ABD Başkanı Trump, Ortadoğu’yu yerle bir ettikten sonra Çin’e gitti. Tabii her kafadan bir ses çıkıyor. İşte şunun için gitti, bunun için gitti… Ama ne için gittiği aşağı yukarı belli. Yeni dünya düzeninde Çin’le olan ilişkilerini nasıl bir şekle oturtacak? Bundan sonra dünya paylaşımı nasıl olacak? ABD’nin hegemonyası nasıl devam edecek ve Çin buna karşı nasıl bir pozisyon alacak? Bunları konuştular. “Nereden biliyorsun?” diyorsanız, tabii ki ben yanlarında değildim ama birbirlerine özel hayatlarını anlatacak değillerdi.
Bundan yaklaşık 30-35 sene evvel İstanbul Siyasal Bilgiler’de okumuş ve sonrasında da bu işlere kafa yormuş bir arkadaşımız, “Bundan sonra bütün kavga Rusya ile ABD arasında değil; Avrupa Birliği, ABD ve Rusya üçgenindeki ilişkilerde değil; Çin ile, hatta daha geniş bir havzayı da katarak Uzak Doğu ve Pasifik ile ABD arasında olacak” dediği vakit gülmüştük.
Bu arkadaşımız tabii hem bu işlerin ilmini yapmıştı hem de kafası çalışan biriydi ve elinde çok sayıda done vardı. Doneden kastettiğim; istatistikler, dünyada değişik aydınların, entelektüellerin her kesimden yaptıkları araştırmalar, incelemelerdi. O tarih itibarıyla tabii bizde böyle bir bilgi yoktu.
Ama yıllar ilerledikçe onun bize o tarihlerde anlattığı, anlatmaya çalıştığı büyüme endeksleri, rakamlar, istatistikler, ithalatlar, ihracatlar, sermaye kayışları; özellikle İngiltere’den Çin’e organize bir şekilde yapılan sermaye kayışları işte bugünkü noktaya getirdi.
Tabii dünyada olan biten her işin arkasından bir şekilde İngiltere çıktığı gibi, bu işin de arkasından ilk baştan itibaren hiçbir yerde gözükmeyen ama her yerde etkili olan İngiltere çıktı. Peşi sıra, dünyada ne kadar meşhur marka varsa bunların bir müddet sonra Çin’e gidişlerini izledik.
Bugün gelinen noktada Çin artık bizim gibilerin de görebileceği şekilde dünya siyasetine ağırlığını koydu. E ne olur? Bundan sonra nereye gider? Gerçekten Çin, ABD’nin son yüzyılda, İngiltere’nin son 300-400 yılda sergilediği performansla Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar etkili olur mu? Doğrusu bunu zaman gösterecek. Çünkü perdenin arkası, arkasının da arkası, onun da arkasında ne var, doğrusu çoğu kimse bilmiyor.
Trump’ın Çin’e gidişi, son Ortadoğu karışıklıklarından, savaşlarından ve Ortadoğu’nun yerle bir edilmesinden sonra yeni bir dönemin işareti. Buradaki iddia şuydu: ABD ve onun müttefikleri; örtülü, açık, gizli, neyse… İngiltere’den Avrupa Birliği’ne, tabii en başta İsrail’e kadar yıllarca şunu iddia ettiler: “İran ambargo altında, etrafı kuşatılmış ama Fransızlar, Almanlar, Ruslar, Çinliler bir şekilde İran’la ittifak halinde ve onu destekliyorlar.”
Özellikle İran’ın Almanya ile olan ticareti… Yani bu ticaret, tabii tırnak içinde “ticaret” diyoruz. Her şey çok da gizli değil. Üçüncü ülkeler üzerinden bir şekilde ihtiyaçlarını karşılıyor. Rusya yine öyle. Son dönemdeki en büyük iddia da şuydu: Çin, İran’a silah veriyor. İşte Trump’ın ilk yaptığı açıklama: “Çin lideri Şi bana dedi ki, biz İran’a silah vermeyeceğiz.” Böyle bir taahhütte bulundu. Doğru mu, değil mi, bunu zaman gösterecek.
Ama olan biteni toparlarsak; sonuçta dünya hegemonyasında güçler arası yeni denge arayışları ve yeni pozisyonların ortaya çıkışı söz konusu. Böyle söyleyebiliriz. Bunun çok detayına girmek istemiyorum. Yani şu an Çin’in gayrisafi millî hasılası ne kadar, ABD’nin ne kadar, Avrupa Birliği’nin toplamı ne kadar, Rusya’nın ne kadar; yıllık ihracatları, ithalatları, nüfus artışları veya azalmaları… Ki hepsi aşağı yukarı azalıyor. Bu rakamlara boğmak istemiyorum sizi.
Ben şunu söylüyorum: Eğer yeni bir dünya kuruluyorsa -ki kuruluyor- Türkiye ne yapacak? İşte Ortadoğu’daki halklar, sadece Müslümanlar da demiyorum buna çünkü Ortadoğu’da farklı halklar da var, azınlık olsalar da… Orta Asya… Bu yeni dengede Türkiye ve İslam dünyası nerede duracak? Nasıl bir pozisyon alacak? Ve kendini nasıl yeniden reorganize edecek?
Bugüne kadarki eksiklikleri ne? Yanlışlıkları ne? Sanayi Devrimi’nden bu yana dünyada olan bitenler ne? İslam dünyası ve Ortadoğu nerelerde geride kaldı? Tekrar bu oyuna nereden girmesi lazım? Kendini nasıl toparlaması lazım? Bizi ilgilendiren esas mevzu bu. Yoksa diğeri entelektüel malumatfuruşluk. Şu an Google’da var; biraz evvel saydığım donelerin neredeyse tamamı mevcut. Öğrenmek istiyorsanız öğrenirsiniz. Ama netice ne olacak? Sonuç nereye varacak? Bunları öğrendikten sonra ne yapmanız gerekiyor? Esas soru bu.
Ben fırsat buldukça Çin’den Kanada’ya, Rusya’dan Mısır’a kadar dünyanın dört bir yanını gezdim, geziyorum. Ama özellikle son yıllarda ağırlığı Ortadoğu’ya verdim. Tabii Orta Asya’ya da gittim. Ortadoğu’yu defalarca gezdim. Her bir ülkeye birkaç sefer gittim en az. Bazılarına beş, altı, yedi sefer gittim. Bir şeyleri yerinde anlamaya, görmeye çalıştım.
Bugün gelinen noktada maalesef Ortadoğu’da -hatta Balkanlar ve Kafkaslar’ı da katın- ayakta Türkiye’den başka kalabilen bir devlet yok. “Türkiye’ye ayakta kaldı diye artı puan mı veriyorsun?” derseniz arkadaşlar, bir gezin görün. Bir de mukayese edin. Türkiye dört dörtlük demiyorum. Türkiye’de hiçbir sorun yok da demiyorum. Türkiye’nin adalet sistemi, demokrasisi, hukuku, sanayisi mükemmel demiyorum. Ama bunlarla mukayese edildiği vakit çevrede, Ortadoğu’da — İsrail’i karşı bir safta değerlendirirseniz — İran ve Mısır’dan başka değerlendirmeye girecek devlet yok. Bunların da hali perişan.
Körfez ülkeleri ise birer oyuncak ülke gibi. Milyar dolarlar, çok geniş caddeler, büyük alışveriş merkezleri, dünyanın en yüksek binası, dünyanın en büyük hayvanat bahçesi, dünyanın en büyük sanayi bölgesi… Mesela Dubai’de serbest pazar falan vesaire… Böyle “en büyük, en büyük, en büyük…” Ama o “en büyük”lerin hepsi balon.
Ayakları yere basan tek bir rakam vereyim: 52 İslam ülkesi var. Tabii bunların hepsinin yüzde yüzü Müslüman değil ama tabir edilen İslam ülkeleri bunlar. İçlerinde Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkeler var. Bunların toplam ihracatı bir Almanya etmiyor. Gerisini siz düşünün.
Peki Türkiye ne yapmalı? Sırtını körü körüne ABD’ye, İngiltere’ye, Avrupa’ya mı dayamalı geçmiş yıllarda olduğu gibi? Çin’le yeni bir denge mi aramalı? Rusya’yla son 20 senede iyileştirilen ilişkilerini başka bir formata mı taşımalı? Ortadoğu’da ne yapmalı?
Bunların hepsi “meli, malı” ile konuşulmadan önce Türkiye’nin yapması gereken şey; kendi iç yapısını hem etnik, hem dini, hem mezhebi anlamda demokratik bir zemine oturtmasıdır. Aynı zamanda ekonomisini şeffaflaştıracak, hırsızlığı, vurgunu, talanı, rantı asgariye indirecek bir düzen kurmasıdır. Yahu rant dünyanın hiçbir yerinde tamamen kalkmamış. Ama asgariye indirilebilir.
İşte ancak böyle bir zemine oturduktan sonra Ortadoğu’da bölgesel bir güç olma ve dünya siyasetinde var olma mücadelesine girilebilir. Bunları yapmadan, sadece hamasetle; Türklük üzerinden Turan diyerek ya da sadece İslam dini üzerinden yürütülen söylemlerle gidilecek bir yer yok.
Tekrar söylüyorum ve noktalıyorum: Önce kendi içini, eski tabirle tahkim edecek. Güçlendirecek, rahatlatacak. Etnik, dini, mezhebi, insani meselelerde — bunlara isim takmak da belki çok doğru değil — kendi içinde dört dörtlük bir demokrasi oturtacak. Başta Kürt sorunu olmak üzere; Aleviler, laik-dindar gerilimi… Bunların hepsini demokratik bir düzen içerisinde yerli yerine oturtacak.
Ortadoğu’daki dört ülkedeki Kürtlerle ciddi bir interaktif ilişki kuracak ve sonra da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği Türk-Kürt-Arap ittifakını sağlam zeminler üzerine oturtacak. Nasıl? Herkesin hakkını, hukukunu, kimliğini, yerini, coğrafyasını tanıyarak.
Bunları yerli yerine oturttuktan sonra iş ekonomik büyük bir hamleye geliyor: rantın, hırsızlığın, yolsuzluğun, kayırmanın, üçkâğıdın asgariye indiği yeni bir düzen kurmak. Bunları yapmadan eğer bir büyüklük iddiasında olunursa, işte meşhur şarkıda olduğu gibi “bir o yana, bir bu yana dönme şaşkın” hâline dönülür. Bir Rusya’ya, bir Çin’e, bir ABD’ye, bir İngiltere’ye, hatta bir İsrail’e…
Gazze olayları çıkmadan önce Aralık ayında Benjamin Netanyahu Ankara’ya geliyordu. İlişkiler o kadar farklı bir düzleme gelmişti. Böyle savrulur gider.
Savrulmamak için önce sabit durmak lazım.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish