Sonunda dünyanın en büyük iki ekonomisinin ve dünyanın en çok askeri harcamasını yapan iki ülkenin lideri bir araya geldi. Donald Trump ile Şi Cinping arasında Pekin'de gerçekleşen görüşme, iki büyük ekonominin gerilimi azaltma çabası gibi görünse de aslında küresel güç dengesindeki değişimin çok daha derin bir yansımasıydı. Çünkü masada asıl mesele 21. yüzyılın merkez gücünün kim olacağıydı. Dolayısıyla görüşmenin satır aralarına bakıldığında Çin’in yükselen bir güç olmanın ötesinde ABD’yi stratejik olarak zorlayan, hatta bazı alanlarda gerileten bir merkez haline geldiği görülüyor.
Trump görüşmeye her ne kadar sert söylemlerle gitmiş olsa da masadaki gerçek tablo Washington’ın iddia ettiği kadar güçlü değildi. ABD bugün hâlâ dünyanın en büyük askeri ve finansal gücü olabilir ancak aynı zamanda ciddi yapısal zaaflarla karşı karşıya. Yüksek borç yükü, üretim kapasitesindeki aşınma, iç siyasi kutuplaşma, kırılgan tedarik zincirleri ve teknoloji savaşının ekonomik maliyetleri Washington’ın hareket alanını daraltıyor.
Özellikle Çin’le uzun süreli ekonomik çatışmanın Amerikan ekonomisine verdiği zarar artık gizlenemeyecek boyuta ulaşmış durumda. ABD’nin yıllarca “küreselleşmenin merkezi” olarak kurduğu sistem bugün Çin’in üretim kapasitesine bağımlı hale gelmiş durumda. Bu da Washington’ın sert tehditlerini sınırlayan temel faktörlerden biri.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Trump’ın görüşme öncesindeki agresif açıklamalarına rağmen Şi Cinping karşısında daha kontrollü ve hatta zaman zaman uysal bir çizgiye çekilmesi bu yüzden dikkat çekiciydi. Çünkü Washington, ekonomik gerçeklikler nedeniyle Pekin’le tam kopuşu göze alamıyor. Özellikle enflasyon baskısı, Amerikan tüketici piyasasının Çin üretimine bağımlılığı ve teknoloji sektörünün Çin kaynaklı ham maddelere ihtiyaç duyması Trump’ın manevra alanını daralttı. Trump kamuoyuna sert görünmeye çalışsa da görüşmenin pratik sonuçları Pekin’in stratejik sabrının daha etkili olduğunu gösterdi.
Bu görüşmenin merkezinde aslında “4T” olarak özetlenebilecek dört kritik başlık vardı: Tayvan, ticaret, teknoloji ve tarım. Görüşmenin gerçek ekseni de bu 4 alan etrafında şekillendi.
İlk ve en hassas başlık Tayvan’dı. Şi Cinping burada geri adım atmayacağını açık biçimde gösterdi. Çin için Tayvan jeopolitik bir mesele yanında doğrudan rejim meşruiyeti ve ulusal bütünlük konusuydu. Bu nedenle Pekin, ekonomik tavizler verse bile Tayvan konusunda baskıya boyun eğmeyeceğini net şekilde ortaya koydu.
Trump yönetimi ise sert söylemlerine rağmen bu konuda dikkatli davranmak zorunda kaldı. Çünkü Tayvan merkezli olası bir kriz küresel ekonomik sistemi de sarsabilecek bir potansiyele sahip. Özellikle yarı iletken üretimi nedeniyle Tayvan bugün dünya ekonomisinin sinir merkezlerinden biri konumunda. Bu yüzden Washington’ın söylem düzeyindeki sertliğine rağmen pratikte daha temkinli hareket ettiği görüldü.
İkinci başlık ticaretti. Trump uzun süredir tarifeleri Çin’e karşı baskı aracı olarak kullanıyor. Ancak bu stratejinin Amerikan ekonomisine de ciddi maliyetler yarattığı artık açık. Çünkü Çin yalnızca ucuz üretim merkezi olmaktan çıkmış durumda. Aynı zamanda küresel tedarik ağlarının merkezi haline gelmiş durumda. Amerikan şirketlerinin büyük kısmı hâlâ Çin’e bağımlı çalışıyor.
Bu nedenle Trump’ın görüşmede tarifeleri tamamen artırmak yerine bazı alanlarda yumuşama sinyali vermesi aslında Washington’ın ekonomik kırılganlığını ortaya koydu. Çin ise burada zamana oynadı. Pekin’in temel hedefi, ekonomik ayrışmayı tamamen engellemek ve ABD’yi kontrollü bağımlılık içinde tutmak. Görüşmenin sonunda ortaya çıkan tablo da Çin’in bu hedefinde başarılı olduğunu gösteriyor.
Üçüncü alan teknoloji savaşlarıydı. ABD bugün Çin’i durdurmak için en sert baskıyı teknoloji alanında kuruyor. Özellikle yapay zekâ, gelişmiş çip üretimi, kuantum teknolojileri ve yarı iletken ekipmanlarında Washington ciddi ambargolar uyguluyor. Ancak burada da ABD’nin önemli bir zaafı var: Çin artık eski Çin değil.
Pekin son yıllarda kendi teknoloji ekosistemini oluşturmaya başladı ve Amerikan baskısı Çin’i daha bağımsız hale getirdi. Yani Washington’ın ambargo stratejisi kısa vadede Çin’i yavaşlatıyor olabilir fakat uzun vadede Çin’i kendi alternatif sistemini kurmaya itiyor. Bu durum ABD açısından stratejik bir paradoks yaratıyor. Çünkü Washington Çin’i baskılayarak aslında onu daha otonom ve daha dirençli hale getiriyor.
Dördüncü başlık ise tarımdı. Bu konu çoğu zaman küçümsense de Trump açısından iç politikada hayati önemde. Amerikan tarım sektörü Çin pazarına ciddi ölçüde bağımlı. Özellikle soya fasulyesi, mısır ve tarım ihracatı konusunda Çin büyük bir müşteri konumunda. Geçmiş ticaret savaşlarında Amerikan çiftçilerinin yaşadığı zarar Trump için önemli bir siyasi maliyet yaratmıştı. Bu nedenle Washington’ın tarım alanında Çin’le ilişkileri tamamen koparması mümkün görünmüyor. Şi Cinping bu bağımlılığı çok iyi biliyor ve tarım kartını stratejik şekilde kullanıyor.
4T denkleminde gerçekleşen görüşmelerin sonunda Trump, kısa vadede bazı taktiksel kazanımlar elde etmiş gibi görünse de aslında daha fazla alan kazanan taraf Çin oldu. ABD daha güçlü askeri kapasiteye ve daha büyük finansal araçlara sahip olabilir ancak Çin giderek daha fazla stratejik alan kontrol ediyor. Özellikle Asya, teknoloji üretimi, nadir toprak elementleri ve küresel ticaret ağlarında Pekin’in etkisi genişlemeye devam ediyor.
İşte burada Trump’ın en büyük problemi aynı anda çok fazla cephede mücadele etmek zorunda kalması. Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki krizler, iç siyasi kutuplaşma ve ekonomik baskılar ABD’nin dikkatini dağıtıyor. Çin ise daha odaklı ve daha uzun vadeli düşünüyor. Şi Cinping’in avantajı tam olarak burada ortaya çıkıyor. Pekin hızlı zafer peşinde koşmuyor, tam tersi rakibin enerjisini tüketmesini bekliyor ve bu sırada kendi etkisini genişletiyor.
Trump görüşmeye sert başlayan taraf oldu ama Şi masadan daha avantajlı konumla ayrıldı. Çünkü Washington rakibini durdurmaya çalışırken kendi hareket alanının ne kadar daraldığını da görmüş oldu. Çin ise baskıya rağmen geri çekilmeden mevcut pozisyonlarını korudu ve uzun vadeli mücadelede zamanın kendi lehine çalıştığını bir kez daha göstermiş oldu.
Aslında görüşmenin genel atmosferi bile güç dengesindeki değişimi ortaya koyuyordu. Bir dönem ABD küresel sistemin merkezindeydi ve diğer ülkeler Amerikan baskısına karşı daha savunmacı davranıyordu. Bugün ise Çin savunma yapan bir aktör olmakla birlikte Afrika’dan Asya’ya, enerji hatlarından teknoloji altyapılarına kadar birçok alanda yeni etki bölgeleri oluşturuyor. Bu da Washington’ın baskısını daha maliyetli hale getiriyor.
Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli Amerikan düzeninden uzaklaşıyor. ABD hâlâ güçlü ancak artık hegemon değil. Çin yükselen bir güç olarak Amerikan üstünlüğünün sınırlarını zorlayan ve bazı alanlarda yeni düzenin kurucu aktörü olmaya başlayan bir merkez haline geliyor. Dolayısıyla Trump-Şi görüşmesi de bu dönüşümün en açık işaretlerinden biri olarak tarihe geçti.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish