Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, Tukidides Tuzağı'nı aşarak küresel güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?
Şi Cinping, bu soruyu 14 Mayıs'ta Donald Trump'ın yüzüne karşı sorduğunda, aslında Batı merkezli dünya düzenine yüzyıllardır biriken bir faturayı uzatıyordu.
Pekin Zirvesi çok katmanlı bir anlam taşıyor. Yüzeyden bakıldığında iki büyük gücün ticaret müzakeresi; biraz derine inildiğinde ise Washington ile Pekin arasındaki ilişkinin artık klasik ekonomik rekabet sınırlarını aştığının ilanı.
Şi'nin sorusu barış elinden ziyade bir eşitlik dayatmasıydı. Çin'in mesajı kesindi: artık Amerikan hegemonyasının kurallarını içselleştirmiş bir "yükselen güç" değil, o kuralları Vaşington ile birlikte yeniden yazan bir ortak olmak istiyoruz.
İran savaşı ve değişen kaldıraçlar
Zirve, tesadüfi bir diplomatik takvimin değil, zorunlulukların ürünü. 2026 İran savaşı yüzünden, ABD'nin askeri ve diplomatik kaynakları Basra Körfezi ile Hürmüz Boğazı'na yığılmış durumda.
Trump, yüzde 3,8'i aşan enflasyona sahip ekonomisiyle, enerji güvenliği taahhüdü koparmak ve Hürmüz'ün açık tutulmasını garantilemek için Pekin'e gitti.
Çin ise İran üzerindeki nüfuzunu bir koz olarak masaya yatırdı; karşılığında Tayvan silah paketinin askıya alınmasını ve teknoloji kısıtlamalarının gevşetilmesini hedefledi.
Ortaya çıkan tablo yeni dönemin güç rekabetini anlamak açısından belirleyici. ABD ile Çin birbirini stratejik rakip olarak görüyor; ancak ekonomik bağımlılık düzeyi doğrudan kopuşu zorlaştırıyor.
Hürmüz Boğazı'ndaki bir kriz ile Taipei'ye satılacak füze sayısı, aynı müzakere masasında fiyatlanır hale geldi. Çatışma ile iş birliği arasında sıkışmış kırılgan bir denge; işte 21'inci yüzyıl jeopolitiğinin özeti bu.
Tukidides'in geri dönüşü
Şi Cinping'in bu teoriyi bizzat Trump'ın yüzüne karşı dile getirmesi, Batı düşünce kuruluşlarında temkinli bir şüphecilikle karşılandı.
Atlantic Council ve FDD, retoriğin Çin'in "stratejik masumiyetini" ispatlama çabası değil, olası bir çatışmada ABD'yi baştan "saldırgan" ilan etme hamlesi olduğunu savunuyor.
Çin bir yandan "istikrar" çağrısı yaparken diğer yandan Tayvan üzerindeki askeri baskısını artırıyor; bu durum Pekin'in diplomatik söylemi ile jeopolitik hedefleri arasında dikkat çekici bir gerilim yaratıyor.
Ancak asıl önemli olan Şi'nin söylemsel evrimi. 2015'te "Tukidides Tuzağı diye bir şey yoktur" diyen Pekin, 2026'da "bu tuzağı birlikte aşmak zorundayız" noktasına geldi.
Bu değişim, Çin'in yükselişini artık gizleme gereği duymayan, özgüveni yerinde bir küresel güce dönüştüğünün kanıtı.
Graham Allison'a göre ise tek çıkış yolu, Soğuk Savaş döneminin "yumuşama" (détente) sürecinin bugün yeniden üretilmesi; yani iki tarafın birbirini yok etme kapasitesine sahip olduğunu kabul ederek ortak bir zemin inşa etmesi.
İşlemsel Trump, vizyoner Şi
İki liderin zirvede benimsediği üslup farkı derin bir ayrışmayı yansıtıyor. Trump görüşmelere "maliyet-fayda" odaklı, kısa vadeli kazanımları önceleyen bir yaklaşımla geldi; soya fasulyesi tonajı, Boeing siparişleri, iç kamuoyuna sunulacak somut bir zafer anlatısı.
Şi ise "insanlığın ortak geleceği", "küresel istikrar", "yüzyıldır görülmemiş değişimler" diyerek meseleyi bir üst çerçeveye taşıdı.
Trump'ı pazarlık yapan bir tüccar konumuna iterken kendisini küresel düzenin bilge koruyucusu olarak konumlandırdı.
Sonuç: ABD kısa vadeli siyasi döngüler üzerinden hareket ederken Çin uzun süreli jeopolitik hesaplarla ilerliyor.
Pekin Zirvesi gerçek bir uzlaşmadan çok, kontrollü rekabetin kurumsallaştırılması çabası olarak okunmalı.
Tayvan: Menüdeki öğe
Zirvede en gerilimli başlık Tayvan oldu. Şi, adayı "Çin-ABD ilişkilerindeki en tehlikeli mesele" olarak tanımladı ve yanlış bir adımın "çatışmaya, hatta savaşa" yol açabileceği uyarısını yaptı.
Trump'ın Tayvan'a silah satışını "çok iyi bir müzakere kozu" olarak nitelendirmesi ise Taipei'de derin bir kaygıya neden oldu.
Çünkü bu yaklaşım, adanın güvenliğinin büyük güçler arasındaki pazarlığın parçası haline gelebileceği endişesini somutlaştırıyor; Tayvan artık bir güvenlik meselesi değil, müzakere menüsündeki bir öğe.
Bununla birlikte Pekin'in elinin tamamen güçlü olduğunu söylemek güç. Japonya, Filipinler ve Vietnam'ın Çin'in artan askeri kapasitesini açık bir tehdit olarak gördüğü, Güney Çin Denizi'nde gerilimin kronikleştiği bir bölgede, bölgesel güven sorunu Pekin'in hareket alanını daraltıyor.
Üstelik gayrimenkul krizinin gölgesinde yavaşlayan iç tüketim, Çin'i büyümesini ihracata yaslamak zorunda bırakıyor; bu da dış ticaret gerilimlerini daha da sertleştiriyor.
Bu kırılganlıkların Pekin'in müzakere masasına neden oturduğunu açıklamadaki rolünü daha önce ele almıştık.
ABD'nin 1982 tarihli "Altı Güvence"yi fiilen askıya alması, Vaşington'ın bölgedeki geleneksel "Stratejik Belirsizlik" politikasının yerini "İşlemsel Belirsizlik"e bıraktığının ilanı.
Teknoloji savaşları
Pekin Zirvesi'nin bir diğer kritik cephesi, 21. yüzyılın beyni olan yapay zekâ ve yarı iletkenler üzerindeki hakimiyet mücadelesiydi.
ABD'nin elindeki en güçlü koz Nvidia'nın yüksek performanslı çipleri; Çin'in yanıtı ise nadir toprak elementleri üzerindeki tekeli.
Kısıtlama öncesi seviyelerin yüzde 50 altında kalan ihracat rakamları, ABD savunma sanayii ve yenilenebilir enerji sektörlerini Demokles'in kılıcı gibi tehdit etmeye devam ediyor.
Chatham House analistlerine göre bu bağımlılıktan kurtulmak en az on yıl alır; Pekin'in elinde muazzam bir stratejik kaldıraç var.
Tek merkezin sonu
Pekin Zirvesi'nin arka planında daha derin bir kırılma yatıyor. Vaşington Konsensüsü çöktü, "Avrupa rüyası" sarsıldı, liberal uluslararası düzenin evrensellik iddiası her geçen gün daha fazla sorgulanıyor.
Çin, Batı'nın kendine özgü değerlerini evrensel norm olarak dayatma geleneğine karşı daha çoğulcu bir uluslararası yapı öneriyor; kendi modelini tek alternatif olarak değil, meşru bir seçenek olarak sunuyor.
Bu dönüşüm, jeopolitik bir güç kaymasının ötesinde, kimin hangi kuralları yazdığına dair köklü bir tartışmanın da ilanı.
Sonuç: taktik duraklama
Ortaya çıkan yeni yapı ne tam bir Soğuk Savaş düzenine ne de gerçek bir uzlaşmaya benziyor.
Taraflar ekonomik olarak birbirine bağlı kalırken askeri, teknolojik ve jeopolitik alanlarda sert rekabet yürütüyor.
Tukidides Tuzağı aşılmadı; sadece "yönetilebilir bir pat durumu" aşamasına sokuldu.
Dünya, bu iki dev arasındaki hassas dengenin Hürmüz'deki bir kıvılcımla mı yoksa Tayvan Boğazı'ndaki bir yanlış hesaplamayla mı bozulacağını izlemeye devam edecek.
Pekin Zirvesi savaşı engellemedi; tarafların birbirini daha iyi tanıdığı, kırmızı çizgilerini daha net çizdiği bir taktik duraklama yarattı.
Asıl soru bundan sonrası:
Çok kutuplu dünyada kim kimin kurallarını kabul edecek?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish