Uluslararası ilişkilerin uzun tarihi, birçok yönden büyük dönüm noktalarının bir kaydıdır.
Görünüşte yerleşik bir dünya düzeni veya statüko bozulur ve sonra dağılır.
Uluslararası sistemde kapsamlı ulusal gücün eşit olmayan büyüme oranı, güç kaymasını tetikler.
Bu değişen güç dengesi birçok faktöre bağlıdır.
Bunların başlıcaları, yükselen güçlerin demografik, ekonomik ve teknolojik temellerindeki yapısal değişiklikler ile küresel üretim ve zenginlikten daha büyük bir pay almalarını sağlayan sürdürülebilir bir siyasi istikrar dönemidir.
Güç kaymaları ayrıca israfçı askeri müdahalelerden, emperyal aşırı yayılmadan, siyasi çöküşten veya egemen güçler arasında göreli bir gerilemeye yol açan yenilik ve uyum sağlama başarısızlığından da kaynaklanabilir.
Bugün hem egemen hem de yükselen güçlerde bu iki sürecin bir kombinasyonuna tanık oluyoruz.
Tarihsel olarak güç dengeleri nasıl değişti?
Çin ve Hindistan'ın 18'inci yüzyıla kadar bin yıldan fazla bir süre dünya ekonomik sisteminin zirvesinde olduğu Asya'daki refah dönemi, istikrarlı ve kalıcı görünüyordu.
Ancak Atlantik güçleri, savaş gemileri, teknolojileri ve sert devlet yönetimiyle bu heybetli Asya imparatorluklarını ve siyasi yapılarını yavaş yavaş geride bıraktı ve ardından onları ezdi.
19'uncu yüzyıl Avrupa'sında, etrafında küresel bir çevre bulunan çok kutuplu bir sistem ortaya çıktı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Güç dengesi, yükselen güçlerin oluşturduğu bu kalabalık jeopolitik düzeni düzenlemek için meşru bir kavram olarak Avrupa genelinde yerleşmişti.
Ancak bu durum, statükoyu şiddetle yeniden yazmak gibi ölümcül bir hata yapan bazı güçlerin hegemonik özlemlerini engellemedi.
20'nci yüzyıldaki yıkıcı dünya savaşları, güç dengesi kavramının güçler ittifakı tarafından sorgulanıp muazzam bir bedelle yeniden canlandırıldığında pratikte ne kadar yıpratıcı hale geldiğini gösteriyor.
Böylece tarihsel döngü tekrar eder.
Güç kaymaları, uluslararası sistemin birçok düzeyinde karmaşık değişim süreçleriyle gerçekleşir ve yerleşik düzeni bozar; daha sonra bu düzen, yeni statüko için normları, kurumları ve güvenlik mimarilerini yeniden düzenleyen veya yaratan en yetenekli büyük güçler tarafından yeniden tesis edilir.
1991 sonrası dünya düzeninde güç dengeleri nasıl şekillendi?
Amerika önderliğindeki Batılı güçler, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana dünya politikasını kontrol ediyor.
Sovyet sonrası Rusya, Boris Yeltsin ve yozlaşmış oligarklar tarafından yönetiliyordu.
Çin ise Amerika'nın ardında küçük bir ayrıntıydı: 1991'deki GSYH'si 0,83 trilyon dolardı ki bu, o yılki 6,16 trilyon dolarlık ABD GSYH'sinin çok altındaydı.
Avrupa, Japonya, Güney Kore ve Orta Doğu, Amerika'nın koruyucu askeri şemsiyesi altındaydı.
Hindistan'ın dış politikası inatla özerkti ancak 1991'de iflas eden ekonomisi, Washington'ın kontrolündeki Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) insafına kalmıştı.
Dünya yine bir dönüm noktasında ve bizler ne yazık ki bunun tanıklarıyız, sanıyorum.
Günümüz güç geçişi neden nükleer öncesi büyük savaş mantığıyla sınırlı değil?
Güç geçişi, nükleer öncesi çağdaki gibi uluslararası düzeni değiştirmenin temel yolunun sonuna kadar büyük güç savaşı anlamına geldiği sınırsız bir şiddet mantığıyla gerçekleşmiyor.
Ukrayna'da devam eden savaş, büyük ölçüde askeri ve teknolojik ortamın güncel özellikleri nedeniyle, sınırlı bir büyük güç savaşının modern bir versiyonu.
Genel olarak nükleer silahların ortaya çıkmasıyla birlikte uluslararası yaşamın daha karmaşık hale geldiği, toprakları ve halkları doğrudan fethetme teşviklerinin azaldığı ve bunun muazzam maliyetlere yol açtığı söylenebilir.
Ancak öz aynı kalır.
Onu besleyecek, koruyacak ve meşrulaştıracak maddi ve normatif temellerle desteklenmeyen bir düzen sürdürülemez hale gelir; meydan okuyanlar, yani önceki yıpranan statükonun dışında kalan veya marjinlerinde yer alan güçler, devletleri için daha büyük bir fayda ve statü payı arar.
Bu rekabet ve nüfuz mücadelesi sürecinin nasıl gelişeceği, genellikle bu dramadaki kilit aktörlerin stratejik kültürleri ve her birinin ulusal çıkarlarını, dünya düzeni vizyonlarını ve uluslararası kamu mallarını sağlamadaki etkililiklerini nasıl formüle ettikleri tarafından şekillendirilir.
Sanılanın aksine, güç değişimlerinin kesin sonuçları nadiren tahmin edilebilir; çünkü birçok faktöre bağlıdır ve her önemli katılımcının bu dinamikte bir oyu vardır ve uluslararası düzende değişimi nasıl sürdüreceklerini belirler.
2025'te dünya düzeni nasıl değişti?
2025'teki dünya düzeni bir kuşaktan kısa bir sürede değişti.
Amerika küresel bir hegemon olmaya devam ediyor ancak artık tek hegemon değil.
Çin, ekonomik olarak Amerika'yı yakaladı ve birçok sektörde teknolojik olarak geride bıraktı.
Bu arada Avrupa'da bir tutulma söz konusu.
Rusya yeniden diriliyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Rusya'nın askeri olarak elde edemediği Ukrayna zaferini diplomatik bir el çabukluğuyla Moskova'ya devretmenin eşiğinde.
Çünkü Ukrayna savaşı, Batı'nın kaygı verici askeri zayıflıklarını açığa çıkardı.
Batı'nın mühimmat stokları, yenilenebileceğinden çok daha hızlı tükeniyor.
Ve Amerika'nın silah üretim kapasitesi, uzun vadeli büyük güç rekabetinin gereklerini karşılayamayacak kadar sınırlı.
Dolayısıyla Amerika için müzakereli bir çözüm, savaşı sona erdirmenin tek gerçekçi yolu.
Zira süresiz devam eden bir çatışma, ne Ukrayna'nın ne de NATO'nun uzun vadeli güvenliğine hizmet eder.
Yani çatışmanın sona ermesi, Batı'nın enerjisini ve zihinsel kapasitesini serbest bırakacak, kritik stokları yeniden inşa edecek ve Amerika'nın dikkatini Hint-Pasifik'e kaydırmasına olanak tanıyacaktır.
Ancak Trump, fethedemediği birkaç bölge de dahil olmak üzere Rusya'ya Ukrayna topraklarının yüzde 20'sinden fazlasını veren barış teklifinin şartlarını Ukrayna'ya kabul ettirmeyi başarırsa, Batı Avrupa'nın işi zor görünmektedir.
Hindistan'ın tarihsel rolü dünya politikasında nasıl şekillendi?
Neyse, bu küresel çalkantının ortasında Hindistan da var.
1947'deki bağımsızlıktan bu yana Batı'nın Hindistan'a karşı tutumu ikircikli oldu.
İkinci Dünya Savaşı'ndan dolayı iflas eden ve tükenen İngiltere, Hindistan'a özgürlük vermek zorunda kaldı.
Kaynak zengini ve ağır vergilere tabi kolonisinin, sömürgesizleşmede domino etkisi yaratmasını hiçbir zaman tam olarak affetmedi.
Hindistan bağımsızlığını kazandı ve 15 yıl sonra da Asya ve Afrika'daki Britanya İmparatorluğu dağıldı.
Amerika, Hindistan'ın özgürlük hareketini desteklemişti.
ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, Hitler'in faşizmine karşı savaşırken, Hindistan'ın özgürlüğünü reddeden İngilizlerin ikiyüzlülüğü üzerine savaş zamanı müttefiki ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill ile sık sık çatışıyordu.
Ancak Amerika'nın savaş sonrası çıkarları, İngiltere'ninkilerle bağlantılıydı.
İki ülke, rejim değişikliği ve işgalci savaşlarda işbirliği yaptı.
1953'te Amerika ve İngiltere, kod adı Ajax Operasyonu olan bir operasyonla İran'da demokratik olarak seçilmiş Muhammed Musaddık hükümetini devirdi.
Amerikan ve İngiliz petrol şirketleri, İran'ın petrol varlıklarının kontrolünü ele geçirdi ve İran Şahı'nı Batı'nın kuklası olarak görevlendirdi.
2003 yılında Amerika ve İngiltere, kitle imha silahları bahanesiyle Irak'ın yasadışı işgalinde yine işbirliği yaptılar.
Çin'in yükselişi Hindistan ve Batı için ne anlama geliyor?
Çin'in yükselişi, Anglo-Sakson dünya düzenini altüst etti.
1991'de İngiltere'nin 1,14 trilyon dolarlık GSYH'si, Çin'in 0,83 trilyon dolarlık GSYH'sinden daha yüksekti.
2025 yılında Çin'in 19 trilyon dolarlık ekonomisi, İngiltere'nin 3,8 trilyon dolarlık ekonomisini gölgede bırakıyor.
Batı, Çin'in yükselişini bir oldubitti olarak kabul etmek zorunda kalıyor veya kalacak.
Hindistan ise ayrı bir konu.
İngiltere'nin kızgınlığı ustaca gizlese de azalmadı. Nigel Farage'ın Reform Partisi'nin yükselişi, Amerika'nın MAGA hareketinin İngiltere versiyonu: göçmen karşıtı ve ırkçı.
200 yıldır sömürgecilik ve köleliğin karlarıyla beslenen Amerika ve İngiltere, jeopolitik güç dengelerini uzun süredir kontrol ediyor.
Çin, istenmeyen bir davetsiz misafir; ancak artık savuşturulamayacak kadar güçlü.
Ancak Hindistan, yerinde tutulabilir, dengelenebilir ve denge için yönlendirilebilir, kontrol edilebilir.
Jeopolitik zemin ayaklarının altından kayıyor ve Amerika önderliğindeki Batı, Hindistan'a yaklaşımını yeniden düzenledi.
Hindistan, Hint-Pasifik'te gönülsüzce bir güvenlik ortağı olarak kabul edildi; ancak Trump, gümrük vergileri uygulayarak, Pakistan'la yeniden dostluk kurarak, H-1B vizelerini kısıtlayarak ve MAGA tabanının Hintlere karşı nefret kampanyası yürütmesine izin vererek Hindistan'ı dengede tutmaya özen gösteriyor.
Hindistan'ın dış politikası ve jeostratejisinde bir miktar süreklilik ve aynı zamanda derin bir değişim görülür.
Hindistan'ın stratejik kültürü hangi tarihsel dönemlerden etkileniyor?
Çok kutupluluğun yakın zamanda patlak vermesinden önce, Hindistan'ın stratejik kültürünü şekillendiren üç dönem yaşandı.
Britanya Hindistanı'ndan başlamak önemli.
Bu dönem, çoğunlukla sömürgeci yağma ve kültürel yıkımıyla hatırlansa da Hindistan, bu yıkımdan hâlâ dünya sistemindeki eski maddi ve uygarlık konumunu yeniden kazanmaya çalışıyor.
Hindistan'ın bölgesel jeopolitik satranç tahtasına ilişkin dünya görüşleri üzerindeki fikirsel etki, stratejik kültüründe derin bir iz bıraktı.
Özellikle 19'uncu yüzyılın ortalarından 20'nci yüzyılın ortalarına kadarki dönemin büyük bir kısmı, Avrasya'nın çeşitli bölgelerinde nüfuz elde etmek için İngiltere ve Rusya arasında yaşanan rekabet ve çatışmayı ifade eden "Büyük Oyun" ile şekillendi.
Bu rekabet ve Hindistan'ın hiçbir egemenliğe sahip olmaması, alt kıtanın bu kıtasal rekabeti sürdürmek için öncü ve büyük bir güç üssü haline gelmesi anlamına geliyordu.
Hindistan neden Batı için vazgeçilmez bir stratejik araçtı?
Bu durum, görünüşte Rusya'yı dışarıda tutmak, İngiltere'yi bu bölge üzerinde kalıcı bir üstünlüğe taşımak ve Batı Pasifik'te ve daha doğuda güç yansıtmak amacıyla Hindistan çevresinde tampon devletlerin ve bir savunma halkası sisteminin oluşmasına yol açtı.
Hatta İngilizlerin Çin politikasında dahi Hindistan, kıtasal Avrasya'ya erişim sağlamak amacıyla bir yandan 19'uncu yüzyılda Çin'in zorla açılmasını ilerleterek, bir yandan da Çin'in güneybatı çevresinde güçlü bir ileri kontrol sisteminin kurulmasını sağlayarak Asya jeopolitiğinde muazzam bir nüfuz sağladı.
Yani Hindistan, o dönemin büyük güç rekabetinde Batı'nın gözcüsü ve vazgeçilmez bir aracıydı.
1947'den sonra "kaybedilen" Hindistan, İngiliz-Amerikan jeostratejisinin başından beri öngördüğü Pakistan'ın kurulmasıyla ancak kısmen telafi edilebildi.
Hindistan'ın, Asya'da Batılı bir bekçi rolünü yeniden üstleneceği gün gelecekti.
Hindistan neden Bağlantısızlık politikası benimsedi?
1940'ların ortalarında Hindistan yarımadası, Batı'nın büyük stratejisinde Amerikalı bilim insanı Spykman'ın tipik Rimland devleti olarak yeniden algılanıyordu.
Soğuk Savaş'ın patlak vermesi, Hint liderlerin yeni dönem üzerine dünya görüşlerini ortaya koymaları için ilk fırsattı.
Hindistan, Batı için bölgesel bir kilit güç olma fikrini reddetti; çünkü artık kendi egemen kaderine sahipti ve sömürge döneminin eşi benzeri görülmemiş maddi kayıplarının acısını atlatmak gibi zorlu bir görevle karşı karşıyaydı.
Bu durum, 1950'lerde Hindistan'ın, kolektif Batı ile Avrasya büyük güçleri arasında tırmanan büyük güç rekabetinden kendini ayırdığı inancına dayanan bir Bağlantısızlık duruşu ve politikasına yol açtı.
Bu rekabet, Asya'daki Soğuk Savaş çatışmalarıyla daha da agresif bir hal aldı.
Hint liderler, bağımsız devletlerin çok az alana sahip olduğunu keşfettiler.
Aslında, Avrasya çevreleme stratejisinin Asya'da tam anlamıyla ifadesini bulması için Hint egemenliğinin önemli ölçüde geri çekilmesi gerekiyordu.
Bu nedenle Hindistan, dünya politikasını diğer tüm ulusal kimlik ve çıkarları ortadan kaldıracak ve bunları süper güç liderliğindeki bloklardan birinin önceliklerine tabi kılacak katı bir sıfır toplamlı yaklaşımla tanımlamayı reddetti.
Bugün sağduyulu ve pragmatik olarak görülse de, Bağlantısızlar politikası o dönemde yeniydi ve her iki taraftan, özellikle de Atlantik'ten yoğun baskıya maruz kaldı; çünkü bağımsız güçler, Büyük Avrasya'nın kapılarına erişimde engel oluşturuyordu.
Bağlantısızlığın temel bir özelliği, askeri tarafsızlıktı; yani bir büyük gücün jeopolitik çatışmaları, otomatik olarak Hindistan'ın çözme veya katılma sorumluluğu altına girmiyordu.
İngiliz Hindistanı döneminde, İngiliz rekabetlerinin herhangi bir müttefik davada güvenlik sağlayıcı olarak öne çıkması, beklenen Hindistan'a uygulanacağı varsayılıyordu.
Bağımsız Hindistan, bu kavramı hem ilke hem de uygulama olarak reddetti.
Bağlantısızlık Hindistan'a ne kazandırdı?
Bugünün bakış açısından, bağlantısızlığın özünde çeşitli ideolojilerin, uygarlıkların ve sosyoekonomik sistemlerin bir arada var olabileceği çoğulcu, çok kutuplu bir dünya davasını savunduğu düşünülebilir.
Bağlantısızlar, herhangi bir modelin ahlaki üstünlüğünü onaylamayı reddetti ve bunun yerine, en kalıcı fikirlerin zamanla galip geldiği, yüzlerce aktörün gelişmesine izin veren organik bir yol izledi.
Bu yaklaşım, aynı zamanda rekabet halindeki güçlerden ekonomik ve askeri yardım çekerek kazançlar sağladı ve böylece en savunmasız yıllarında Hindistan'ın güvenliğine ve ekonomik kalkınmasına katkıda bulundu.
Bağlantısızlar, 1971'deki ciddi bir bölgesel kriz döneminde ve sonrasındaki 20 yılda, yani Soğuk Savaş'ın sonuna kadar tek süper gücü dahi kaldıraç olarak kullanacak kadar esnek ve pragmatikti.
Ancak bu, tesadüf değildi.
Hindistan, Avrasya'nın stratejik coğrafyasındaki yerini zihinsel olarak yeniden belirliyor ve o dönemde kıtasal büyük güç Çin ile deniz süper gücü Amerika'dan gelen ikili meydan okumayla yüzleşmek için güç dengesi politikası izliyordu.
Hindistan 1990'larda dış politikasını nasıl yeniden şekillendirdi?
Güç dengesi 1990'larda yeniden değişti.
Tek kutuplu dönem, Hindistan'ın kendi jeopolitik ve kalkınma modelini kurabileceği bir alan ararken, büyük güç rekabetlerinden uzak durabileceği fikrini sorguladı.
Nitekim 1990'lar ve sonrasındaki birkaç yıl boyunca sistemde güç dengesizliğini dengeleyecek hiçbir dengeleyici seçeneği olmayan tek bir büyük güç vardı.
Hindistan, bu duruma hem bir angajmanla -Amerika ve G7 ülkeleriyle yakınlaşma ve normalleşme, Hindistan için o on yılın en büyük dış politika gelişimiydi- hem de geleceği için belirli ancak kritik alanlarda egemen bir direnişle karşılık verdi.
Hindistan da ulusal çıkarlarını ve ekonomik büyümeyi, dış politikasının temel hedefi olarak yeniden değerlendirdi.
Bu, Çin'in reform ve dışa açılma politikasına benziyordu.
Bu politikada, küresel ekonomiye hızla entegre olmak Hint politika yapıcıların önceliği haline geldi.
Bu aşamaya genellikle neoliberal dönem diyoruz.
Burada jeopolitik, ekonomik bağımlılığın gelişmesine olanak sağlamak için arka planda tutuluyordu.
Bu aşama 2008'de zirveye ulaştı ve Küresel Mali Kriz, tek kutuplu dönemin sonunun başlangıcını işaret etti.
Çok kutuplu dünya Hindistan için ne anlama geliyor?
Hindistan'ın son yüzyıldaki dış ve güvenlik politikaları, birçok açıdan Batı'nın bu bölgenin stratejik değerine dışarıdan ve kendi amaçları doğrultusunda baktığı jeopolitik bir söylem ve çerçeve içinde bir dizi yeniden yönlendirme ve değişiklikten ibarettir.
Ağırlık merkezinin Avrasya'ya kaydığı çok kutuplu bir dünya düzeni, Hindistan'ın alternatif bir jeopolitik çerçeve geliştirmesini gerektiriyor.
Artık karadan uzak bir büyük gücün prizmasından çok, daha geniş bölgeye içeriden bakması gerektiğini biliyor (veya bilmeli).
Günümüzün çok kutuplu dünyasına dair, her birinin önümüzdeki yıllarda Hindistan'ın devlet yönetimi açısından da önemli sonuçlar doğuracak 3 yeni özelliği var.
Öncelikle, Batı uygarlığı öncülüğündeki düzenden çok medeniyetli bir düzene doğru jeokültürel bir değişim görüyoruz.
Mevcut güç değişimlerini gerçekten benzersiz kılan şey, jeokültürel ve jeopolitik alanların Batı'nın sınırlı alanlarının dışında meydana gelmeleridir.
Son 500 yıldır büyük güçlerin yükselişi ve düşüşü yalnızca Batı'ya özgü bir meseleydi ve her güç, ortak bir jeopolitik ve jeouygarlık alanı içinden daha büyük ve daha güçlü bir güçle yer değiştiriyordu.
İtalyan şehir devletlerinden Hollanda, Portekiz ve İspanya'ya, Fransa'dan sonra İngiltere'ye, ardından Almanya'ya ve son olarak ABD'ye kadar, bu aktörlerin her biri uluslararası düzenin liderliğini üstlendi.
Ancak son 500 yıldır, bu farklı Batılı güçler arasındaki temel uygarlık değerleri ve stratejik kültürler farklı olmaktan çok benzerdi ve bu da her büyük geçişten sonra tutarlı bir hegemonyaya olanak sağladı.
Bayrağın bir Batılı güçten diğerine devredilmesi döngüsü, kalıcı olarak kırıldı.
Çin, Rusya, Hindistan, Endonezya gibi Büyük Avrasya'daki büyük güçlerin yükselişi veya geri dönüşü, bu uzun örüntüden bir sapmadır.
Bu durum, dünya düzeninin hâlâ gelişmekte olan Batı dışı fikirler etrafında kurulma olasılığını açık bırakıyor.
Ancak Avrasya aktörleri arasındaki stratejik deneyim ve ideolojilerin çeşitliliğini dikkate alırsak, dünya düzeninin homojen bir fikir üzerine kurulmayacağını söyleyebiliriz.
Dolayısıyla ortaya çıkan çok kutuplu düzen, özünde çoğul ve normatif yapısı olarak evrensel bir ideolojiye sahip olması hayal bir durumdur.
Batı dışı uygarlıkların, uluslararası toplumun eşit üyeleri olarak görüldüğü ve değiştirilecek, yeniden düzenlenecek veya silinecek kimlikler ve kültürler olarak görülmediği bir dünya düzeninin parçası olmak, tıpkı diğerleri gibi Hindistan için de, Hint ulusçuluğunun evrimi için de açıkça olumlu bir gelişmedir.
Nitekim günümüzün güç kaymasının temel avantajlarından biri, yükselen güçlerin iç dünyalarıyla ilgilidir.
Bu güçler artık, düşmanca bir evrensel ideolojinin varoluşsal tehdidi olmadan, sosyal sistemlerini ve kültürlerini geliştirebilecekleri uluslararası bir bağlama sahiptir.
Günümüzün çok kutuplu dünyasının ikinci özelliği, jeoekonomik ve teknolojik alandadır.
Tarihsel olarak, bir güç değişimindeki değişimin hızı, egemen güç veya bloğun teknolojik avantajlarının rakiplerine ve yükselen güçlere yayılma hızıyla doğrudan bağlantılı olmuştur.
Çağdaş güç geçişinin yeni özelliklerinden biri, Amerika önderliğindeki blok dışında, son yıllarda ekonomik güç de dahil olmak üzere kapsamlı ulusal gücün nispeten hızlı bir şekilde gelişmesidir.
Bunun tarihsel bir örneği çok azdır ve bu, kolektif Batı'nın dengesiz politika söylemlerinin ve davranışlarının çoğunu açıklar; çünkü bu son otuz yıldır onların gözetimi altında ve kısmen de küreselleşmeye yönelik kendi özel politikalarının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
Buna karşılık, 19'uncu yüzyılın ortalarından sonlarına kadar İngiliz hegemonyasının zirve yaptığı dönemde, ekonomik ve askeri teknolojilerde yüksek bir yoğunlaşma yaşanırken, o dönemdeki yoğun küreselleşme ve ticarete karşın, gücün çevreye yayılma hızı yavaştı.
Asya'daki siyasi otoritenin çöküşü, elbette bunun başlıca nedeniydi.
Günümüzde bilgi ve inovasyonun yayılmasını dondurmak neredeyse imkânsızdır; çünkü birçok yetenekli yükselen güç artık sivil ve askeri alanlarda yeni teknolojileri özümsemek, uyarlamak, yaratmak ve sahaya sürmek için gerekli yerel koşullara ve bilimsel altyapıya sahiptir.
GSYİH ve SAGP açısından, en büyük sekiz lider ekonominin mevcut durumu bir kuşak önce hayal dahi edilemezdi; burada Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Endonezya'yı kastediyorum.
Amerika bloğunu yalnızca Amerika, Almanya ve Japonya temsil ediyor.
Hindistan ekonomik olarak nasıl güçleniyor ve bağımlılığı azaltıyor?
Küresel endüstriyel kapasitelerin değişen yapısı da aynı derecede çarpıcıdır:
2000 yılında G7, küresel üretimin yüzde 70'inden fazlasını oluşturuyordu; 2030 yılına gelindiğinde ise Batı dışı ülkelerin küresel üretimin yaklaşık yüzde 70'ini oluşturması bekleniyor.
Stratejik emtialar, enerji kaynakları, endüstriyel teknolojiler ve ölçeklenebilir insan sermayesi açısından Büyük Avrasya, çeşitli büyük ve bölgesel güçler arasında eşitsiz bir dağılıma sahip olsa da halihazırda dünya ekonomisinin merkezi konumundadır.
Toplamda G7'nin üstünlüğü kalıcı olarak kırıldı ve bu, çok kutupluluk öncesi dönemdekilerden çok farklı üretim ve tedarik zincirleri anlamına geliyor.
Batı dışı ülkelerin, belirli tedarik zincirlerine liderlik etmeseler dahi, ekonomik bağımlılıkta Batı ile eşit ortaklar olma olasılığı artık fazlasıyla gerçektir.
Burada zorluk, jeoekonomik pusulayı Batı merkezli bir ekonomiden, küresel ayak izine sahip Avrasya odaklı bir ekonomiye doğru yeniden düzenlemektir.
Bazı sektörlerde uyum daha kolay olabilir; ancak bazı alanlarda üretim zincirlerinin, finans ağlarının ve hatta yerel ekonominin tüm sektörlerinin yeniden yapılandırılması büyük bir politika reformu gerektirir.
Bağlantı açısından da Hindistan, örneğin ulaşım ağları ve koridorları açısından Büyük Avrasya ile çok yönlü iletişim hatları geliştirmeyi amaçlayan çeşitli projeler ve girişimler yürütmektedir.
Son olarak, jeopolitik meseleye geliyoruz.
Hindistan'ın jeopolitik konumu neden kritik?
Küresel satranç tahtasındaki yapısal rekabetin coğrafi alanları, Avrupa-Atlantik'ten Büyük Avrasya ve Batı Pasifik'e kaymaktadır.
Batılı deniz güçleri ile Avrasya kıta güçleri arasındaki mücadelede Hindistan'ın Büyük Avrasya'nın Kenar Kuşağı'ndaki coğrafi konumu ve büyük güçlerden biri olan Çin ile doğrudan sınırı, Hindistan devlet yönetimi için çağdaş bir bağlam oluşturmaktadır.
Daha önce, Soğuk Savaş sırasında alt kıta, genellikle süper güç rekabetinin merkezinde yer alan ve merkezi Avrupa olan bir bölge olarak görülüyordu.
Bu durum, Hindistan'a bölgedeki jeopolitik nüfuzunu ilerletmesi ve yerel bir kalkınma modeli oluşturması için sınırlı bir manevra alanı sağlamıştı.
Çin'in yükselişi, kuşkusuz hem askeri güvenlik hem de jeoekonomi açısından Asya ve alt kıta genelinde jeopolitik ortamı dönüştürmüştür.
Hindistan'ın en büyük komşusu, karmaşık bir toprak anlaşmazlıkları geçmişine ve farklı bölgesel düzen vizyonlarına sahip bitişik bir büyük güç olması, Hint devlet yönetiminin geçmişteki güç dengesi kavramlarını aynı şekilde yeniden uygulayamayacağı anlamına geliyor.
Güç gerçekleri değişti ve Hindistan'ın Hint Okyanusu ile Batı Pasifik bölgesinde, yani bugün "Hint-Pasifik" dediğimiz bölgede, Batı'nın bir bekçisi ve güvenlik merkezi olduğu fikri, özellikle alt kıtanın güvenlik sisteminin kendine özgü yapısı dikkate alınınca modası geçmiş ve ortaya çıkan çok kutuplu ortamda yüksek risk oluşturuyor.
Son yıllarda yaşanan bölgesel krizler, Hindistan'ın dış dengeleme seçeneklerinin sınırlarını ortaya koydu.
Bununla birlikte, yaklaşan mücadele Büyük Avrasya ittifakı ile Amerika liderliğindeki bir Pasifik deniz bloğu arasındaysa, bu jeoekonomik ve güvenlik rekabeti öncelikle Batı Pasifik'in merkez bölgesinde, Avrasya'nın diğer alt bölgelerinde ise daha az yoğunlukta yaşanacaktır.
NATO'nun Ukrayna'daki stratejik yenilgisi, mücadele ekseninin daha doğuya kayacağını gösteriyor.
Eğer bu, geleceğin "Büyük Oyunu" ise Hindistan, stratejik konumunu yeniden kazanma şansına sahiptir ve Çin ile yumuşama ve yenilenen angajman karışımıyla alt kıtanın ana bölgesini istikrara kavuşturmaya odaklanabilir; aynı zamanda birkaç başka stratejik ortaklık geliştirerek iç dönüşümünü sürdürmek için fırsat penceresini de genişletebilir.
Hindistan çok kutuplulukta hangi stratejiyi izliyor?
Daha genel olarak, çok kutupluluğa geçişte iki düzeyde değişim söz konusu:
- Bunlardan biri, kıtasal Avrasya ile Atlantik arasında yeni dünya düzeninin gelecekteki sınırlarını ve temel kurallarını belirlemeye yönelik küresel mücadeledir.
- Diğeri ise, jeopolitik istikrarı ve daha derin ekonomik bağımlılığı teşvik ederken aynı zamanda herhangi bir tek gücün -ki bu açıkça Çin'dir- hegemonya kurmasına olanak tanıyacak şekilde bir güç dengesi ortaya koyan Avrasya içi düzen inşa sürecidir.
Hindistan, eş zamanlı olarak gelişen bu iki jeopolitik süreçte de derin çıkarlara sahiptir.
Bunu, çeşitli alanlardaki sürekli angajman ve yatırımların yanı sıra belirli çatışma bölgeleri ve potansiyel çatışma noktalarında askeri tarafsızlık yoluyla devlet yönetiminde de görmek muhtemeldir.
Hindistan'ın temel stratejik hedefi, BRICS gibi kurumlar aracılığıyla küresel çok kutupluluğu teşvik etmek ve daha kapsayıcı ve duyarlı yönetişim normlarını birlikte oluşturmak; aynı zamanda Avrasya çok kutupluluğunu, karşılıklı bağımlılığı teşvik etmek ve karmaşık güvenlik sorunlarını yönetmek için bölgesel kurumları birlikte geliştirmektir.
Hindistan bu kapsayıcı orta yolu sürdürebilecek mi?
Sonuç olarak, çok kutupluluk Hindistan'ın daha geniş bölgenin jeopolitiğini yeniden tasarlaması ve tüm büyük güçlerle akıllıca politika ayarlamaları yapması anlamına gelir.
Pek çok kişi Çin'in Hindistan için tek varoluşsal zorluk olduğunu savunur; ancak ironik olarak Hindistan'ın Çin sorunu, Hindistan'ın bağımsız bir dış politika izlemesi durumunda Batı'nın uzak güvenlik sorunlarını ve sıcak noktalarını yönetme yükünü paylaşma rolünü üstlenmesinden daha kolay yönetilebilir.
Hint devlet yönetimine yönelik bu gerçekçi yaklaşım, Soğuk Savaş dönemine oldukça benzeyebilir; ancak alt kıtada ve ötesinde askeri ve teknolojik ortamda yaşanan dönüşüm nedeniyle Hindistan için riskler bu kez çok daha gerçektir.
Jeopolitik anlamda, Hindistan'ın sıkça duyulanın aksine bir tarafa doğru yönelmek için stratejik bir seçim yapması elzem değildir, çünkü Hindistan'ın süregelen tarihsel güç değişimlerinin tamamını şekillendirmede yaşamsal maddi ve uygarlık çıkarları vardır.
Ancak burada soru şudur: Artık gün geçtikçe zorlaşmaya başlayan bu kapsayıcı orta yolu yürüyebilecek mi?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish