Pekin’de gerçekleşmekte olan Trump-Şi zirvesi, dünyanın en önemli ikili ilişkisinin anlık bir fotoğrafı. Masanın iki yanındaki aktörler farklı hesaplar yapıyor:
Trump, Kasım ara seçimleri öncesinde iç siyasette kullanacağı somut kazanımlar arıyor; Şi ise çok daha uzun vadeli bir güç birikiminin parçası olarak bu teması değerlendiriyor.
Soru basit görünüyor: “Çin, ABD ile anlaşmak zorunda mı?” Cevabı doğru verebilmek için önce “zorunda” kelimesinin ne anlama geldiğini tartışmak gerekiyor.
Evet, Çin anlaşmak istiyor. Ama “zorunda” değil.
Pekin’in müzakere masasına oturma nedeni zafiyet değil, stratejik zaman yönetimi. Şi yönetimi, 15. Yıllık Plan’ın (2026-2030) ilk yılında çok net bir öncelik belirlemişti: Ulusal gücü biriktirmeden, mevcut düzenin tamamen çöküşüne izin vermemek.
Bu denklemde ABD ile “yönetilen bir rekabet”, “huzursuz bir arada yaşama” olarak tanımlanan bir ara formül Pekin’in tercihi.
Bu tercihin arkasında somut kırılganlıklar yatıyor. Çin’in enerji güvenliği büyük ölçüde Hürmüz Boğazı’ndaki akışın devamına bağlı. 2026 baharında ABD-İran-İsrail çatışmasının tırmanmasıyla boğazın fiilen kapanması, küresel petrol fiyatlarını Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre varil başına 144 dolar seviyesine kadar yükseltti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Böylesi bir enerji şoku, Çin’in devasa üretim makinesini doğrudan tehdit ediyor.
Bu yüzden Pekin, Vaşington’a tarifelerin kademeli indirimi, tarım ürünleri alımları, LNG ve petrol ithalatı ya da Boeing siparişleri gibi somut başlıklarda taviz vermeye hazır görünüyor.
Bunların tamamı Trump yönetiminin iç siyasetine hitap eden, Çin açısından yönetilebilir maliyetler taşıyan adımlar. Ancak bu tabloyu bir “teslimiyet” olarak okumak, Pekin’in uzun vadeli stratejisini yanlış değerlendirmek olur.
Çünkü Çin açısından asıl mesele ticaret değil, teknolojik özerklik.
ABD’nin Nvidia çipleri ve gelişmiş yarı iletkenlere yönelik ihracat kısıtlamaları, Pekin’in önündeki en kritik darboğazlardan biri olmaya devam ediyor.
Zirve görüşmelerinde Nvidia’nın H200 çiplerinin bazı Çin şirketlerine satışına onay verilmesi, Washington’ın teknoloji kartını elinde tuttuğunu gösteriyor.
Pekin’in buna verdiği yanıt iki aşamalı ilerliyor.
İlk aşama yerlileşme stratejisi. Çin yönetimi 2026 sonuna kadar yerli çip üreticilerinin kullandığı 12 inçlik silikon tablaların büyük bölümünü içeride üretmeyi hedefliyor. Eswin Material, SMIC ve Hua Hong gibi şirketler bu stratejinin merkezinde yer alıyor.
Çin artık yalnızca dünyanın üretim merkezi olmak istemiyor; üretim teknolojisinin sahibi olmayı da hedefliyor.
İkinci aşama ise yapay zekâ rekabeti.
DeepSeek’in 2026’da piyasaya sürdüğü V4 modeli bu açıdan dikkat çekici bir örnek.
Model, Amerikan rakiplerinin birkaç ay gerisinde kabul edilse de çok daha düşük maliyetli yapısıyla geniş bir pazar yaratıyor.
Pekin burada yalnızca teknolojik rekabet yürütmüyor; aynı zamanda erişilebilir teknoloji üzerinden jeopolitik nüfuz kurmaya çalışıyor.
Özellikle bütçe kısıtlı ülkeler açısından Çin teknolojileri giderek daha cazip hale geliyor. Bu durum, Pekin’in Küresel Güney’de ekonomik olduğu kadar dijital etki alanı oluşturmasına da imkân tanıyor.
Ancak müzakere masasının altında daha büyük bir süreç ilerliyor.
Çin son yıllarda mevcut uluslararası düzenin boşluklarını doldurabilecek alternatif bir yönetişim modeli geliştirmeye çalışıyor.
Şi Cinping döneminde öne çıkan üç küresel girişim bu stratejinin temel sütunları olarak görülüyor.
Küresel Kalkınma Girişimi, Çin’i kalkınma finansmanı ve altyapı yatırımlarında Batılı kurumlara alternatif hale getirmeyi amaçlıyor.
Pekin özellikle yoksullukla mücadele, enerji, gıda güvenliği ve yeşil dönüşüm başlıklarında gelişmekte olan ülkelere daha esnek finansman sunuyor.
Küresel Güvenlik Girişimi ise ABD’nin ittifak sistemine karşı farklı bir güvenlik anlayışı öneriyor. Çin burada “bölünmez güvenlik” kavramını öne çıkarıyor.
İran-Suudi Arabistan normalleşmesi ya da Filistinli gruplar arasındaki Pekin görüşmeleri, Çin’in kendisini “istikrar sağlayıcı” aktör olarak sunma çabasının parçaları.
Küresel Medeniyet Girişimi ise daha ideolojik bir çerçeve taşıyor. Pekin, demokrasi ve insan hakları gibi kavramların evrensel olmadığını savunuyor. Her ülkenin kendi tarihsel ve kültürel bağlamı içinde farklı yönetim modelleri geliştirebileceğini öne sürüyor.
Bu üç girişim birlikte değerlendirildiğinde Çin’in neyi hedeflediği daha net görülüyor.
Pekin, Küresel Güney’e şu mesajı veriyor: Ekonomik büyüme için Batılı siyasi normları benimsemek zorunda değilsiniz.
Bu yaklaşım birçok gelişmekte olan ülkede karşılık buluyor. Çünkü Çin yatırım yaparken rejim tipi, demokrasi standartları ya da insan hakları konusunda Batılı ülkeler kadar baskı uygulamıyor.
Yine de Pekin’in önünde ciddi sınırlar bulunuyor.
Bunların başında güven sorunu geliyor. Japonya, Filipinler, Vietnam ve Hindistan gibi ülkeler Çin’in artan askeri kapasitesini tehdit olarak görüyor.
Güney Çin Denizi’nde yaşanan gerilimler, Pekin’in bölgesel liderlik iddiasını zorlaştırıyor. Bu durum Washington’ın QUAD ve AUKUS gibi ittifak yapılarını güçlendirmesine alan açıyor.
Ekonomik alanda da benzer bir çelişki ortaya çıkıyor.
Çin küresel pazarlarda agresif ihracat politikası yürütürken kendi iç pazarını aynı ölçüde açmıyor.
Elektrikli araçlar, güneş panelleri ve çelik üretimindeki sübvansiyon politikaları Avrupa ve ABD’de korumacılık baskısını artırıyor. Batı’da giderek güçlenen “aşırı kapasite” tartışmaları da bu nedenle büyüyor.
Üstelik Çin ekonomisinin kendi içinde de önemli kırılganlıklar bulunuyor.
Gayrimenkul sektöründeki kriz tam olarak çözülebilmiş değil. İç tüketimdeki yavaşlama devam ediyor. Bu nedenle Pekin büyümeyi koruyabilmek için ihracata daha fazla yükleniyor. Bu durum dış ticaret gerilimlerini daha da sertleştiriyor.
Sonuç olarak Pekin’in hesabı oldukça açık.
ABD ile geçici bir ateşkes, Çin’e kendi paralel düzenini inşa etmek için zaman kazandırıyor.
Anlaşma, Pekin açısından stratejik geri çekilme değil; güç birikimini tamamlayabilmek için kontrollü bir duraklama anlamına geliyor.
Şi teorik olarak masadan kalkabilir. Ancak Hürmüz’den geçen petrolün ve Amerikan teknoloji zincirlerinin hâlâ belirleyici olduğu bir dünyada, sert bir kopuş Çin ekonomisi açısından ağır maliyet üretir.
Rusya’nın Ukrayna savaşı sonrasında yaşadığı yaptırımlar da Pekin için önemli bir uyarı niteliği taşıyor.
Bu nedenle bugün sorulması gereken esas soru “Çin anlaşmak zorunda mı?” değil.
Asıl soru şu: Anlaşma sağlansa bile Pekin alternatif düzen inşasını durduracak mı?
Bugünkü tabloya bakıldığında cevap net görünüyor.
Hayır. Çin ticaret ateşkesi ararken aynı anda kendi sisteminin altyapısını kurmaya devam ediyor.
Çünkü Pekin açısından bugünün tarifeleri geçici; asıl belirleyici olan ise yarının teknolojik bağımsızlığı ve kurumsal etkisi olacak.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish