Grönland şantajı: Gümrük vergisiyle toprak alınır mı?

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: AA

Grönland, Washington nezdinde buzullarla kaplı stratejik bir adadan mı ibaret? Yoksa gümrük tarifeleriyle pazarlık masasına sürülen bir mülk mü? Bu sorunun kendisi bile 21. yüzyılda güç politikasının nasıl bir hatta savrulduğunu bizlere gösteriyor.

Son haftalarda ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland üzerinden Avrupa başkentlerine yönelttiği tarife baskısı önemli bir gerçeği haykırıyor. Jeoekonomi artık tali bir araç olmaktan çıktı. Doğrudan toprak siyasetinin merkezine yerleşti. 

Buzulların erimesiyle açılan yeni ticaret yolları Washington’ın iştahını kabartıyor. Bu durum hem Avrupa’nın egemenlik alanlarını daraltıyor hem de kıtanın kuzeyindeki stratejik denklemi kökünden değiştiriyor.

Grönland şantajının yeni perdesi

Trump, 17 Ocak’ta yaptığı açıklamada net konuştu. Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, Hollanda ve Finlandiya menşeli ürünlere 1 Şubat’tan itibaren yüzde 10 gümrük vergisi uygulanacak. 

1 Haziran’dan sonra bu oranın yüzde 25’e çıkacağı duyuruldu. “Grönland’ın tam ve eksiksiz alımı” sağlanmadıkça geri adım atılmayacağı ilan edildi. Karşımızdaki tablo çok net. 

Bu, ekonomik bir aracı açık bir ilhak talebine endeksleyen hibrit bir baskı mekanizması. 19. yüzyıl mantığını 21. yüzyıl küresel tedarik zincirleriyle birleştiriyor.

Trump’ın sözleri dikkat çekici: “Grönland konusunda bizimle aynı fikirde olmayan ülkelere gümrük vergisi uygulayabilirim, çünkü ulusal güvenliğimiz için Grönland’a ihtiyacımız var.” Bu ifade, toprak meselesini doğrudan ulusal güvenlik tartışmasının içine çekiyor. 

Beyaz Saray’ın bu hamlesine, müttefiklik ilişkilerini ticari bir bilançoya indirgeyen yaklaşımın zirvesi diyebiliriz. Nazik diplomatik kodlar rafa kalktı. Yerini sonuç odaklı, sert ve tavizsiz bir pazarlık aldı.

Washington bir süredir Grönland’ı “ulusal güvenlik” gerekçesiyle zorunlu bir varlık olarak tanımlıyor. Avrupa başkentlerine verilen mesaj ise gayet açık: Adanın statüsünde ABD lehine bir düzenleme yapılmalı. 

Aksi halde transatlantik ticaret düzeni tarife sopasıyla yeniden yazılacak. Bu stratejiyi doğru okumak lazım. Bu, uluslararası hukuktaki egemenlik kavramını ekonomik güç gölgesinde yeniden tarif etme girişimi.

Jeoekonomi çağı: Gümrük vergisiyle toprak

Bu manzara, literatürde “jeoekonomik devletçilik” diye anılan yaklaşımın en çarpıcı örneği. Gümrük vergisi burada klasik anlamda ticaret açığını düzeltmek için kullanılmıyor. Amaç, bir NATO müttefikinin toprak bütünlüğünü pazarlık masasına yatırmak. 

Devletlerin piyasa mekanizmalarını jeopolitik amaçlar doğrultusunda bu derece manipüle etmesi vahim. Bu durum, serbest ticaret ilkesinin tabutuna çakılan son çivilerden biri sayılır.

Klasik savaş yöntemlerinin maliyeti artıyor. Buna karşılık ekonomik baskı araçları sessiz ve derinden ilerleyen bir kuşatma harekâtına dönüşüyor. Savaşın yeni cephesi ise gümrük kapıları. 

Grönland bu bağlamda haritada tek başına bir ada parçasının çok ötesinde. Arktik rotaları, kritik madenler ve erken uyarı sistemleri sayesinde küresel güç dağılımını etkileyen bir “jeopolitik kaldıraç” işlevi görüyor.

Washington’ın söyleminde Çin ve Rusya sıkça geçiyor. Onların Grönland üzerindeki potansiyel etkisine yapılan atıflar, tehdidi meşrulaştıran bir zemin yaratıyor. Böylece “güvenlikleşme” mantığı devreye giriyor. 

Ekonomik yaptırımlar olağan bir güvenlik aracı gibi sunuluyor. Kamuoyunda “zorunlu tedbir” havası oluşturuluyor.

NATO’da güven erozyonu ve caydırıcılık krizi

Grönland krizi, NATO içi güvenin aşınması açısından oldukça kritik. Bir tarafta Avrupa müttefikleri var. Danimarka’nın toprak bütünlüğünü savunmak için Grönland’a tatbikat birlikleri gönderiyorlar. 

Diğer tarafta ise bu ülkeleri “hasım” gibi tarifelendiren gümrük vergileri duruyor. Bu ikili durum, askeri bürokrasi ile siyasi karar alıcılar arasındaki makası açıyor. Böylece ittifakın kriz anlarındaki refleksleri zayıflıyor.

Son günlerde sekiz Avrupa ülkesi Grönland’a askerî personel gönderdi. Bu hamle görünürde “bayrak gösterme” ve dayanışma jesti. Ancak Washington bunu kuşkuyla karşılıyor. 

Bu ziyaretleri “gezegenimizin güvenliği ve hayatta kalışı için risk” olarak niteliyor. Bu dil, “birimiz hepimiz için” mantığının sarsıldığını gösteriyor. Yerini karşılıklı itham ve şüphe alıyor.

ABD Senatosu içindeki itirazlar da dikkat çekici. Bazı Cumhuriyetçi isimler tarifeleri hem Amerikan iş dünyası hem de müttefikler için “kötü” buluyor. Hatta “Putin ile Xi’yi sevindirecek kadar NATO’yu bölen” adımlar olarak tanımlıyorlar. 

Böylece Grönland dosyası başka bir boyut kazanıyor. Sadece transatlantik ilişkilerin değil, ABD iç siyasetinin de kırılgan fay hatlarını açığa çıkaran bir test alanına dönüşüyor.

Avrupa’nın stratejik ikilemi

Avrupa başkentleri açısından bu kriz iki yönlü. Bir yandan egemenlik ve uluslararası hukuk ilkelerine sadakat testi. Diğer yandan ağır bir stratejik ikilem. Transatlantik değer zincirleri, enerji güvenliği ve savunma sanayii bağımlılıkları ortada. Bu durum, Washington’a karşı sert tepki verme alanını daraltıyor.

AB kurumları ve etkilenen ülkeler ortak açıklama yaptı. Danimarka Krallığı ve Grönland halkıyla “tam dayanışma” vurgusu öne çıktı. Açıklamada, “tarife tehditlerinin transatlantik ilişkileri tehlikeli bir aşağı yönlü sarmala sürüklediği” dile getirildi. 

Brüksel koridorlarında ise başka bir endişe var. Bu krizin, AB’nin yıllardır dillendirdiği “stratejik özerklik” hedefinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdiği konuşuluyor.

Danimarka cephesinde Grönlandlı aktörlerin tavrı belirleyici. Yerel yönetim net bir duruş sergiliyor. NATO ve AB ile uyumlu şekilde Danimarka Krallığı’nı tercih edeceklerini vurguluyorlar. Böylece Washington’ın dayattığı ikilemi reddediyorlar. 

Asıl soru ise şu: Grönland halkı, jeoekonomik baskının kalıcı hedefi mi olacak? Yoksa bu baskıya karşı kendi siyasal öznesini daha da güçlendiren bir irade mi geliştirecek?

Toprak karşılığı tarife: Tehlikeli emsal

Grönland dosyasında aşılan kritik eşik, ekonomik tedbirlerin açıkça “toprak kazanımı”na endekslenmesi oldu. “Grönland satılmazsa tarifeler artar” söylemi tehlikeli. 

Ekonomik kapasitesi yüksek devletlerin daha zayıf müttefiklerin toprakları üzerinde hak iddia etmesini normalleştirme riski taşıyor. Bu durum, kurallara dayalı küresel sistemden orman kanunlarına doğru kayma tehlikesini beraberinde getiriyor.

İkinci tehlike, NATO gibi kolektif savunma örgütlerinin iç mantığını zorluyor. Üyeler arası anlaşmazlıklarda taraf olmaya itilen bir ittifak, caydırıcılığını içeriden kaybedebilir. Bugün Grönland için kullanılan bu araçlar yarın başka yerde kullanılabilir. 

Baltık, Karadeniz ya da Pasifik’teki başka bir toprak anlaşmazlığına uyarlanırsa ne olacak? Uluslararası sistemde hangi “kırmızı çizgi”ye atıf yapılabilecek?

Grönland vakası, teoride tartışılan “jeoekonomik savaş” kavramını pratiğe indiren somut bir örnek haline geldi. 

Şimdi asıl tartışma şu soruda kilitleniyor: Bu savaşın sonunda yara alan taraf gümrük tarifeleri mi olacak, yoksa topyekûn ittifaklar mı?

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU