ABD Başkanı Trump’ın tarihi Çin ziyareti sürüyorken “sistemsel” bir analizle Çin neden farklı ve öyle kalmayı seçti, bu kime yarar konusunu inceleyelim.
Analiz: “Gelişmişlik paradoksu ve çift taraflı sömürü, özgünlüğü, liberalizmin gerilemesi ve soğuk barış”
ABD ile Çin arasındaki en somut fark, kişi başına düşen milli gelirdeki uçurumdur. 2026 IMF tahminlerine göre ABD’de nominal kişi başına milli gelir yaklaşık 94.400 dolarseviyesindeyken, Çin’de bu rakam 14.870 dolar civarındadır. Çin toplam ekonomi ve bazı altyapı alanlarında (yüksek hızlı tren, EV üretimi) etkileyici ilerleme kaydetse de, ortalama refah açısından hâlâ “gelişmekte olan” statüsündedir.
“Fren” retoriği ve yüksek kaliteli kalkınma
Çin, kişi başına geliri bilinçli olarak “frenliyor” gibi görünse de bu, kısa vadeli maksimum tüketim yerine uzun vadeli stratejik önceliklerin (teknolojik üstünlük, ulusal güvenlik, eşitsizlik azaltma) sonucudur. “Yüksek-kalite kalkınma” stratejisi, hane halkı tüketimini GSYİH’nin yalnızca %38-40’ı seviyesinde tutarken tasarruf oranını yüksek tutmakta ve sermaye birikimini sürdürmektedir. Bu, kendi halkını “kalkınma için fedakârlığa” zorlayan bir tercihtir.
Komünist sistem ve gelişmişlik engeli
Klasik merkezi planlı komünist sistem gelişmişlik için yapısal engeldir. Çin ise 1978 Deng Xiaoping reformlarıyla bu sistemden saparak piyasa unsurları, özel sektör ve yabancı sermayeyi entegre etmiştir. Hibrit model (“sosyalizm Çin özellikleri” veya devlet kapitalizmi), Parti kontrolü ile piyasa dinamiklerini birleştirir. Başarı, komünizmden değil, komünizmden sapmaktan kaynaklanır.
Liberal unsurların rolü ve hibrit denge
Çin’in büyüme sıçraması liberallerin (piyasa reformcularının) katkısıyla mümkün olmuştur. Özel sektör bugün GSYİH’nin %60’ını, inovasyonun %70’ini ve yeni istihdamın büyük kısmını yaratmaktadır. Hibrit sistem, Parti’ye hem siyasi kontrol hem ekonomik dinamizm sağlar; bu yüzden derin liberalleşme istenmemektedir.
Çin neden özgün?
Çin’in hibrit kalkınma modeli diğer gelişmekte olan ülkeler için kopyalanamaz derecede özgündür.
Bu özgünlük, devasa ölçeği (1,4 milyar nüfus), tarihsel sürekliliği (meritokratik bürokrasi geleneği), güçlü devlet kapasitesi ve hiper küreselleşme dönemindeki (1990-2010’lar) zamanlamasından kaynaklanır. Çin, pragmatik “taşları yoklayarak nehri geçme” yaklaşımıyla tedrici reformlar yapmış, deneme-yanılma ile yerel koşullara uyarlamış ve tek parti disiplini altında kaynakları etkili tahsis edebilmiştir. Diğer ülkelerde ise benzer hibrit yapılar yolsuzluk, zayıf bürokrasi, etnik/parçalı siyasi yapılar ve kolonyal miras nedeniyle dost-kapitalizmine dönüşür. Çin’in başarısı, “kendi senaryosunu yazma” yeteneğiyle açıklanır; ne Batı’nın şok terapisi ne de klasik sosyalist planlama modelidir. Bu benzersiz kombinasyon, diğer ülkelerin kolayca tekrar edemeyeceği bir “mucize” yaratmıştır.
Çin’in barışçıl gelişme tercihi: Savaşmadan rekabet
Çin savaşmak istemez; aksine, savaşmadan liberal çalışma alanlarında (ekonomik, teknolojik ve ticari rekabet sahalarında) tehditsiz, istikrarlı bir gelişmeyi önceliklendirir.
Şi Cinping’in sıkça vurguladığı “barışçıl gelişme yolu” ve “insanlık için ortak gelecek topluluğu” söylemi, bu stratejiyi yansıtır. Pekin, askeri çatışma yerine Sun Tzu’nun “savaşmadan kazanma” felsefesine uygun olarak gri bölge rekabetini (ekonomik kaldıraç, teknoloji standartları, tedarik zinciri hakimiyeti) tercih eder. 15. Beş Yıllık Plan’da teknolojik özgüven ve yüksek kaliteli gelişim vurgusu, ABD ile doğrudan sıcak savaşa girmeden inovasyon ve üretim üstünlüğü peşinde koşmayı hedefler. Bu yaklaşım, ticaret fazlası, Kuşak ve Yol İnisiyatifi (BRI) yatırımları ve AI/yarı iletken gibi alanlarda tehditsiz genişlemeyi mümkün kılarken iç istikrarı ve küresel imajı korur.
Liberalizmin gerilemesinde Çin faktörü
Liberalizmin son 30 yıldaki gerilemesi, Çin faktörüyle doğrudan açıklanabilir bir sonuç üretmektedir.
Çin’in hibrit modeli, “liberal demokrasi tarihin sonu” tezini (Fukuyama) fiilen çürütmüş ve otoriter rejimlere “ekonomik büyüme ve siyasi kontrol” alternatifi sunmuştur. Gelişmekte olan ülkelerin bir kısmı Çin modelinden ilham alarak veya BRI borçlarıyla Çin’e bağımlı hale gelerek liberal reformları ertelemiş veya terk etmiştir. Batı’da ise Çin’in devlet destekli rekabeti (ticaret fazlası, teknoloji transferi, dumping), serbest ticaret doktrinini sorgulatmış; korumacılık, friendshoring ve endüstriyel politikaların yükselişine yol açmıştır. Liberal kurumlar (açık pazar, mülkiyet hakları) kendi açıklığını Çin tarafından “sömürülür” hale gelince, liberal demokrasiler kendi içlerinde popülizm, milliyetçilik ve devlet müdahalesine kaymıştır. Sonuç: Liberalizm hem küresel güneyde model olarak gerilemiş hem de kendi merkezinde (ABD ve Avrupa) değerlerini ve politikalarını savunma refleksiyle “savunmacı” bir hal almıştır. Çin faktörü, liberalizmin evrensel zafer iddiasını yapısal olarak zayıflatan en somut örnektir.
Diğer gelişmekte olan ülkeler ve sömürünün politikayı zehirlemesi
Diğer gelişmekte olan ülkeler Çin modelinden yararlanamadı çünkü model kurumsal ve tarihsel olarak bağlama özgüdür. Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi üzerinden verdiği borçlar ise “borç tuzağı diplomasisi” tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Sri Lanka, Zambiya, Pakistan gibi ülkelerde yüksek borçlar stratejik varlıkların el değiştirmesine, yolsuzluğun artmasına ve siyasi elitlerin zehirlenmesine yol açmıştır. Bu, hem iç sömürüyü hem dış sömürüyü derinleştirerek politik istikrarsızlığı beslemektedir.
Gelişmişlik paradoksu ve çift taraflı sömürü
Serbest piyasa ve demokrasi uzun vadede kalıcı refah getirirken, hibrit otoriter modeller kısa vadede daha hızlı yakalayabilir. Çin kendi halkını düşük tüketimle frenlerken liberal demokrasileri ticaret fazlası (2025’te yaklaşık 1,2 trilyon dolar küresel fazla) ve teknoloji transferiyle kullanır. Ancak bu karşılıklı bağımlılık sürdürülebilir değildir.
Sonuç: Soğuk barış dönemi
Şi Cinping elbette Trump’a “düşman” değil “ortak” olalım der! Burada şaşılacak bir nokta yok. Ancak bu argüman barış demek değildir.
Çin’in ABD’ye barıştan söz etmesi yeni bir “soğuk barış” dönemi söylemidir.
Çin, liberallerin katkısıyla hibrit bir başarı öyküsü yazmıştır. Bu model kısa vadede stratejik avantaj sağlar ancak tam gelişmişlik için daha fazla piyasa özgürlüğü ve iç reform kaçınılmazdır. Çin’in özgünlüğü, “barışçıl rekabet” tercihi ve liberalizmin gerilemesindeki rolü, diğer ülkeler için ilham kaynağı olsa da taklit edilemez bir örnek olarak kalır. Gelişmişlik paradoksu, kurumların ve teşviklerin uzun vadeli üstünlüğünü bir kez daha hatırlatmaktadır. Çin’in önümüzdeki on yılda bu dengeyi nasıl evrilteceği, hem kendi refahını hem küresel düzeni belirleyecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish