İran'ın Nükleer-Amad Planı: Obama'nın JCPOA Anlaşması'ndan Trump'ın ateşkesine stratejiler

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

İran’daki Natanz nükleer tesisinin saldırı öncesi (solda) ve 2 Mart 2026’daki hasar sonrası görüntüsü / Görsel: Vantor via AP

İran’ın nükleer silah yapması engellendi mi? Başlangıcından günümüze gelişmeler ve stratejik değerlendirmeler.

İran’ın nükleer programı uzun yıllardır uluslararası arenanın en kritik ve tartışmalı konularından biri. Obama döneminde 2015’te imzalanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA), bazıları tarafından “tarihi bir diplomatik başarı” olarak görülürken, eleştirmenler tarafından “İran’a zaman kazandıran ve avantaj sağlayan geçici bir erteleme” olarak nitelendiriliyor.

2025-2026 Trump dönemi operasyonları, müzakereler ve askeri gelişmelerle birlikte bakıldığında sonuçta dünya şunu gördü: JCPOA’nın İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesini önemli ölçüde artırdığı ve nükleer silah eşiğine yaklaşmasına zemin hazırladığı açık.


JCPOA’nın temel unsurları ve etkileri

2015 JCPOA anlaşmasıyla İran, uranyum zenginleştirmeyi yüzde 3,67 ile sınırlamayı, stoklarını azaltmayı (yaklaşık yüzde 98), santrifüj sayısını kısıtlamayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (International Atomic Energy Agency, IAEA) sıkı denetimini kabul etmişti. Karşılığında ekonomik yaptırımlar kaldırılmış, İran petrol ihracatı artmış ve ekonomisi kısa vadede rahatlamıştı.

Anlaşma, İran’ın “çıkış zamanı” (nükleer silah için fissil malzemenin, yani yavaş nötronlarla etkileşime girdiğinde çekirdeği bölünebilen veya füzyona uğrayabilen, bu sayede büyük miktarda enerji açığa çıkaran maddelerin üretme süresi) olarak adlandırılan kritik süreyi 2-3 aydan 1 yıla veya daha fazlasına çıkarmıştı.

Ancak Trump’ın 2018’de tek taraflı çekilmesiyle İran adım adım kısıtlamaları ihlal etti. 2019’dan itibaren yüzde 60’a varan zenginleştirme, santrifüj sayısını artırma (ileri modeller dahil) ve stok biriktirme başladı. 2024-2025 itibarıyla IAEA raporları, İran’ın 400 kg’ı aşan yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyum stokuna sahip olduğunu, bunun birden fazla nükleer silah için yeterli malzeme potansiyeli taşıdığını gösteriyordu. Teknik terimle “çıkış zamanı”, haftalar veya günler seviyesine inmişti.

Obama dönemi anlaşması, İran’a ekonomik rahatlama ve teknolojik gelişme fırsatı verdi. İran bu dönemde kapasitesini genişletti, santrifüjleri yeniledi ve sayılarını artırdı. Anlaşma sonrası kısıtlamalar kalktıkça (bunlara “gün batımı” maddeleri denir), İran endüstriyel ölçekte zenginleştirme potansiyeline kavuştu. Eleştirmenler, JCPOA’nın “zaman satın aldığını” ancak kalıcı çözüm getirmediğini, İran’ın bölgesel nüfuzunu (balistik füzeler, vekil gruplar) artırmasına katkı sağladığını savunuyordu. Destekçiler ise denetim ve ertelemenin savaş riskini azalttığını belirtiyordu.


2025-2026 gelişmeleri: Askeri operasyonlar ve müzakereler

2025’te gerilim zirveye çıktı. IAEA’nın İran’ı kınaması, stok artışları ve müzakere tıkanıklıkları sonrası İsrail ve ABD, Haziran 2025’te İran’ın Natanz, Fordow ve Isfahan gibi ana nükleer tesislerine hava ve füze saldırıları düzenledi (12 Gün Savaşı). Trump, tesislerin “tamamen yok edildiğini” iddia etti; Pentagon yaklaşık 2 yıl gecikme öngördü.

Ancak değerlendirmeler karışıktı: Bazı raporlar yeraltı tesislerin kısmen korunduğunu, stokların önceden taşınmış olabileceğini, genel gecikmenin aylarla sınırlı kaldığını belirtiyordu. Benim de çok kere açıklamalarım oldu, bu konuda uydu görüntüleri vardı ve kamyonlarla nükleer maddeler taarruz öncesi depolama alanlarından çıkarılıyordu. İran, IAEA işbirliğini askıya aldı, JCPOA’yı resmen sona erdirdi (Ekim 2025).

2025-2026’da Umman arabuluculuğunda müzakereler devam etti. İran, yeni anlaşmanın JCPOA avantajlarını (zenginleştirme hakkı, stoklar) korumasını istedi; tam silahsızlanma veya sıfır zenginleştirme taleplerini reddetti. 2026’da ek operasyonlar ve protestolar sonrası yeni görüşmeler başladı, ancak kalıcı anlaşma zor görünüyordu. İran kapasitesini elden bırakmak istemiyor; “barışçıl” nükleer haklarını vurguluyordu.

Halen ateşkeste olan tarafların diplomatik mecralarda ileri sürdükleri argümanlara bakılırsa; İran gerçekten zenginleştirilmiş uranyuma sahipti, bununla gizlese de nükleer silah yapmayı planlamıştı, bu yetenekten ve niyetten asla vazgeçmek istemiyordu. Görüşmelerin düğümlendiği iki konu olan Hürmüz ve nükleer meselesi göstermekteydi ki, savaş öncesinde Umman başta olmak üzere yapılan görüşmeler İran’ın lehineydi ve zaman kazanması şeklindeydi, yani bir tür Obama sürecinin devamı gibiydi.

Trump buna karşı gelerek hareket etti ve bugün de İran’ın masada nükleer şartları kabul etmesini istemekteydi. Bunun nedenini bir rapor niteliği taşıyan yazıyla daha önce açıklamıştım. Bakınız: İran’ın Nükleer Kapasitesi ve Geleceği Hakkında (6 Mayıs 2026).

Sonuç olarak, Obama dönemi İran’a gerçek bir avantaj sağladı: Teknoloji ve stok birikimiyle nükleer eşiğe yaklaştı. Askeri taarruzlar bunu geciktirdi ama tamamen ortadan kaldırmadı. İran’ın geri adım atmama tutumu, müzakerelerde “kazanımlarını koruma” stratejisini yansıtıyordu. Eğer İran bu yoldan çıkmak istiyorsa ABD ile anlaşmasında “ben size gerekenleri teslim edeceğim” demeliydi. Politik hususların dışında teknik olarak da durum bunu gerektirmekteydi. Anlaşmada zorluk buradan ileri gelmekteydi. Ama bu durumu vaktiyle Obama eliyle yine ABD vermişti, şimdi geri adım atmak bir hayli zorlaşmıştı.


Samson Opsiyonu’na karşı Amad Planı mı?

İsrail'in ilk nükleer silahları 60’lı yılların ortalarında, Fransa'nın desteğiyle Necef Çölü'nde inşa edilen Dimona Nükleer Araştırma Merkezi'nde üretilmişti. Bu gizli program ve daha sonra benimsenen nükleer caydırıcılık stratejisi Samson Opsiyonu olarak adlandırıldı. Samson Opsiyonu, İsrail’in varlığının veya devletin yıkılmasının tehlikeye girmesi durumunda, düşman başkentlerine ve askeri hedeflerine karşı nükleer silahların kitlesel bir misilleme olarak kullanılmasını öngören caydırıcılık stratejisinin adıydı.

İncil'deki düşmanlarını yok etmek için kendi mabedini yıkan karakter Samson'a atıfta bulunuyordu. İsrail, 1969'da dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir arasında yapılan gizli bir anlaşmadan bu yana nükleer muğlaklık (amimut) politikası gütmekteydi.

İsrail nükleer faaliyetlerine 1958 yılında başlamıştı ve 1962-1965 yılları arasında nükleer silah üretimi için gereken kritik plütonyum elde edilebilir durumdaydı. NPT’ye taraf olmayan ve nükleer kapasitesini hiçbir zaman resmi olarak kabul etmeyen İsrail'in günümüzde yaklaşık 90 civarında nükleer savaş başlığına sahip olduğu tahmin edilmekteydi.

Programın 1986 yılında nükleer fizikçi Mordechai Vanunu tarafından basına nasıl sızdırıldığı da sorgulanan bir husus oldu. Her şey bir yana bugün İsrail bu silaha sahip ve bölgede ABD’yi de arkasına alarak neler yapıyor, görülmekteydi.

İran’a bakalım. Amad Planı konusu, 1990'ların sonları ve 2000'lerin başlarında İran tarafından yürütüldüğü iddia edilen bir “gizli nükleer silah geliştirme programı”nın kod adıydı. Amacı nükleer savaş başlığı tasarlamak, üretmek ve test etmek olan bu plan, uluslararası kamuoyunda ve istihbarat raporlarında İran'ın nükleer kapasitesinin en önemli kanıtı olarak kabul edilmişti. İran çeşitli tip füzeler yapmak ve başlığını nükleer silahla donatır ise – Kuzey Kore gibi – bütün emellerini gerçekleştirebilecek, sadece bölgesel değil küresel bir güç konumuna yükselecekti.

İran’a göre durum şöyle açıklandı: Nasıl olsa İran İslam Cumhuriyeti’ni tarihi arka planı, jeopolitik konumu ve sahip olunan enerji kaynakları da bunu gerektirmekte. Amad Planı’nı kimler yaptı? Devrim sonrası düzen (rejim denmektedir), buna bağlı IRGC. Vekiller dahil tüm İran yanlıları Amad Planı’ndan beklentileri vardı. Karşı taraf düşünülürse, son savaşlarda rejimin ve IRGC’nin hedef alınması, nükleer silah ve Hürmüz Boğazı konusu ile iç içe konulardı.


İran nükleer silaha sahip olmalı mı?

Bu, normatif bir soru. Teknik olarak İran, fissil malzeme üretme kapasitesine (özellikle yüzde 60 stokla) çok yakındı; silahlaştırma ise aylar alabilirdi. Ancak ABD istihbaratı, İran’ın aktif silah programını askıya aldığını değerlendiriyordu (Amad Planı veya AMAD Projesi sonrası).

Yukarıdaki soruya ilişkin, karşı argümanlar ileri sürülmekteydi. İlki güvenlik ve istikrarla ilgiliydi. Nükleer İran, Orta Doğu’da silahlanma yarışını tetikler (Suudi Arabistan, Mısır vb. ülkeler). İsrail’in varoluşsal tehdidi artar, bölgesel çatışmalar nükleer riske evrilir ve NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) rejimini zayıflatır, şeklinde fikirler ileri sürülüyordu. İkincisi rejimin karakteriyle bağlantılıydı.

İran’ın balistik füzeleri, vekil grupları (Hizbullah, Husi vb.) ve “ölümcül” retoriğiyle nükleer caydırıcılık, istikrarsızlığı artırabilirdi. ABD ve Avrupa başta olmak üzere bazı ülkeler Devrim Muhafızları’nı (IRGC) ve vekilleri (Direniş Ekseni’ni), “terör örgütü” olarak tespit etmişlerdi. Bu durumda, “teröristin elinde nükleer silah olmamalı” şeklinde bir argüman vardı. Tarihsel olarak barışçıl nükleer enerji iddiası, askeri boyutla çelişiyordu. Son olarak konuya uluslararası norm yönüyle yaklaşanlar vardı. Çoğu ülke, proliferasyonu (yayılmayı) tehdit olarak görüyordu; nükleer silaha sahip olmak barış getirmez, Soğuk Savaş mantığına dönerdi.

Destekleyici argümanlar vardı. Buna dengeli bakış açısı demekteydiler. Egemenlik ve caydırıcılık ilk ileri sürülen argümandı. İran, İsrail’in (resmi olmayan) nükleer kapasitesi ve ABD/İsrail tehditleri karşısında “savunma” hakkı iddia ediyordu. Nükleer güç, rejimi korur ve müdahaleleri caydırır (Kuzey Kore örneği) şeklinde görülüyordu. Çifte standart eleştirisi sürmekteydi. Nükleer kulüpteki ülkeler (ABD, Rusya, Çin, İsrail) sahipken İran’a yasaklamak adaletsiz görülebilirdi. Ancak gerçekçi olarak, İran’ın nükleer silahı bölgesel hegemonya için kullanma potansiyeli (vekiller üzerinden) yüksek risk taşımaktaydı.

Her iki tarafı düşünenler az değildi. Hem İran hem İsrail yayılmacı politikaları için birbirlerini takip etmekte, düşmanlaştırmakta, Orta Doğu’yu istikrarsız hale getirmekteydi. Bu yaklaşımda olanlar için İsrail nasıl bir terör devleti ise İran da bir terör devletiydi. Bu iki devlet sanki birbirlerinden istifade etmekteydiler. Ancak görüldü ki İran içinde çok sayıda Mossad ajanı vardı.

Bugüne gelelim ve genel konsensüse bakalım. İran’ın nükleer silaha kavuşması, istenmeyen bir senaryo olarak görüldü. Diplomasi, denetim ve gerekirse hedefli önlemlerle çıkış zamanı uzatılmalıydı. Kalıcı çözüm, İran’ın zenginleştirme hakkını sivil sınırlarla tanırken, şeffaflık ve bölgesel diyalog gerektirmekteydi. Yeni anlaşma, JCPOA’nın hatalarını (gün batımı, sınırlı kapsama) aşmalıydı: Kalıcı kısıtlamalar, füze programı ve bölgesel davranış dahil edilmeliydi.


Sonuç

Obama dönemi İran’a nükleer silah yönünde bir kapasite kazandırdı; askeri adımlar bunu yavaşlattı ama İran’ın kararlılığı devam ediyordu. Soru, “silah edinmeli mi?” değil, “nasıl engellenmeli?” şeklinde gelişti. Savaşa dair söylersek mevcut konu şöyleydi: İran yönetimi değişmedikçe ve Devrim Muhafızları’nın gücü sürdükçe Amad Planı da sürecekti.

Bu durumda barış arayanlar için gerçekçi diplomasi, yaptırımlar ve caydırıcılık dengesi şarttı. Aksi takdirde, nükleer patlamaya hazır bir Orta Doğu herkes için daha tehlikeli olacaktı, böyle düşünenler vardı, halen var.

Bir soruyla bitirelim: Ortadoğu İran ve İsrail’den mi ibaret?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU