Monroe Doktrini’nden Donroe Doktrini’ne: ABD’nin Latin Amerika’daki emperyal sürekliliği

Cihad İslam Yılmaz, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Daniel Immerwahr

Latin Amerika, sömürgecilik döneminden bu yana küresel güç mücadelelerinin merkezinde yer alan stratejik bir coğrafya olmuştur. Zengin doğal kaynakları, jeopolitik konumu ve tarihsel olarak dış müdahalelere açık yapısı, bölgeyi büyük güçler açısından sürekli bir nüfuz alanı hâline getirmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri, 19. yüzyılın başlarından itibaren Latin Amerika’yı kendi güvenliği ve çıkarları açısından vazgeçilmez bir alan olarak görmüş; bu yaklaşım zamanla sistematik, süreklilik arz eden ve çoğu zaman müdahaleci bir dış politika çizgisine dönüşmüştür.

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikaları genellikle demokrasi, güvenlik, istikrar ve insan hakları gibi söylemlerle meşrulaştırılmıştır. Ancak tarihsel deneyimler, askerî müdahaleler, darbeler, ekonomik yaptırımlar ve siyasal baskılar incelendiğinde, bu söylemlerin çoğu zaman ABD’nin ekonomik, jeopolitik ve ideolojik çıkarlarını gizleyen araçlar olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu durum, ABD dış politikasının emperyalist bir karakter taşıyıp taşımadığı sorusunu gündeme getirmektedir.

TARİHSEL ARKA PLAN: MONROE DOKTRİNİ’NDEN GÜNÜMÜZE

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarının kökeni, 19. yüzyılın başlarına kadar uzanmakta ve belirli bir tarihsel süreklilik içinde şekillenmektedir. Bu sürekliliğin en temel referans noktası, 1823 yılında ilan edilen Monroe Doktrini’dir. Söz konusu doktrin, ABD’nin Batı Yarımküre’ye bakışını tanımlayan ilk kapsamlı dış politika ilkesi olmasının yanı sıra, Latin Amerika’yı uzun vadede bir nüfuz alanı olarak konumlandırmasının da başlangıcını temsil etmektedir.
 
Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe tarafından 1823 yılında Kongre’ye sunulan yıllık mesajda ilan edilmiştir. Doktrinin temel iddiası, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasına yönelik yeni sömürgecilik girişimlerinin kabul edilemez olduğudur. Bu yönüyle doktrin, ilk bakışta Latin Amerika’daki yeni bağımsız devletleri Avrupa emperyalizmine karşı korumayı amaçlayan bir savunma refleksi olarak sunulmuştur.

Ancak doktrinin arka planı incelendiğinde, bu “koruma” söyleminin aynı zamanda ABD’nin kıta üzerindeki özel yetki ve öncelik iddiasını içerdiği görülmektedir. Avrupa’nın müdahalesine karşı çıkılırken, Latin Amerika’nın geleceğine ilişkin karar alma hakkı fiilen ABD’ye atfedilmiştir. Böylece Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’yi Avrupa güçlerinden arındırmayı hedeflerken, ABD’nin bölge üzerindeki nüfuzunun önünü açan ideolojik ve siyasal bir çerçeve oluşturmuştur.

Bu bağlamda doktrin, Latin Amerika’nın bağımsızlığını mutlak anlamda güvence altına alan bir ilke olmaktan ziyade, Avrupa emperyalizmini dışlayıp Amerikan hegemonyasını tesis etmeyi amaçlayan bir strateji olarak değerlendirilmelidir.
 
20.yüzyıla gelindiğinde Monroe Doktrini, savunmacı bir ilkeden çıkarak aktif müdahale anlayışına evrilmiştir. ABD, Latin Amerika’daki siyasal gelişmelere doğrudan müdahil olmaya başlamış; askerî işgaller, darbeler ve rejim değişiklikleri doktrinin fiilî uygulama araçları hâline gelmiştir. Orta Amerika ve Karayipler’de gerçekleştirilen askerî müdahaleler, bu dönüşümün somut örneklerini oluşturmuştur.

Soğuk Savaş döneminde doktrin, bu kez anti-komünizm ekseninde yeniden yorumlanmıştır. ABD, Latin Amerika’daki sol eğilimli hükümetleri yalnızca iç siyasal tercihler olarak değil, küresel düzeyde Sovyet etkisinin uzantıları olarak görmüş; bu nedenle bölgedeki birçok askerî darbe ve otoriter rejim, “komünizmle mücadele” gerekçesiyle desteklenmiştir. Bu süreçte demokrasi ve insan hakları söylemleri geri plana itilmiş, güvenlik ve ideolojik sadakat öncelikli hâle gelmiştir.

21ç yüzyılda ise Monroe Doktrini doğrudan zikredilmese bile, özünde aynı mantığı taşıyan bir “güncellenmiş Monroe anlayışı” ortaya çıkmıştır. ABD, bu dönemde askerî işgallerden ziyade ekonomik yaptırımlar, diplomatik baskılar, uluslararası kurumlar ve bölgesel müttefikler aracılığıyla Latin Amerika üzerindeki etkisini sürdürmeye çalışmıştır. Ancak bu yöntem değişikliği, bölgeye yönelik hegemonik bakışın ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

Donroe Doktrini tartışmaları, ABD’nin artık örtük müdahalelerle yetinmeyip, bölgesel hâkimiyet iddiasını daha açık biçimde dile getirdiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, ABD dış politikasında yumuşak güçten sert güce doğru bir geri dönüş eğilimine işaret etmektedir. Latin Amerika, bu bağlamda yeniden küresel güç mücadelesinin ön cephelerinden biri hâline gelmiştir.

Bu gelişmeler, Monroe Doktrini’nin tarihsel bir belge olmaktan çıkıp, farklı dönemlerde farklı araçlarla yeniden üretilen sürekli bir hegemonya stratejisi olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik ilgisi, geçici politik tercihlerden ziyade, iki yüzyılı aşan yapısal bir dış politika geleneğinin ürünüdür.

ABD NEDEN LATİN AMERİKA’DA
 

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik ilgisi tek bir nedene indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır. Bu ilgi; jeopolitik konum, ekonomik ve enerji çıkarları, güvenlik söylemleri ve ideolojik hedefler gibi birbiriyle iç içe geçmiş unsurlar tarafından şekillenmektedir. 

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikasının merkezinde kıtasal güvenlik anlayışı yer almaktadır. ABD, coğrafi yakınlığı nedeniyle Latin Amerika’yı kendi ulusal güvenliğinin doğal bir uzantısı olarak görmektedir. Bu yaklaşımda Latin Amerika, ABD için yalnızca komşu bir bölge değil, aynı zamanda “ilk savunma hattı” konumundadır. Bölgedeki siyasal istikrarsızlıklar ya da ABD karşıtı rejimler, Washington tarafından doğrudan tehdit olarak algılanmaktadır.

Jeopolitik açıdan bir diğer önemli unsur, Latin Amerika’nın küresel güç rekabetinde giderek daha görünür hâle gelmesidir. Özellikle Rusya ve Çin’in bölgedeki ekonomik, diplomatik ve askerî varlığı, ABD açısından stratejik bir meydan okuma olarak değerlendirilmektedir. Çin’in altyapı yatırımları, kredi anlaşmaları ve ticaret hacmi; Rusya’nın ise savunma iş birlikleri ve enerji alanındaki girişimleri, ABD’nin geleneksel nüfuz alanının daraldığı algısını güçlendirmektedir.

Bu nedenle ABD, Latin Amerika’da alternatif güç merkezlerinin ortaya çıkmasını engellemeyi, bölgeyi küresel rekabette rakiplerine kapalı tutmayı hedeflemektedir. Bu hedef, ABD’nin bölgeye yönelik müdahaleci reflekslerinin jeopolitik temelini oluşturmaktadır.
 
Latin Amerika, sahip olduğu zengin doğal kaynaklar nedeniyle küresel ekonomi açısından stratejik bir bölgedir. Petrol, doğal gaz, lityum, bakır ve nadir madenler gibi kaynaklar, özellikle sanayi ve teknoloji odaklı ekonomiler için kritik öneme sahiptir. Bu kaynakların büyük bir kısmının ABD’ye coğrafi olarak yakın bölgelerde bulunması, Latin Amerika’yı Washington açısından vazgeçilmez kılmaktadır.

Özellikle enerji güvenliği, ABD’nin bölgeye yönelik ilgisinin temel unsurlarından biridir. Venezuela gibi ülkelerin sahip olduğu geniş petrol rezervleri, ABD için yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir kaldıraç anlamına gelmektedir. Enerji kaynakları üzerinde kontrol sağlamak, hem küresel piyasalarda istikrarı yönlendirme hem de rakip güçleri sınırlandırma imkânı sunmaktadır.

Bunun yanı sıra Latin Amerika, çok uluslu Amerikan şirketleri için önemli bir yatırım ve pazar alanıdır. Latin Amerika ülkelerinin ekonomik karar alma süreçlerinde ABD etkisini artırmak ve bağımlılık ilişkilerini derinleştirmek hedeflenmektedir.
 
ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik müdahalelerini meşrulaştırmada en sık başvurduğu araçlardan biri güvenlik söylemidir. Uyuşturucu ticareti, organize suç ağları, silahlı gruplar ve sınır aşan suç faaliyetleri, ABD tarafından bölgesel ve küresel güvenlik tehdidi olarak sunulmaktadır. Bu söylem, askerî iş birliklerini, üs anlaşmalarını ve doğrudan müdahaleleri haklı göstermek için kullanılmaktadır.

Benzer şekilde göç krizleri, ABD’nin Latin Amerika politikalarında önemli bir baskı unsurudur. Ekonomik krizler ve siyasal istikrarsızlıklar nedeniyle kuzeye yönelen göç dalgaları, ABD iç siyasetinde güvenlik sorunu olarak ele alınmakta; bu durum Latin Amerika ülkeleri üzerinde siyasi ve ekonomik baskı kurulmasına zemin hazırlamaktadır.

“Başarısız devlet”, “istikrarsız rejim” ve “tehdit oluşturan yönetimler” gibi kavramlar, ABD’nin bölgedeki müdahalelerini meşrulaştıran söylemsel araçlar hâline gelmiştir. Böylece yapısal sorunlar, çoğu zaman dış müdahaleyi gerekli kılan gerekçeler olarak sunulmaktadır.
 
ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarının bir diğer önemli boyutu ideolojik niteliktedir. Tarihsel olarak sol, bağımsız ya da anti-Amerikan çizgideki hükümetler, Washington tarafından potansiyel tehdit olarak değerlendirilmiştir. Bu refleks, Soğuk Savaş döneminde açık bir anti-komünizm şeklinde ortaya çıkmış; günümüzde ise “popülizm”, “otoriterlik” ya da “demokrasi karşıtlığı” söylemleriyle sürdürülmektedir.

Demokrasi ve insan hakları kavramları, ABD dış politikasında evrensel değerler olarak sunulsa da, Latin Amerika örneğinde bu söylemlerin seçici ve araçsal biçimde kullanıldığı görülmektedir. ABD ile uyumlu yönetimler demokratik olarak tanımlanırken, karşıt çizgideki rejimler otoriter ya da gayrimeşru ilan edilebilmektedir. Bu durum, ideolojik söylemin emperyal stratejiyi destekleyen bir araç hâline geldiğini göstermektedir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU