlar, kısmen işleyen serbest dolaşım modelleriyle bu korkuların aşılabileceğini ve sınırların kalkmasının kaos getirmediğini gösteriyor.

Tersine vize duvarları kaosu besleyebiliyor. Sınırın öte yanında pazar tezgâhı kurmak isteyenlerin yüzde 70'i kadınlardan oluşuyor; vize engeli yüzünden kayıt dışına itilen bu kadınlar hem şiddete hem de gasp riskine açık hale geliyor.

Buradaki asıl çelişki ise riskin kime göre tanımlandığı: Afrika ülkeleri, komşu bir ülkenin vasıflı mühendisini vize kuyruklarında bekletirken; stratejik kaynakları kontrol eden, siyasi sistemleri etkileyen ve "borç tuzaklarıyla" limanları ele geçiren küresel sermayeye kapılarını sonuna kadar açıyor. Peki enerji şebekelerini, telekomünikasyon ağlarını, kritik limanları satın alan devasa dış sermaye mi, yoksa sınırın öte yanında pazar tezgâhı kurmak isteyen küçük bir tüccar mı daha büyük bir denetime tabi tutulmalı?

İşte bu soru, Afrika’nın bugün yapması gereken temel bir tercihi simgeliyor. Zambiya ile Gana’nın attığı bu adım, kıtanın köklerinde var olan bir ideali yeniden hatırlatıyor.

Nkrumah, Kaunda ve 2063 Vizyonu

Gana’nın kurucu lideri Kwame Nkrumah da Zambiya’nın kurucu lideri Kenneth Kaunda da gerçek bağımsızlığın kıtanın siyasal ve ekonomik birliği ile mümkün olduğunu vurgulayan vizyoner liderlerdi. Kaunda'nın "tek millet, tek devlet" ideali, 72 farklı etnik grubu bir ulus çatısı altında birleştirebildi. Berlin Konferansı'nda masa başında çizilmiş sınırlarla parçalanmış bir kıtada, bugünün liderleri neden kendi insanını "öteki" ilan etmekte bu kadar kararlı?

Afrika Birliği’nin 2063 Gündemi çerçevesinde hedeflenen "Afrika Pasaportu", sembolik bir pasaportun ötesinde; Nairobi’deki bir yazılımcının Kigali’de iş kurabildiği, Lusaka’daki bir mühendisin Akra’da engellere takılmadan çalışabildiği bir sistem demek. Afrika için söz konusu entegrasyon romantik bir hayalin ötesinde küresel rekabette hayatta kalabilmek için stratejik bir zorunluluk.

Kendi insanına güvenen kıta

Afrika’nın bağımsızlık mücadelesi 1960’larda bayrakların değişmesiyle başlamıştı; ancak gerçek egemenlik, kendi insanına güvenen bir kıta yapısıyla tamamlanacak. Gerçek dönüşüm, Afrika'nın küresel güçlerin rekabet alanı olmaktan çıkıp, kendi iç pazarını ve insan kaynağını öncelediği gün gerçekleşecek.

Zambiya ile Gana arasındaki vize muafiyeti, haritadaki çizgileri silmiyor olabilir; ancak sömürge döneminden miras kalan zihinsel sınırları sorguluyor. Bu küçük ama stratejik kırılma, Afrika’nın gelecekte yalnızca küresel sermayeye değil, kendi insanına da ‘ev sahibi’ olacağının müjdesini veriyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU