Soğuk Savaş döneminin getirdiği en kapsamlı sonuç; ekonomik ve askerî üstünlük sağlama çabasıdır.
Bu noktada ekonomik üstünlüğün ülkelere güç mücadelesi politikalarında yeni enstrümanlar sunduğu da unutulmamalıdır ki, yakın tarihte uygulanan Marshall Planı bunun en bariz göstergesidir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile Sovyet yayılmasına karşı alınan tedbirler neticesinde, Sovyetler Birliği ile iş birliği yapma ihtimali de ortadan kalkmıştır.
Sovyetlerin amacı mümkün olduğu kadar çok alanı komünist kontrolü altına almak iken, ABD de buna mukabil “durdurma” (containment) politikası izlemiş, bu politikalar doğrultusunda Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) oluşturulmuştur.
NATO’nun kuruluşu ile Sovyetlerin Avrupa’daki yayılmacı politikası her yönüyle durdurulmuştur. Jeopolitiğin kurucularından Sir Halford John Mackinder’in 1904’te “Merkez Bölge” (Heartland) olarak nitelendirdiği Dünya Hâkimiyet Teorisi’nden başlamak üzere, 1947’de George Kennan’ın ABD Dışişleri Bakanlığı için hazırladığı rapor, bu açıdan başat rol oynamıştır.
Sonrasında yani 1950’de, ABD Başkanı Harry Truman’ın “Uluslararası Komünizm Çevrelemesi” ABD’nin başlıca dış politika önceliği hâline gelerek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin kararı şekline dönüşmüş ve bu söz konusu çevreleme, resmî politika olarak uygulanmaya başlanmıştır.
Takip eden yıllarda; Eisenhower döneminde Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in “Yeni Bakış” stratejisinden CIA’nın gizli operasyonlarına kadar birçok unsur ABD’yi Soğuk Savaş’ın ekonomik ve siyasî açıdan galibi yapmıştır.
Marshall Planı çerçevesinde özellikle savaş sonrası elde birikmiş stokun eritilmesi amacıyla ve geleceğe yönelik bağımlı bir pazar oluşturmak için büyük bir hızla, askerî her türlü malzeme, uzun yıllar Türkiye, Yunanistan ve benzeri ülkelere gelmeye devam etti.
Böyle bir süreçte zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı, 1949’da THK heyetine uçak siparişi vermemesinin gerekçesini; “Amerikan yardımından bedava uçak almak dururken, uçak fabrikanıza parayla sipariş verirsem yarın bu millet beni asar” diyerek açıklıyordu.
ABD askerî yardım programının başında bulunan Tümgeneral Olmsted, “askerî yardım programı bir ‘hayır işi’ değildir” derken Truman Doktrini ile ilgili Senatör Wiley, özetle; “bundan böyle muhtemel bir dünya savaşında savaşın Amerikan kıyılarında veya Amerika’da yaşanmayacağının garanti altına alındığını” açıkça dile getiriyordu.
II. Dünya Savaşı günlerinde Türkiye’de devlet erkânında geçerli olan görüş, ithal ikameci politikalardır ve bu daha çok hafif sanayi ürünlerine yöneliktir.
Genel politika, ihtiyaç olan araç ve gerecin Türk tasarımı ve imalatı olması yerine daha ucuz olanı dışarıdan almak olarak belirmiştir. Elbette bu politikalarda, Truman Doktrini ve Marshall Planı önemli rol oynamıştır.
Modern çağlara nazaran, bilgiye yapılan yatırım; yani beşerî-entelektüel sermaye yatırımının getirisinin fizikî sermaye yatırımından daha önemli hâle geldiği postmodern dönemlerde yaşıyoruz.
Günümüzde bilgi; ürettiğimiz, yaptığımız, sattığımız ve satın aldığımız her şeyin asıl bileşenidir. Bunun sonucu olarak da bilgiyi yönetmek ve entelektüel sermayeyi keşfedip geliştirmek, muhafaza etmek ve paylaşmak bireylerin, işletmelerin ve ülkelerin en önemli işlevi hâline dönüşmüştür.
Dolayısıyla artık eğitim metodolojilerinde sadece sayısal ve sözel zekâyı dikkate almak yerine; görsel, ritmik ve benlik (şahsiyet) oluşumunu da içine alan çok yönlü bir zihin gelişiminin hedeflenmesi gerekir.
Yapay zekânın sürüme sokulduğu günümüzde, bütün dünya bunun farkında olarak bilgi teknolojilerini en verimli ve en hızlı şekilde nasıl kontrolüm altında tutabilirim telaşındadır.
Sanayi Devrimi dönemlerindeki gibi, artık emek gücü dediğimiz ucuz iş gücünün ve fiziksel üretimin, nerede ve kimin tarafından yapıldığının çok fazla önemi kalmadı.
Çünkü küresel üretim yapan sermaye, daha düşük maliyetli yeni yatırım alanları fırsatını kendisi yaratmıştır. Yani iş gücü mobilite kazanmış ve ülkeler arasındaki geçirgenliği artmıştır.
Kısaca söylemek gerekirse yeni ekonomi, bilgi ekonomisidir ve kim bu bilgiyi etkin hâle getirirse, küresel ve bölgesel manada güç ve kontrol onda demektir.
Bilgi toplumunun inşa ettiği yeni kültürde eğitim felsefesinin yeni roller ve görevler üstlenmesi zorunlu hâle gelmiştir.
Sürekli kendini güncelleyen bir eğitim anlayışına özdeş bir metot geliştirilemez ise, taklitten öteye gitmeyen bir girdap içinde dönmeye devam ederiz.
Nuri Demirağ’ın 1936’da dikkat çektiği: “Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu hâlde Avrupa ve Amerika’nın son sistem tayyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir” sözü bugün hâlâ güncelliğini yitirmiş değildir.
Dahası, etkili bir inovasyon süreci oluşturulmazsa özgün şeyler çıkarmak bir yana, taklit düzeyimiz bile retorik düzeyinden öteye geçemeyecektir. Bilgi toplumunda yönetim erkinin, bilim insanlarının ve girişimcilerin her şeyden önce, bilginin eğitimsel değeri konusunda farkındalık yaratmaları ve ona ulaşma konusunda etkili bir rehberlik ortaya koymaları gerekir.
Bu gerçekleşirse ancak o zaman küresel düzeyde sorumluluk üstlenen ve tutum geliştiren bir nesil yetişir. Ve yine ancak o zaman, küresel ölçekte en uygun pozisyonu sergilerken, aynı zamanda kültüre, ahlaka, millî iradeye, medeniyete ve toplumuna vefa gibi gerçekleri ıskalamayız.
Mevlânâ’nın pergel metaforu üzerinden denge ve evrenselliği koruyarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor.
Oktay Sinanoğlu’nun tabiriyle; bilim gönülle birleşmezse sonucunda yıkım getirir.
Bütün bu değerler manzumesinin hayata geçirilmesinde ve sürekliliğinde doğru konumlandırılmış kesintisiz bir döngüye ihtiyaç vardır.
Bu döngüden maksat; devlet yöneticileri, sivil ve askerî bürokrasi, bilim insanları ve iş çevrelerinin bir araya gelerek ülke ve insanlık için ortak akıl ve ortak çıkar doğrultusunda “yapıcı ve sürdürülebilir katılımda” bulunarak birbiriyle bağımlı bir iş birliği oluşturmasıdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki girişimcilerle bu döngü sağlanmadığı gibi sonrasında da benzer ilgisizlik devam etmiştir. Örneğin; Devrim Arabaları’na sahip çıkılmamıştır.
Yerli bir motor üretim sanayisi kurmak isteği ile hareket eden Necmetttin Erbakan öncülüğünde, 1956 yılında, Türkiye’nin ilk millî ve yerli motoru “Gümüş Motor” üretilmeye başlandı.
Bu projeye de yeterince destek verilmemiştir. Gümüş Motor’un Türkiye’de başlattığı motor üretme düşüncesi bazı kesimleri rahatsız etti ve Gümüş Motor’un batırılması için ithal edilen motorlar birkaç yıl büyük zararlar göze alınarak iç piyasaya sürüldü.
1964 yılında devlet desteği alamayan Gümüş Motor sıkıntı çekmeye başladı. Gümüş Motor; artan rekabet, üretim verimsizliği ve yükselen maliyetler nedeniyle birçok kez iflasın eşiğine geldi.
2011 yılında, tüm kurtarma çabalarına rağmen, kapatılmak zorunda bırakıldı. Erdem döngüsü doğru işletilseydi yani Erbakan Hoca’ya zamanında motor üretimi konusunda gereken devlet desteği verilseydi Türkiye; traktör, otomobil, kamyon, otobüs, gemi, tank ve uçak motorları üretimi konusunda dünyayla rekabet edebilir seviyeye gelebilirdi.
Bugün yerli İHA ve SİHA’larımızda hatta millî muharip uçak Kaan’da belki de bu motorları kullanacaktık.
Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı’nda Roketsan tarafından tanıtımı yapılan Yıldırımhan balistik füzesinin üzerindeki Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid'in tuğrası mı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası mı polemiğini birileri yapadursun asıl odaklanılması gereken, savunma sanayii alanında devlet ve özel teşebbüs el birliğiyle son derece stratejik hamleler yaparak savunma sanayiinde dünyayla rekabet eder hâle gelmesidir.
Aselsan, Tusaş, Roketsan, Havelsan, Baykar Savunma ve yüzlerce firma nereden nereye geldiğimizin en güzel hikâyesidir. Merhum Özdemir Bayraktar’ın “Nefsin izzeti yoktur ancak yaptığın işin izzeti vardır” sözü işte bu hikâyenin özetidir.
Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre ve Nuri Killigil gibi Baykar Teknoloji’nin kurucusu Özdemir Bayraktar’ın da millî teknoloji hamlesi için verdiği mücadele, bir milletin özgüvenini yeniden inşa etmiş, imkânsız denilenin inançla ve azimle mümkün olacağını herkese ispat etmiştir.
Nuri Demirağ’ın 1942’de; “Yapamam demek, benliğimden, varlığımdan vazgeçtim. Aczimi, zaafımı kabul ettim demektir. Hâlbuki Türk aciz değildir ki aczi kabul etsin” dediği gibi; Özdemir Bayraktar da her türlü engellemelere rağmen hayallerini uçurmayı başarmıştır.
Zorluklar karşısında yılmadan üreten ve her şartta “Biz de yapabiliriz” diyebilen bir neslin önünü açmıştır.
Özdemir Bayraktar ve diğer bütün vatansever girişimcilerin ardında bıraktığı en büyük miras; göğe bakarken yere sağlam basan, hayal kurmaktan vazgeçmeyen, teknolojiyi tüketen değil üreten bir fikriyattır.
Aynı zamanda azmin, sabrın, emeğin, kararlı duruşun mutlaka karşılık bulacağı inancıdır.
Her bir vatansever girişimciye minnet, selâm ve rahmetle...
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish