Trump ve İran’ın İran’a dönüşü

Fotoğraf: AA

Marco Rubio, Başkan Donald Trump ile Dini Lider Ali Hamaney arasındaki bir görüşmenin, Hamaney’in onay vermesi halinde yarın bile yapılabileceğini söylüyor. Ancak böyle bir buluşma son derece zor, hatta imkânsıza yakın. Sözgelimi iki lider arasında, 1972’de Mao Zedong ile Richard Nixon arasında, Henry Kissinger’ın huzurunda gerçekleşen görüşmeye benzer bir tabloyu tasavvur etmek güç. Farklar çok; İran, Çin değil; Hamaney, Mao değil. İran’daki ‘dini liderlik’ makamı, Çinli kaptanın liderliğinden bütünüyle farklı. Üstelik Mao’nun Sovyetler Birliği’yle hesaplaşma bağlamında kabul ettiği o görüşme, Pekin’e yeni uluslararası dengeler üzerinden farklı bir açılım vaat ediyordu.

Büyük olasılıkla İranlı yetkililer, işlerin bugünkü noktaya varacağını öngörmemişti. Mevcut manzara, devrim sonrası İran ile ‘Büyük Şeytan’ arasındaki onlarca yıllık ilişkiler tarihinde emsalsiz. Aslında Trump yalnızca İran için bir sürpriz değil; bütün dünya için bir sürpriz. Hiçbir Amerikan başkanı, mevcut başkanın yaptığı ölçüde uluslararası sistemi sarsmamıştı. Oyunun kurallarını, hitap dilini, baskı araçlarını ve tehdit üslubunu değiştirdi. O, içeriden gelen birçok tehdide rağmen korkusuzca hareket eden bir lider.

Trump’ın İran’dan istedikleri ise hiç de basit değil. On yıllar boyunca bölgenin dokusuna nüfuz edip varlığını genişletmiş bir ülkeden, yeniden İran sınırlarına çekilmesini talep ediyor. Nükleer hayalinden vazgeçmesini istiyor; sanki bu hayalin daha önce Saddam Hüseyin’i, Esed rejimini ve Muammer Kaddafi’yi de cezbettiğini hatırlatır gibi… İsrail, Irak ve Suriye’deki nükleer tasavvurları sona erdirmiş; Libya’daki nükleer dosya ise George W. Bush döneminde, merhum Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’nın Libya liderine açık bir tehdit iletmesinin ardından kapanmıştı. Trump ayrıca İran’dan, gücünün anahtarı saydığı füze cephaneliğinin kapsamı konusunda da tevazu göstermesini istiyor. İran füzelerine sınır çizmek, aslında bölgedeki İran rolüne sınır çizmek demektir. Özellikle de Trump’ın, Tahran’dan ‘İran’ın kolları’ olarak gördüğü yapılara silah ve para akışını durdurmasını talep ettiği düşünüldüğünde…

Abartı sayılmaz; İran, son on yıllarda Ortadoğu’daki Amerikan nüfuzuna karşı programlı bir karşı hamle yürüttü. Kasım Süleymani, dar çevre toplantılarında, Washington’a müttefik rejimlerin istikrarını koruyan şeyin ‘Amerikan ipliği’ olduğuna; bölgenin gerçek dönüşümünün ise bu ipliğin kesilmesiyle tamamlanacağına inandığını gizlemiyordu. Bu çerçevede, Saddam rejiminin devrilmesinden sonra Irak’taki Amerikan askerî varlığını yıpratmak için yaptığı hamleler daha anlaşılır hale gelir.

İran, on yıllar boyunca iki önemli hedefe ulaştı: Savaşı kendi topraklarından uzak tutmak; çatışma sahalarını başka ülkelere taşımak ve mücadeleyi açık, doğrudan angajmana girmeden vekil güçler üzerinden yürütmek. Ancak mevcut tablo kökten farklıdır. Özellikle İsrail ile İran arasında yaşanan son savaş turunun, Amerikan bombardıman uçaklarının İran’daki nükleer tesislere yönelmesiyle noktalanmasının ardından… İran artık savaşı başkalarının topraklarında sürdürme lüksüne sahip değil; ABD ile doğrudan hesaplaşma ihtimali gündemin üst sıralarına yerleşmiştir.

Geçmiş on yıllarda ABD, İran’a bugün hitap ettiği dille seslenmemişti. Donald Trump, Tahran’a bir anlaşma teklif ediyor; fakat parmağının tetikte olduğunu da hissettiriyor. Politikasının rejim değişikliğini hedeflediğini söylemiyor; ancak İran’dan katı bir tutum gördüğünde, ‘rejim değişikliğinin belki de olabilecek en iyi şey’ olabileceğini dile getirmekten çekinmiyor.

Trump, İran’dan ‘İran’a dönmesini’ talep ediyor. Fiilen Beyrut’ta karar mercii olmaktan çıkmasını, Lübnan otoritelerinin kararları üzerindeki veto gücünü kaybetmesini istiyor. Şam’daki kaybın ardından Beyrut’tan da geri çekilmesini talep ediyor. Aynı şekilde, Bağdat’ta hükümet kurma oyununu yönetme hakkından vazgeçmesini istiyor ki Nuri el-Maliki’nin adaylığı konusundaki tutumu da bu bağlamda anlam kazanıyor.

Tecrübeler gösteriyor ki İranlı müzakereci genellikle maharetten yoksun değil. Zaman faktörünü ustalıkla kullanır; sabırla donanır ve karşısındakinin yorulmasına oynar. Bütün bunlar doğru. Ancak bugün İran’ın ABD üzerinde ciddi bir baskı kurabilecek kozları var mı? Geçmiş on yıllarda ‘meçhul’ gruplar bir Amerikan büyükelçiliğini havaya uçurabilir ya da bir Amerikan vatandaşını kaçırabilirdi. Bu tür yöntemler artık ne mümkün ne de gündemde. Donald Trump’ın Amerikası, hesaplaşmayı sonuna kadar götürme kapasitesine sahip.

İran-ABD müzakerelerinin yeni turu işte bu atmosferde yapılıyor. Trump’ın “muazzam kapasitelerini kullanmamayı umduğunu” söylediği donanma diplomasisinin gölgesinde… Filoların yığınağına, ekonomik baskılar ve İran petrolünün Çin’e ihracatına yönelik yaptırımları tırmandırma tehdidi eşlik ediyor.

Trump, Ali Hamaney’in İran’ından kolayca verilemeyecek şeyler talep ediyor. Nükleer dosyada esnek bir formül bulunabilir. Ancak füze cephaneliğinin ve ‘kollar’ diye anılan yapılarla ilişkilerin masaya konulmasını kabullenmek Tahran açısından son derece zor. Trump’ın istediği, biçimsel bazı düzenlemeler değil. İran’dan bölgesel ve uluslararası yaklaşımını değiştirmesini; hatta anayasasında yer alan ve ‘devrimin ihracını’ siyasetinin doğal bir unsuru sayan anlayıştan vazgeçmesini talep ediyor.

Bölgenin yaşadığı bu büyük krizde, öne çıkan devletlerin çoğu Ortadoğu’yu savaş ve onun artçı sarsıntılarından koruma sorumluluğuyla hareket ediyor. Yalnızca Binyamin Netanyahu bir yangının patlak vermesini hayal ediyor; Beyaz Saray’ın efendisini tatmin edecek ama İsrail’in kaygılarını gidermeyecek ‘eksik bir anlaşmadan’ endişe ediyor. Asıl soru şu: İran, Ortadoğu’nun değiştiğini ve kendisinin de ‘İran’a dönüş’ yolculuğunu başlatması gerektiğini kabul edecek mi? Bölgesinde öne çıkan bir devlet olarak ekonomisini onarmaya, vatandaşlarının hayatını iyileştirmeye ve kalıcı bir bölgesel istikrarın inşasına katılmaya yönelmeyi seçecek mi?

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

Şarku'l Avsat

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU