Suriye’de PKK uzantısı SDG’nin dün Şam yönetimi ile imzaladığı anlaşma, Suriye'nin kuzeyindeki dengelerin ötesinde Ortadoğu'nun tamamındaki güç dağılımını yeniden tanımlayan bir dönüm noktası. Mazlum Abdi'nin "Suriye'nin toprak bütünlüğünü kabul ediyoruz" ifadesiyle özetlenen bu anlaşma, SDG'nin yıllardır savunduğu siyasi hedeflerden fiili bir geri çekilişi temsil ediyor. Bu "teslimiyet" ifadesi askeri yenilgiden ziyade, ABD desteği olmadan sürdürülemez hale gelen bir pozisyondan zorunlu çıkışı tanımlıyor. 20 Aralık 2025 tarihinde “Yerel güçlerin ABD’ye güvenmesinin bedeli ağır olabilir” başlıklı bir yazı yazmıştım. SDG’nin, ABD’ye güvenerek yol alamayacağını ifade etmeye çalışmıştım. 8 Ocak’taki yazımda ise ABD’nin artık Suriye’den çekilmesi gerektiğini söylemiştim. Çünkü bu varlık, artık belirginleşen ABD’nin küresel güvenlik paradigmasıyla uyuşmuyordu.
O halde nedir bu yeni küresel güvenlik paradigması.
Yeni Amerikan Güvenlik Mimarisi
Gözlemlerime göre, Trump'ın ikinci döneminde şekillendirmeye çalıştığı ABD güvenlik doktrini, küresel düzeni üç katmanlı bir yapıya oturtmayı hedefliyor. Birinci katman, Monroe Doktrini'nin modern versiyonu: Amerika kıtasına hiçbir dış gücün yaklaşmasına izin vermemek. Venezuela’ya baskı ve askeri operasyonun gerçek sebebinin bu olduğunu defalarca savundum. ABD, Amerika kıtasının güneyinde veya kuzeyinde, kendisinden başka büyük güç istemiyor. İkinci katman, doğrudan ABD hegemonyasını tehdit eden küresel güçlere müdahale. Çin ile yaşanan stratejik rekabet bunun en somut örneği.
Üçüncü katman ise bizim için en kritik olanı: Bölgesel güvenlik meselelerini bölgesel ortaklarla yönetmek.
Ortadoğu bu üçüncü katmanın en belirgin uygulama alanı olarak öne çıkıyor. Trump yönetiminin pratik hamlelerinden çıkarılabilecek tablo oldukça net: Ortadoğu'nun güvenliğini Suudi Arabistan, Türkiye ve muhtemelen Mısır gibi iki üç aktörle domine etmek. Mısır ne kadar bu işi başarabilir şüpheliyim. Bu sistemin bir ayağı da Pakistan'a uzanacak. İsrail’in durumu paradoksal. Çünkü, İsrail'in askeri kapasitesi tartışmasız olsa da, bölgesel istikrar mimarisi kurma konusunda güvenilir bir ortak değil - şimdiye kadar ürettiği şey komşularıyla istikrarlı ilişkiler değil, sürekli yenilenen düşmanlıklar oldu. Dolayısıyla bölgede kabul görmesi şimdiki anlayışla zor.
Realpolitik Hesaplar
SDG'nin Şam yönetimiyle anlaşması, bu büyük stratejik dönüşümün doğal sonucu olarak değerlendirilebilir. Trump, Ortadoğu gibi çatışma yoğun alt bölgelerde askeri kaynak harcamak, güç kaybetmek istemiyor. Bunun yerine bu bölgeleri kendisine sorun çıkarmayacak ülkelerle idare etmeyi tercih ediyor. Bu denklemde tercih ettiği ülkelerin kendi güvenlik kaygılarını da dikkate almak zorunda. Dolayısıyla, SDG'nin teslimiyeti bu realpolitiğin somut bir tezahürü.
Mazlum Abdi'nin anlaşma sonrası açıklamaları durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor: "Suriye ordusunun ulusal ordu olarak yapılandırılmasına katkı sunacağız. Kimsenin özerk bölge gibi bir projesi yok." Bu ifadeler, yıllardır savunulan Rojava projesinden fiili bir geri çekilişi işaret ediyor. Örgütün elde ettiği tek somut kazanım, yerel yönetimlerde sınırlı temsil ve kültürel haklar vaadi - bunlar bile merkezi hükümetin kontrolünde gerçekleşecek.
Anlaşmanın askeri boyutu da kritik: SDG güçlerinin Suriye ordusuna entegrasyonu, sınır bölgelerinden çekilme ve ağır silahların teslimi öngörülüyor. Örgüt adeta yenilginin şartlarını kabul etmiş durumda. Bunu dengelemek için sunulan "yerel polis gücü" formülü ise özerklikten tamamen uzak, merkezin denetiminde bir yapıyı işaret ediyor.
Türkiye'nin Kazancı ve Sorumluluğu
Bu tablodan Türkiye'nin kazançlı çıktığı yönünde yaygın bir kanı var. Gerçekten de Ankara'nın yıllardır sürdürdüğü "terör koridoruna izin vermeyiz" politikası fiili bir zaferle sonuçlanmış görünüyor. Suriye'nin kuzeyinde Türkiye destekli güçlerin hakimiyeti pekişirken, SDG'nin merkezi hükümete teslimiyeti Ankara'nın güvenlik kaygılarını önemli ölçüde azaltıyor.
Ancak işin gerisindeki daha büyük resmi görmek gerekiyor. Trump'ın Ortadoğu'nun bazı bölgelerini Türkiye'ye havale etmek gibi bir arzusu, Ankara için kısa vadede bir kazanım gibi görünse de uzun vadede ciddi sorunlar yaratabilir.
ABD'nin Türkiye'ye alan açması ile Türkiye'nin bu alanı sürdürülebilir biçimde doldurabilmesi arasında önemli bir fark var.
Türkiye'nin bu rolü üstlenebilmesi önünde ekonomik kısıtlar, uzun süreli askeri angajman yorgunluğu ve iç siyasal konsolidasyon gerekliliği gibi ciddi engeller bulunuyor. Suriye'nin kuzeyinden Doğu Akdeniz'e, Libya'dan Körfez'e uzanan geniş bir coğrafyada "güvenlik üreticisi" rolünü üstlenmek hem askeri hem ekonomik hem de diplomatik açıdan ağır bir yük anlamına geliyor.
İran'ın Kaybı, Yeni Sorular
Bu tablonun belki de en kritik boyutu İran faktörü. SDG-Şam anlaşması, İran'ın Suriye'deki nüfuzunun kaybını pekiştiren bir gelişme. HTŞ liderliğindeki yeni Şam yönetimi İran karşıtı bir çizgide konumlanırken, İsrail'in müdahaleleri İran'ın Suriye'deki vekillerini büyük ölçüde etkisiz hale getirdi. Türkiye, İran ile girdiği uzun soluklu bölgesel rekabette Suriye cephesinde belirgin bir avantaj kazanmış durumda.
Ancak İran'ın bu kaybı nasıl telafi etmeye çalışacağı ayrı bir soru. Lübnan ve Irak üzerinden dengeleme arayışları muhtemel. Suriye'deki gelişmeler, Levant genelinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşasını zorunlu kılıyor. Türkiye'nin bu mimari içindeki rolü - Suriye'nin ötesinde Lübnan'ın istikrarı, Filistin meselesi, bölgesel dengelerin yönetimi - önümüzdeki dönemde netleşecek sorular arasında. Bu soruların yanıtları, Türkiye'nin bölgesel gücünün sınırlarını da belirleyecek.
Sonuç
SDG'nin teslimiyeti, küresel güç dengelerindeki kaymanın bölgesel yansıması. Şimdiye kadar SDG’nin arkasında görünen, hatta bunun için 2026 bütçesine para koyan ABD’nin "stratejik geri çekilme" olarak adlandırılabilecek bu politikası, Ortadoğu'da yeni bir düzen yaratıyor. Bu düzende Türkiye'nin artan rolü, ülkeye hem fırsatlar hem de riskler sunuyor. Ankara'nın bu yeni sorumluluğu nasıl yöneteceği, sadece Suriye'nin değil, tüm bölgenin geleceğini şekillendirecek.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish